İçeriğe geç

AŞKIM ÇİÇEK AÇTIĞINDA

Bölüm 9 · 14 dk okuma

AŞKIM ÇİÇEK AÇTIĞINDA

Bölüm 9

8.BÖLÜM

Ve ihtimal sen

yine beni sevmeyeceksin

Orhan Veli

Ağrıyan topuklarımı biraz olsun dinlendirebilmek için saatler önce kalkmış olduğum sandalyeme yorgun bedenimi bıraktım. Gözlerim pistte dans eden kalabalıkta dolaşırken, Muhteşem halam yanımdaki boş sandalyeye benim aksime gayet canlı görünen bir ifadeyle oturdu. Başımı hafif bir şekilde ondan yana çevirip yüzüne baktım. Gözlerinde sorgulayıcı bir ifade vardı. Bir bahane uydurup kalksa mıydım acaba diye geçirdim zihnimden. Ardından da bu düşünceyi geldiği kadar hızlı şekilde aklımdan kovdum. Muhteşem Serezli'den kurtulamayacağım çok açıktı. Bu yüzden her şeyin bir an önce olup bitmesi kuşkusuz daha az acı verici olacaktı. Tıpkı ağda gibi...

"Hala, tahmini olarak ne kadar daha gözlerini üstüme dikmiş bir şekilde oturmaya devam edeceksin?"

"Sen dökülene kadar" dedi omzunu silkip.

"Neyi dökülecekmişim ki?" dedim üst gövdemi tamamen ondan tarafa çevirip.

"Bilmem. Artık Mavramatyayı mı dökülürsün yoksa..." diye durakladı, gözlerinde tam olarak ne olduğunu çözemediğim bakışlarıyla birkaç masa uzağımızda oturan Güneş'e bakarken. "...kasabın ciğerci faresi gibi sana gözlerini dikmiş bakan kişiyi mi, orası sana kalmış artık."

"Fare mi? O sözün doğrusunda kedi olduğunu sanıyordum" diye karşılık verdim.

Gözlerini kısarak suratıma baktı. "O sözün doğrusunun öyle olduğunu bende biliyorum küçük hanım. Ama kedileri çok sevdiğimi ve Güneş'in de asla bir kedi olamayacağını ikimizde biliyoruz" diye sözünü tamamladığında, kendimi tutamayarak gözlerimi devirmiştim. Allah'tan bunu yaparken bakışları üstümde değildi de gözlerimi devirdiğimi görmemişti. Eğer görmüş olsaydı, düğünde olduğumuzu umursamadan beni bir güzel haşlayacağına emindim. Çünkü halamın bu hayatta sevmediği birkaç şeyden birisi -ki sevmediği şeylerin sayısı oldukça nadirdi- kendisine göz devrilmesiydi.

" Devran sadece dostum." Bunu söylerken sesim bıkkın çıkmıştı. "Güneş'i de tanıyorsun zaten. Daha ne anlatabilirim ki ikisi hakkında?" Omzumu silktim.

"Anladık Devran dostun. Her ne kadar onun senin için böyle düşünüp düşünmediğine emin olsam da" dedi son kısmı oldukça kısık bir sesle söyleyerek ve ben müzik sesinden ne dediğini tam olarak anlayamamıştım. Konuşmaya devam etti: "Evet Güneş'i tanıyorum. Ama onun bakışlarının senin için bunca yıldan sonra ne ifade ettiğini bilmiyorum" dedi.

Halam sustuğuna kısa bir an ne cevap vermem gerektiğini bilememiş en sonundaysa verebileceğim en iyi yanıtın bir şiirden alıntı yapmak olduğuna karar vermiştim.

"Birini sevmişsindir geçen yıllarda.

Açık bir yara gibidir hâlâ

Hâlâ ne çok özlersin onu,

ağlayamazsın." *

Sustuğumda, kucağımda birbirine kenetlediğim ellerimin üstünde halamın elinin varlığını hissetmiştim. Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Bakışları hüzün doluydu. Ama bu hüznün nedeninin yalnızca ben olmadığımı hissedebiliyordum.

Biraz sonra halam sessizliğini bozup, tekrar konuşmaya başladı. Bu kez gözlerindeki hüzün sesine de yansımıştı. Bana yıllar önce hediye ettiği şiir kitabından alıntı yapmam gibi, O da aynı şairin bir başka şiiri ile karşılık vermiştim hüznüme.

"Yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda

İçimde yarım kalmış bir orman.

İçimde yanmış kalmış bir orman..."*

Hüzün kokan sesi zihnimde yankılanmaya devam ederken, O her zamanki gibi silkinip ayaklandı. Ardından da kalabalığın içine karıştı. Kim bilir kaçıncı sevgilisi olan adamla biraz önceki hüzünlü halini asla fark edemeyeceğiniz neşeyle dans eden halamı seyretmeye başladım. Dışarıdan bakan bir göz için Muhteşem Serezli hayattaki hiçbir şeyi umursamayan, tek düşüncesinin yalnızca eğlenmek olabileceği birisiydi. Ama ben; Muhteşem halama bakarken o hasarlı tarafını, kimseye belli etmemek için üstün bir gayret sarf eden yaralı yanını gayet net görebiliyordum.

O da yaralıydı... O da aşktan yaralıydı... O kişinin kim olduğunu bilmiyordum. Ama yıllardır ciddi hiçbir ilişkiye yanaşmayan halamın hala O kişiyi içten içe sevdiğine emindim. Çünkü tamamlanmamış her aşk, noktalanacağı güne kadar ruhunuzun en bakir toprağında soluk almaya devam ediyordu...

Yer yer beyazlamış saçlarıyla halamla dans eden orta yaşlı ama birçok kişinin yakışıklı olduğuna hem fikir olacağı adama çevirdim bu kez de bakışlarımı. Acaba halam, yıllar önce tesadüf eseri duyduğum konuşmada olduğu gibi bu adamla da anlaşmalı bir şekilde mi buraya gelmişti? Hiç kuşkusuz böyleydi. Zira halam, hiç kimsenin gönlüyle oynayacak birisi değildi. Hele umud verip kıracak biri hiç mi hiç değildi. Muhtemelen bu kişiyle de sadece buradakilere mutsuz olmadığını göstermek için yan yana gelmişti.

Ama halam mutsuzdu. Gülüşüne bulaşmış hüznü görebiliyordum. Küçükken yüzünden tebessüm hiç eksik olmayan halama bakarken, büyüdüğümde tıpkı halam gibi olmak istediğimi söylerdim.

Olmuştum da.

Bende tıpkı onun gibi hüzünlü bir aşık olmuştum. Yalancı bir tebessümün ardına acılarını saklayan biri olup çıkmıştım...

Bakışlarımı etrafımdaki insan kalabalığının üstünde dolaştırmaya başladım. Ve işte o an, bana bakan gözlerine denk geldim. Bakışlarını çekmedi. Aramızdaki kocaman mesafeye rağmen gözlerindeki korku buluşmuş soruları okuyabiliyordum. Muhtemelen O da Devran'ın kim olduğunu merak ediyordu.

Bir an içimden filmlerde izleyip kitaplarda okuduğum karakterler gibi Güneş'in kıskanmasından zevk almam gerektiğini, hatta daha da ileri giderek ateşini harlamayı geçirmiştim. Fakat bu düşünce bile midemi bulandırmaya yetmişti. Bunu asla yapamazdım. Bu her şeyden önce ona duyduğum sevgiye ihanet etmek, leke sürmek olurdu.

Yerimden kalkıp lavaboların olduğu kısma doğru hızla yürümeye başladım. Etrafımdaki herkes yıllardır durmaksızın sorular sorup duruyordu. Ne yazık ki ben dahil hiç kimsede bu soruların yanıtını bilmiyordu.

Aşk neden bu kadar karmaşıktı ki?

Oysa çocukken, aşık olmanın büyüleyici bir şey olduğunu düşünürdüm. İlk aşkımın nasıl olacağını hayal ederdim. Hiç kuşkusuz onunla karşılaşmamız çok özel olacak derdim. Belki bir kütüphanede, raflar arasında dolaşırken ellerimiz aynı kitaba uzanacak ve biz göz göze gelecektik. Ya da ikimiz de kollarımızda bir dolu şey varken çarpışacak, onlar etrafa saçılıp da toplamak için uzandığımız an parmaklarımız birbirine dolanacaktı. Ya da yolda yürürken aniden bir yağmur yağacak ve ikimiz de ıslanmamak için aynı tentenin altına sığınacaktık.

Ama ilk aşkım hiç de hayal ettiğim, filmlerde izleyip kitaplarda okuduğum gibi gerçekleşmemişti. Aniden, hiç de hesapta yokken olup bitmiş ve doğduğum andan itibaren tanıdığım çocuk, kalbimin acısı olup çıkıvermişti.

Nasıl olup da ona aşık olmuştu hiç bilmiyorum. Tek bildiğim sadece ona aşık olduğum gerçeğiydi.

Kim bilir kaç dakikadır gözlerimi dikmiş aynada baktığım yansımamdan kapının açılmasıyla birlikte uzaklaştım. Dışarı çıktığımda elleri pantolon ceplerinde, bedenini duvara yaslamış bir şekilde yorgun gözlerle bana bakan Güneş'i tam karşımda bulmuştum.

Bir yanım arkama bakmadan tıpkı yıllar önce onun yaptığı gibi uzaklaşmak, oradan kaçıp gitmek istiyordu. Ama diğer yanım, ona yaklaşıp yüzündeki o hüzün dolu bakışı parmak uçlarımla silmek konusunda büyük bir ihtiyaç duyuyordu. Kararsızlığımın içinde debelenirken Güneş yanıma gelip elimden tuttu.

Elimi tutuşu çok hafifti. İstesem hiç çaba göstermeden parmaklarının arasından kendimi kurtarıp gidebilirdim. Fakat istemiyordum.

Güneş, elimden tutup kendi arkasında dilediği yere beni götürürmüş gibi görünürken bile gitmeyi istemezsem çekip gidebileceğimi söylüyordu. Buna rağmen parmaklarımı Güneş'in parmaklarının varla yok arası tutuşundan kurtarmadım. Bunu istemedim bile.

Kapıyı açıp bahçeye çıktığımızda çıplak kollarım akşam esintisiyle üşümüştü. Bahçenin sık ağaçlık olan kısmında durduğumuzda Güneş arkasına dönüp bana baktı. Yüzümden üşüdüğümü anlamış olacak ki kendi sıcaklığıyla ısınmış olan ceketini omuzlarımın üstüne tenime değmemeye dikkat eder şekilde bıraktı.

İnce beyaz gömleğiyle karşımda duran Güneş'in üşümesinden korkup ceketini gerivermek istedim aynı an. Ama bedenime dolanan bedeninin sıcaklığı ve ceketinden burnuma yıllar sonra gelen hoş kokusu, bunu yapmamı engelledi.

Güneş'in kokusu hiç değişmemişti. Hâlâ yıllar öncesindeki gibi kokuyordu. Demek ki kokuların hafızası vardır derken yalan söylememişlerdi.

Ayaklarımda olan bakışlarımı Güneş'in yüzümde dolaşan gözlerine çevirdim. Gözlerinde birçok sorunun gölgesi dolaşıyordu. Gelip geçen her bir gölgeyle de bakışları değişiyordu. Acı, keder, hüzün, öfke ve görmeği en çok arzuladığım şey; sevgi vardı Güneş'in bakışlarında. Bu titrememe neden oldu.

Karşımda duran bedeninin nereden başlayacağını bilemez bir hali vardı. Fakat yardıma ihtiyacı olan herkese koşan ben, ona yardım etmek istemedim. Bunun yerine gözlerimi üstüne dikip, omzumda duran ceketine mümkünmüş gibi daha sıkı sarındım. Bir süre sonra Güneş korku ve hüzün karışımı bir bakışla gözlerimin içine baktı.

"Sen ve kim olduğunu bilmediğim O adam, nikah salonunun kapısından içeri kol kola girerken... " dedi eli göğsüne gitmiş, ağzında her an tükürmek isteği hiç sevmediği bir şey varmış gibi. "...burası öyle çok acıdı ki" dedi bakışlarını gözlerimden kaçırıp yumarken. "Senin gülümseyen yüzünü görmenin, beni ne kadar mutlu ettiğini o ana kadar aslında hiç fark etmemiş olduğumu anladım biliyor musun?" dedi dudağı sağ yanağına doğru kavislenmiş acı bir tebessümle.

Güneş'in gülümseyen yüzünü izlemeyi hep çok sevmiştim. Ama bunu değil... Böylesini değil...

" Ve benim dışımda bir başkasına böyle gülümsediğini görmek" dedi yumduğu gözlerini açıp gözlerime bakarken. "...o gülümseyişin artık bana ait olmayabileceğini hissettirdi. Ben bu gerçeği neden daha önce fark edemedim Dünya? Buradan uzakta olduğum altı yıl boyunca neden hiçbir şeyin değişmeyeceğini, her şeyin bıraktığım günkü gibi kalacağını düşünebildim?" dedi acı dolu bir sesle.

Omuzları çökmüştü.

"Sana, O adamın kim olduğunu sormak istiyorum. Senin için ne anlam ifade ettiğini bilmek istiyorum. Ama... bunu öğrenmeye hakkım olmadığını da biliyorum. Sana hesap sormaya hakkım yok" dedi bezgin, pişman yine de söylememi umud eder şekilde.

Ellerim yumruk olurken: "Doğru bana hesap sormaya hakkın yok!" dedim. Güneş'in dudaklarından dökülen hak veriş öfkelenmeme neden olmuştu. Oysa söyledikleri düpe düz doğruydu. Ceketi omzumdan alıp Güneş'in kollarına bıraktım. Sırtımı ona dönüp yürürken, acı ve yalvarış dolu sesini tekrar duydum.

"Onu sevmesen olur mu Dünya? Lütfen onu sevme" dedi fısıltıya yakın bir tonda.

Dönüp Güneş'in gözlerinin içine baktım. O an söyleyebileceğim tek bir cümle, onu asla sevmeyeceğim sözcüğü Güneş'in gözlerindeki tüm acıyı, tüm kederi silebilirdi.

Fakat ben, bunu yapmak yerine: "Neden?" diye sormayı tercih etmiştim.

"Çünkü... Onu sevme ihtimalin..." bunu söylerken elleri yumruk olmuştu. "...canımı yakıyor" dedi.

Ama bunu yapmadım. Ardımda onu bırakıp biraz önce beraber adımladığımız yolu uzun zamandır olduğu gibi tek başıma yürürken, geçmişte tıpkı onun yaptığı gibi arkama bir kez olsun dönüp bakmadım.

Ama bunun nedeni öfke değildi. Sadece derin bir kırgınlıktı...

***

Aslı'nın zorla kolumdan tutup gelin çiçeğini yakalamak isteyen kalabalığın içine beni de dahil etmesiyle bıkkın bir şekilde soluk verdim. Tam o anda da sağ tarafımdaki hareketlenme dönüp baktım.

Gülyaz, birkaç kızı yerinden edip tam sağ tarafımda durmuştu. Gözleri yukarıdan aşağıya doğru bedenimi süzüp ardından bakışları meydan okuyucu şekilde gözlerimde durdu. Bu hali küçümseyici bir gülümsemenin dudaklarıma oturmasına neden oldu. Gülyaz benden aldığı karşılıkla birlikte elbisesinin etek kısmının yere sürülmemesi için tutuğu elini öfkeyle sıktı.

İşte bu bozulmuş olan keyfimi yerine getirmişti. Bakışlarımı memnun bir şekilde ondan çekip Aslı'ya yönelttiğimde oldukça kararlıydım. O çiçek biraz sonra benim avuçlarımda olacaktı. Öyle de oldu. Aslı çiçeği atmış tam ikimizin olduğu yere doğru havada süzülmeye başlamışken, havaya kalkan ellerimizin arasından bir erkek eli uzanıp çiçeğin Gülyaz'ın parmaklarına ramak kala benimkilerle buluşmasını sağlamıştı.

Elimde tuttuğum çiçeğin heyecanıyla birlikte öfkeyle bana bakan Gülyaz'a dönüp baktım. Gözleri benim ve arkamdaki kim olduğunu bilmediğim beden arasında gidip geliyordu. Öfkeyle arkasını dönüp olduğum yerden uzaklaştığı sırada, bende merakla çiçeği benim avuçlarımla buluşturan bedenin sahibinin kim olduğunu anlamak için harekete geçmiştim. Ancak kulağıma fısıldanan kelimelerle birlikte durmak zorunda kaldım.

"Biliyor musun Dünya? Eski bir inanışa göre eğer gelin çiçeği yakalarsan, altı ay içinde evlenmen gerekirmiş. Aksi takdirde sonsuza kadar evde kalırmışsın. Düşündümde etrafında bir sürü kedi, yaşlanmış bedeninle yapayalnız bahçede oturan halin çok acı verici olur" dedi suratında olduğuna emin olduğum koca bir sırıtışla. Bu bana, bahçede ardımda bıraktığım halinden geriye eser kalmamış olduğunu düşündürdü. Hızla dönüp gözlerine baktım. Gözlerinde farklı bir bakış, farklı bir kıvılcım vardı. Gözlerimi kısarak Güneş'in gözlerinin içine bakmaya devam ettim.

"Bu benim sorunum" dedim hırçın bakışlarımla.

"Evde kalmanı istemiyorum ama" dedi omuzlarını kaldırıp indirirken.

"Bu da senin sorunun" dedim onun aksine tek omzumu silkerken.

"Evet. O yüzden bu sorunu kesinlikle çözmem gerek" dedi kararlı bir ses tonuyla. Ne demek istediğini anlamaya çalışan bakışlarım onun konuşmasına devam etmesiyle şaşkınca açılmıştı.

"Bu yüzden elimi çabuk tutup seninle bir an önce evlenmeliyim." Bunu söylerken dudaklarını büzüp başını da onayla sallamıştı. "Ne yapayım bu da benim kaderimmiş işte. Evde kalmak üzere olan genç bir hanımı kendimi feda ederek kurtarmak." Omzunu bir kez kaldırıp indirdi.

Ellerim öfkeyle yumruk olmuştu. Biraz önce asla onu kıskandırmayacağımı söylediğim anı anımsadım. Vazgeçmiştim. Onu sinirlendirmek için bunu şimdi zevkle yapacaktım.

Parmak uçlarımın üstüne çıkıp, Güneş'in biraz önce bana yaptığı gibi başımı kulağına doğru uzattım. Dudaklarıma yerleştirdiğim tebessümle birlikte konuşmaya başladığımda Güneş'in biraz önceki kendinden emin hali kaybolmuştu.

"Kendini feda etmene gerek yok ki Güneş. Zira bunu yapmak için can atan bir başkası var zaten" dedim, bedenimi onun bedeninden biraz uzaklaştırıp bozulmuş suratına bakarken.

Arkamı dönüp Güneş'ten uzaklaşırken içimden kahkaha atıyor, bir yandan da: "Size müstahak bu Güneş Bey. Oh canıma değsin" demeği de eksik etmiyordum.

Üstümde hissettiğim bakışların ağırlığı ile gözlerimi yerden kaldırdığımdaysa Aslı'ya göz göze geldim. O an bizi başkalarının da görmüş olabileceği düşüncesi aklıma dank etti. Güneşle olduğum her an etrafımda olup bitenden soyutlanıyordum. Telaşlı bakışlarım etrafımdaki kalabalıkta dolaştı. Birkaç adım uzağımda duran Güneşle durduğumuz yere bakan kimse yoktu. Rahatlamış bedenimle tuttuğum soluğumu bıraktım.

Aslı'nın yanına doğru yürürken bana ne olduğunu soran bakışına dudaklarımı hafif kıpırdatarak daha sonra anlatırım diye cevap verdim.

Aslı'nın bakışları hâlâ Güneş ve benim aramda gidip geliyordu. Çok değil birkaç saniye sonra Aslı'nın gözlerinde gördüğüm şeyle biraz önce arkama dönüp bakmamaya kararlı olan bedenime daha fazla söz geçiremedim. Dönüp baktım. İşte o zaman, Güneş'in nikah salonunun kapısından hızla çıkan bedenini gördüm. Gülümseyen yüzüm hızla soldu. Güneş'in sırtını tekrar dönüp giden bedeninin ardından bakarken acı dolu bir tebessüm yüzüme oturmuştu.

Yıllar öncesi gibi çekip gitmişti. Yine pes etmişti. İlk zorlukta ardına bakmadan yine gitmeyi tercih etmişti. "Boş ver" dedim kendime. Daha en başında bitmesi, hiç başlamadan sona ermesi herkes için en iyisiydi.

"Sorun değil Dünya" dedim kendi kendime. "Sorun değil..."

Yalandı... Sorundu... Hep olmuştu... Daima olacaktı...

Kimsenin sırf siz onu seviyorsunuz diye sizi sevme zorunluluğu elbette ki yoktu. Böyle bir şeyi zaten hiçbir zaman düşünmemiş ya da beklememiştim. Ama bir insanın gözleri seviyormuş gibi bakarken nasıl olurda size sevmediğini söyleyebilirdi? İşte bunu gerçekten de anlayamıyordum.

Sol koluma giren halama baktım. Gözleri biraz önce Güneş'in çıkıp gittiği kapıdaydı.

"Biliyor musun, erkekler tıpkı kaplumbağalar gibidir Dünya. Onlar gibi oldukça yavaş hareket ederler. Kimi zaman bu yavaşlıkları yüzünden elde edebilecekleri şeylere de geç kalırlar. Ama bir kez yol almaya, yürümeye karar verirlerse tıpkı onlar gibi kararlı ve emin bir şekilde de hareket ederler. Yine kaplumbağalarda olduğu gibi erkeklerinde içine çekilebilecekleri bir kabukları vardır. Tek fark, kaplumbağalar bunu sırtlarında taşırken erkekler içlerinde bir yerlerde taşırlar. Ve ne zaman içinden çıkamadıkları bir sorunla karşılaşacak olsalar içlerinde bir yerde taşıdıkları o kabuğa çekilirler. Ama bu vazgeçtikleri anlamına gelmez Dünya. Sadece düşünmek için yalnız kalmaya ihtiyaç duydukları anlamına gelir" dedi anlayış dolu bir tebessümle.

Halamın söylediklerinin ardından düşünceli bir şekilde bakışlarımı kapıya çevirdim. Yıllar önce Güneş kabuğuna çekilme ihtiyacı mı duymuştu? Şimdide buna ihtiyaç duymuş olabilir miydi?

Biraz önce söylediğim şeyin fazla olmuş olabileceğini düşündüm. Bir an Güneş'in yerinde olduğumu hayal etmeye çalıştım. Sevdiğim insanın karşıma geçip evlenmek için başka tercihlere de sahip olduğunu söylemesi halinde ne hissederdim?

Kalbim acıyla sızladı. Düşüncesi bile can yakıcıydı. Güneş'in canını gerçekten çok yakmış olmalıydım. Sonra başımı hızla iki yana salladım. Güneş beni sevmiyordu. O halde söylediklerimle canı yanmış olamazdı. Sadece oynadığı oyunda beklediği tepkiyi alamadığı için mızmız çocuklar gibi öfkelenmiş olabilirdi.

Boynuma dolanan kolla birlikte kapıdan gözlerimi çekip halama tekrar baktım. Bir kolunu benim omzuma diğerini ise yanımıza ne zaman geldiğini bilmediğim Aslı'nın omzuna atmıştı.

"Sana ne demem gerektiğini bilmiyorum küçük kız. Daha önünde yiyebileceğin bir dünya dolusu tatlı varken, hayatın boyunca tek tatlıyla idare etmeyi kabul ettin. Ah gerçekten aptalsın! Sana aşık olduğunu söyleyen ilk adamla evlendin. Bu resmen bana yapılmış büyük bir hakaret" dedi Aslı'ya hafif kızmış bir edayla.

Aslı ile birbirimize bakıp kıkırdadık.

"Biliyor musun, sen dersimden kalan tek öğrencisin Aslı. Ahh! Bu gerçekten utanç verici." Ardından umutla bana baktı. "Tek tesellim Dünya'nın böyle bir aptallığı asla yapmayacak olması" dedi onay bekler tarzda. Hızla başımı aşağı yukarı onay verircesine salladım. Verdiğim tepki üçümüzün de gülmesine neden olmuştu. Aslı ve ben gülmeye devam ederken halam Aslı'ya dönüp tekrar konuştu:

"Neyse ki damak tadın var seni zilli şey" dediğindeyse üçümüz bu kez kahkahalarla güldük.

***

Merhaba okurcalarım ☺️

Nasılsınız bakalım? Hayat nasıl gidiyor?

Temizlik yapacağım herkes kalkıp kahvaltısını yapsın ve ortadan toz olsun diyen anneye sahip kaç kişiyiz bakalım? Elleri görelim 😉

Eee bölüm nasıldı? Aslı ile Kenan'ı evlendirdik sonunda darısı kimin başına sizce?

Muhteşem halayı sevdiniz mi? Geçen bölüm haylaz, zıpır bir şeydi. Bu bölümde başka yönlerini de gördük. Ben sevdim valla ya siz?

Güneş'in evlilik teklifine ne diyorsunuz? Çocuk daha seni seviyorum çıkalım demeden evlilik teklif etti ya! 😂

Ay birde kıskanç bizim öküzcük🤭 gerçi seven kıskanır diyorlar. Ben demedim diyenlerin yalancısıyım valla😉 peki sizce seviyor mu bizim Güneş oğlan Dünya kızı?

Bundan sonra ne olur sizce? Bizim oğlan nereye gitti acep?

Yorumlarınızı başımı avuçlarıma yaslamış, kocaman açtığım birde üstüne gözlük taktığım meraklı gözlerimle bekliyorum. A yavrum sakın habersiz koma beni diyen annem gibi bende size aman okurcalarım beni habersiz koymayın sakın ha diyorum😉😂

Unutmadan bölümümüzü yıldızlamayı da unutmayın e mi?

Küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden, yaşıtlarımın yanacıklarından sulu sulu öpüyorum 😘😘

Hoşça kalııınnn 👋👋

Not: Yukarıda alıntıladığım şiirler Yılmaz Odabaşına ait.

Birde küçük bir ricada bulunabilir miyim sevgili okurcalarım? Kitabımızın daha çok kişi tarafından tanınması için fısıldayabilir miyiz etrafımızdakilerin kulaklarına?

2726 kelime yazmışım. Bu da böyle bir bilgi 😛😜😝🤭

Bu bölümün şarkısı Barış Manço'nun en sevdiğim şarkılardan biri olan Kol Düğmeleri efenim.

Keyifli dinlemeler ❤️❤️

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.