İçeriğe geç

AŞKIM ÇİÇEK AÇTIĞINDA

Bölüm 10 · 12 dk okuma

AŞKIM ÇİÇEK AÇTIĞINDA

Bölüm 10

9.BÖLÜM

Kendimize hüzünler icat ettik,

Avunamadık

Orhan Veli

Aslı ve Kenan'ı Marmaris'e uğurlamamızın ardından, herkes teker teker odasına çekilmişti. Ama benim aklım saatler önce ki Güneş'in gidişinde kaldığından bir türlü uyuyamamıştım. Bu nedenle de elime geçen ilk hırkayı sırtıma alıp, tepeye tepedeki karadut ağacının yanına doğru yürümeye başlamıştım.

Tüm yol boyunca, bir kez olsun başımı ayaklarımdan kaldırıp etrafımda ne olup bittiğine bakmamıştım. Ancak karadut ağacına birkaç adım kala bakışlarımı ayaklarımdan kaldırdığımda, gözleri benim üstümde dolaşan Güneş'i gördüm. Yere oturmuş, sırtını ise ağaca yaslamıştı.

Gözleri benim üstümdeydi. Bense bunu yeni fark etmiştim. Ancak benim üstümde dolaşan Güneş'in bakışlarına bakılacak olursa O çok daha önce beni görmüş ve sessizce ağaca, aslında kendisine doğru yaklaşmamı beklemişti.

Bakışlarım kısa bir anlığına Güneş'in üstünde dolaştı. Birkaç saat önce düğünde giymiş olduğu siyah takım elbisesi hâlâ üstündeydi. Ceket ve kravatını çıkarmış, kollarını ise birkaç tur kıvırmıştı. Fakat yine de son derece yakışıklı duruyordu.

Ben ne zaman içimde aşmakta zorlandığım bir şey hissedecek olsam buraya gelirdim. Üstünü değiştirmek için evine dahi uğramadan buraya gelen Güneş'in gözlerine bakarken, bunca yıl boyunca yüreği her sıkıştığında soluk almak için nereye gitmiş olabileceğini düşündüm. Çünkü Güneş'te geçmişte, tıpkı benim gibi sıkıntılı olduğu her an buraya gelirdi. Benim gibi sırtını ağaca yaşlar, ardından da bakışlarını önünde uzanan manzaraya dikerdi.

Peki burda uzakta olduğu bunca yıl boyunca acı çektiği her an nereye gitmişti? Gidecek bir yer bulabilmiş miydi kendine? Yoksa yüreğinde hissettiği acıyla birlikte öylece bir köşeye kıvrılıp geçmesini mi beklemişti?

Aklımdan geçen bu soruların varlığıyla yüreğim acıyla sızladı.

Bunca yıl boyunca elbette tek acı çekenin ben olmadığımı, Güneş'inde canının yanmış olabileceğini elbetteki düşünmüştüm. Ama şu an ilk defa gerçek anlamda fark ediyordum ki aslında Güneş, benden çok daha fazla acı çekmişti.

Çünkü Güneş buradan kilometrelerce uzakta olan Ankara'ya giderken bir başınaydı. Oysa benim yanımda ailem, dostlarım, sevdiklerim vardı. Güneş hiç bilmediği tek bir anısının dahi olmadığı bir yere gitmişti. Oysa ben zaman zaman hüzünlenmeme neden oluyor olsa da, mutlu olmama da neden olan anılarımla dolu olan bir yerde kalmıştım.

O giderken kimsesizdi. Oysa ben sadece onsuzdum. Yine de bu tüm yokluklardan daha fazla canımı acıtmıştı.

Fark ettiğim bu gerçek yüreğimi sızlattı. Tüm bu zaman boyunca Güneş'in neden gittiğini bilmeden belki de ona haksızlık yapmış olabileceğimi düşündüm. En az benim kadar, belki de benden daha fazla acı çekmişti Güneş.

Bir süre ikimizde hiçbir şey söylemeden hiç kıpırdamadan öylece birbirimize bakmaya devam ettik. Sonra geldiğim gibi yavaş olan adımlarımla birlikte biraz önce adımladığım yolu yeni fark ettiğim gerçeklerin verdiği acıyla geri dönmek istediğimde, Güneş buna izin vermedi.

Canımı acıtmamaya dikkat eder şekilde omzumdan tutup sırtımı kendi göğsüne yasladı. Kollarını bedenimin etrafına sardığındaysa olduğum yerde şaşkın bir şekilde kalakalmıştım.

Bu Güneş'in bana ilk sarıldığı an değildi. Ancak onca zaman sonra, üstelik hiç beklemediğim anda yaşanmış olması hayli şaşırmama neden olmuştu. Ve Güneş'in bana sarılırken hissettirdiği güveni aslında ne kadar çok özlemiş olduğumu da tekrar hatırlamıştım.

Bu yüzden biraz önce farkında olmadığım Güneş'in ani sarılışı ile kasılan bedenim gevşedi. Kendimi Güneş'in göğsüne doğru serbest bıraktığımda ya Güneş'in bedeninin de benden aldığı onayla birlikte gevşediğini hissettim. Besbelli ki O da benden alabileceği tepkinin belirsizliği ile kasılmıştı. Ancak eskiden olduğu gibi bedenimi onun kollarına güvenle bırakmışım, çok geçmeden onu da rahatlatmış olmalıydı.

Güneş biliyor olmalıydı. Düğünde söylediklerim doğru değildi. Benim bir başkasını sevme, onun dışında biriyle evlenme ihtimalim yoktu. Olamazdı da. Çünkü yüreğimde hala bir başkasının yer almasına izin vermeyecek şekilde var olan biri vardı. Ve Güneş'in, gözlerimin içinde hâlâ kendisini sevdiğimi söyleyen bakışlarımı gayet net bir şekilde görebildiğine emindim. Ama vücudumun etrafına sardığı kollarındaki gerginlik, Güneş'in hâlâ tam olarak rahatlayamamış olduğunu düşünmeme neden oldu.

Bir süre ne ben ne de Güneş hareket etmedi. Hiç sesimizi çıkarmadan öylece durduk. Ardından aramızda asılı duran sessizlik Güneş'in konuşmaya başlaması ile dağıldı.

"Zamanın birinde yan yana olan evlerde iki çocuk dünyaya gelmiş. Biri kız biri erkek olan bu çocuklar beraber büyümüşler. Büyürken de birbirlerine duydukları çocuksu sevgi aşka dönüşmüş. Fakat bu iki gencin arasında bir engel varmış. Aileleri bir nedenden dolayı birbirlerine düşmanlarmış. Bu yüzden bu gençlerin birbirlerini sevdiklerini öğrendiklerinde birlikteliklerine karşı çıkmışlar.

Aileleri birbirlerini görmelerine izin vermediğinden onlardan gizli şekilde buluşabilmek için her zaman akdut ağacını kendilerine mesken tutarlarmış. Günlerden bir gün yine orada buluşmak için sözleşmişler. İlk önce buluşacakları yere delikanlı gelmiş ve sevgilisini beklemeye başlamış. Çok geçmeden de yüzü gözü kan içinde olan ormanlar kralı aslan'ın kendisine çok yakın olan kükreyişini duymuş. Hemen aslandan saklanabilmek için ormanın daha sık olan kesimine doğru hareket etmiş. Ancak o acele ile omzunun üstüne attığı beyaz örtüsünü yere düşürdüğünü farkına varamamış. Biraz önce delikanlının durduğu ağacın dibinde duran beyaz örtüyü gören aslan üzerindeki insan kokusunu alınca ağzı ve pençeleriyle örtüyü parçalamış, bunu yaparken yüzündeki kanı da örtüye bir güzel bulaştırmış.

Aslandan saklanabilmek için ormanın daha da derinlerine giden genç adam birkaç dakika sonra oraya gelen sevgilisinden de habersizmiş. Kız akdut ağacının yanına geldiğinde sevgilisine ait olan üzerine kan bulaşıp, parçalanmış olan örtüyü görünce sevgilisinin öldüğünü düşünmüş. Bu yüzden de göğsüne bir hançer saplamış.

Hançeri saplayışıyla göğsünden fışkıran kanlar akdutlara sıçramış. Bir taraftanda toprağın üstüne akan kan ağacın köklerince emilmiş. Böylece beyaz olan dutlar da koyu kızıla boyanmış.

Adam aslandan kurtulup da ağacın yanına tekrar geldiğinde, sevgilisini can çekişir halde bulmuş. Kucağında son nefesini veren sevgilisinin canını alan hançerle o da canını alırken, son sözü altında can verdikleri dut ağacının kanları ile sulanıp karadut ağacına dönüşmesi ve herkesin bu iki masum aşığı ilelebet hatırlaması olmuş.

İşte o zamandan beri de karadut ağacı sevgiyle bütünleşmenin simgesi olmuş" diye tamamladı konuşmasını.

Birkaç adım ötesinde durduğumuz karadut ağacı, düşman ailelerimizle Güneş'in anlattığı hikayenin resmen bizi tanımladığını düşünüyordum. Tek bir farkla; bizim hikayemizde esas oğlan esas kızı sevmiyordu... Güneş beni sevmiyordu. Güneş'in dudaklarından beni sevdiğini dile getiren sözcükleri duymak isteyen yanım, bu hikayenin ikimizle asla alakalı olamayacağını söylemeye devam ediyordu. Ama ben o sesi sonsuza dek susturmak istiyordum...

Ancak bunu yapamazdım. Bu kez tüm çıplaklığıyla onun dudaklarından dökülecek olan o sözcükleri, beni sevdiği gerçeğini gerçekten de duymak istiyordum. O yüzden Güneş konuşmasını bitirip sustuğunda, tek bir sözcük dahi söylemedim.

Güneş bana sarılırken ikimizde sessiz bir şekilde doğmak üzere olan güneşi seyretmeye devam ediyorduk ki bir süre sonra aramızdaki sessizliği yine Güneş'in konuşması bozdu.

"Bu dünyadaki en acı verici şeyin ne olduğunu biliyor musun Dünya?" Duraksadı. "Aslında bende uzun zaman öncesine kadar bilmiyordum" dedi kesik bir soluğu dudaklarının arasından verirken. "Pişmanlık... Hayatta bir insanın yaşıyabileceğin en acı verici şey buymuş... Pişmanlık..." dedi. Sesi gerçek bir hüzünle kaplanmıştı.

Güneş pişmandı.

Güneş neyden pişmandı?

Sesimi çıkarmadım. Sanki tek bir kıpırdayışım, tek bir çıt sesi çıkarışım Güneş'in sonsuza kadar susmasına neden olacakmış gibi hissediyordum. Bu yüzden Güneş konuşmaya devam ederken ben sessizliğimi hiç bozmadım.

"Söyleyemediklerinin, söylediklerinin yapamadıklarının, yaptıklarının... her birinin insana yaşatabileceği ayrı bir acı, ayrı bir pişmanlık varmış meğer. Ben bunu bilmiyordum... Allah beni kahretsin ki bilmiyordum! Ne kadar can yakıcı olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu" dedi alnını hiç gücü kalmamış gibi omzuma yaslarken.

"Ama bunun kadar acı verici, belki de bundan daha fazla acıtan bir şey daha varmış. İnsanın beynini öyle bi kemirip duruyormuş ki... " Bunu söylerken biraz önceki öfkeli sesi boğuklaşmıştı. Sanki içine gözyaşı taneleri karışmıştı. "Geç kalmışlık... Bu canımı çok yakıyor... Nefes alamıyorum. Çok yanıyor Dünya, canım çok yanıyor... Bunu geçiremez misin? Biliyorum hak etmiyorum ama yine de... yine de yapamaz mısın?" dedi.

Onu rahatlatmam için sorduğu sorunun varlığıyla Güneş'in etrafıma sardığı kolları arasında hareket etmeye çalıştım. Ancak Güneş'in sarılışı daha da sıkılaştı. O ana kadar bir insanın bir başka insana sarılmasının nedeninin, yüzünü gizlemek isteyişinin nedeni olabileceğini hiç düşünmemiş olduğumu fark ettim.

Kollarının arasında bir kez daha hareket etmeye çalıştığımda, bu kez bana izin vermişti. Yüzümü ondan tarafa çevirdiğim sırada benden daha üzgün, daha kederli daha bi yaralı olduğunu gördüm.

Sarılmaya benden daha çok ihtiyaç duyduğu besbelliydi.

Kollarımı gayet farkında ve istekli olarak Güneş'in boynuna dolarken, Güneş'te yüzünü boyun çukuruma gömdü.

Kollarımla vücudunu daha sıkı sardım. O an sarılmanın bir başka işlevinin daha olduğunu öğrenmiş oldum... Meğer bir insanın bir başkasına sarılması, o kişinin üzüntüsünü kendi kollarında unutmasını umud etmekti.

Güneş'in, belimde olan kolları daha da sıkılaştı. Sanki beni göğsüne sokmak istiyormuş gibiydi. Güneş'in tepkisiyle sağ elim onun saçlarının arasına doğru yol aldı. Tüm kederini silmek istermiş gibi kahverengi tutamlarını yavaşça okşamaya başladım.

O an Güneş'in üzgün olduğunu, canının gerçekten yandığını görebiliyordum. Daha önce ona şans tanıyacağıma dair karar vermiş olmama rağmen, yine de canını yakacağını bile bile konuştum:

"Hayatta pişmanlıktan... geç kalmışlıktan daha fazla acıtan bir şey var Güneş. O şeyin ne olduğunu biliyor musun?" Onun yaptığı gibi kısa bir an sessiz kaldım. "Birisine umut vermek... ardından hiç acımadan o umudu onun avuçlarının arasından söküp almak. Bu hepsinden daha acıtıcı Güneş... emin ol çok daha acıtıcı" dedim.

Güneş'in biraz önceki sıkı tutuşu gevşedi. Sonra alnı hala omzuma yaslıyken kolları iki yanına doğru yavaşça düştü. Benim aslında kendisine ne söylemek istediğimi anlamıştı.

Yavaşça bedenimden uzaklaştı. Aramızda duran birkaç santimlik boşlukla şimdi ikimizde gözlerimiz yaşlarla dolu halde birbirimize bakıyorduk.

Bakışlarım biraz önce dediklerim yüzünden pişmanlık ve acıyla kasılan Güneş'in yüzünde dolaştı. Derdim Güneş'in canını acıtmak, acılarımızı yarıştırmak elbette ki değildi. Ama bilmesini istiyordum. Canımı ne çok acıttığını, benim için varlığının ne denli kıymetli olduğunu bilmesini istiyordum.

Ve bir de bu kez gerçekten gitmeyeceğinden emin olmak istiyordum. Her şeye göğüs gereceğini asla elimi bırakmayacağını söyleyen bakışlarının altında ilk engelde, ilk tökezlememizde beni terk edip gitmeyecek birinin olduğundan emin olmak istiyordum.

Belki şu anda kimi insan için dünyanın en gaddar, en kötücül insanlarından birisiydim. Dışarıdan bakıldığında kendisini sevdiğini dile getiren bakışlara sahip birinin göğsüne hiç acımadan hançerini saplayıp, ardından sapladığı hançeri durmaksızın çevirip kanatan biri gibi görünüyordum.

Ancak gaddar biri değildim. Sadece tek taraflı sevmeye alışmış, bundan daha başka türlüsünü bilmeyen biriydim. Ve aynı zamanda da çok korkuyordum. Sanki kalabalık bir yerde elinden sıkı sıkı tuttuğu annesini yitirmiş bir çocuktum. Her baktığım yüzde kaybettiğim annemi bulmayı bekliyordum. Güneş benim için buydu işte; kalabalıklar içinde yalnızlığımdı.

Güneş'in beni sevmesine gerek yoktu. Çünkü Güneş'i beni sevmiyor olmasına rağmen sevmeyi öğrenmiştim. Ancak şimdi yeniden bana tutunabileceğim bir umut dalı uzatıyordu Güneş. Ve bende dünyadaki tüm o diğer insanlar gibiydim. Bir kez küçücük bir umut kırıntısı görücek olsam tüm duvarlarımı indirip, teslim olanlardandım. İşte bundan dolayı korkuyordum. Umutlardan daima korkmalıydım. Çünkü umut insana mutluluk vermenin yanı sıra onu yok etme kudretine de sahipti.

İnsan neredeyse her zaman kendi mutsuzluğunu kendi elleriyle inşa ediyordu. Onu sevmek benim tercihim olmasa da bunu sürdürmeyi tercih eden bendim. O halde Güneş'in beni sevmiyor olması bir kabahat değildi.

Kızmam, öfkelenmem gerken tek bir kişi vardı. O da yine kendimdi. Yine de kendime de kızamıyordum. Güneş'i sevmenin ne denli can yakıcı olduğunu biliyor olmama rağmen bunu yapamadım. Çünkü tüm acısına rağmen Güneş'i sevmek aynı zamanda da dünyanın en tatlı şeyiydi.

"Keşke bir sil tuşuna sahip olabilseydim" dedi hüzünlü gözlerle gözlerimin içine gerçekten pişman olmuş biri gibi bakarken.

"Niçin?" diye sordum aslında neden bunu istediğini biliyor ancak yine de duymak istiyor halde.

"O zaman sahip olduğun, sana yaşattığım tüm o kötü anıları bir bir silebilirdim. O zaman tekrar mutlu olabilirdin" dedi başı sol omzuna doğru hafif yatmış dolu gözleriyle.

Aldığım, içten içe de istediğim yanıtla Güneş'in gözlerinin içine derince baktım. Başımı iki yana olumsuz anlamda sallarken, bunu asla istemeyeceğimi dile getirdim. Yaşattıkları hiç acıtmadığından değildi bu isteğim...

"Birine acı verip birinden acı aldığımızda, bir şeylerin pişmanlığını yaşadığımızda, düşüp bir yerlerimizi incittiğimizde bunların hepsi bize bir ders verir Güneş. Bize büyümeyi öğretirler. Yaşadıklarımızdan, yaşabileceklerimizden korkup kaçarsak, hiçbir acıyla, hiçbir sorunla yüzleşmezsek, bunların üstesinden gelmek için çaba göstermezsek o zaman asla büyüyemeyiz. O zaman hep çocuk kalırız" diye açıklamayı bıraktığımda içimden ona cevap vermeye devam ettim: "Seni sevmek beni büyüttü. Bu yüzden ondan vazgeçemem. Acısına, kederine, sızısına rağmen sevmeye devam etmemi sağlayan şey mutlu olmamın da tek nedenin bu, seni seviyor olmam gerçeği" dedim Güneş'in gözlerinin içine bakmaya devam ederken.

Güneş sanki çocukluğumda bıkmadan, usanmadan oynadığım oyunlar gibiydi. Bazen kaybettiğim bazen kazandığım ama yine de oynamaktan delicesine zevk duyduğum, bıkıp usanmadan oynamayı sevdiğim oyunlar gibiydi.

Onu seviyordum. Belki de bu nedenle onu böylesine kolay affedebiliyordum. Ancak onu affetmiş olmak geçmiş yaşantılarımı, yaşadıklarımı silmeye yetmiyordu. Bu yüzden canını yakmak istemediğim anlarda bile canımın acısı, Güneş'in canını yakacak şekilde konuşmaya devam ediyordu.

"Benden nefret ediyor musun Dünya?"

Sorduğu soruyla birlikte sessizleştim.

"Senden hiçbir zaman nefret etmedim Güneş." Birini bu kadar çok severken ondan nefret edemezsin ki dedim içimden. Ona kırılabilir, kızabilir hatta küsebilirsin ama ondan nefret edemezsin.

"Sana zor zamanlar yaşattığım için, canının yanmasına neden olduğum için, seni ağlattığım için... hepsi için çok üzgünüm. Özür dilerim Dünya. Çok özür dilerim" dedi gerçekten geçmişte verdiği karardan pişman olarak.

Güneş'i karşımda pişman olmuş halde görmek beni öfkelendiriyordu. Oysa onun pişman olmuş halini görmekten zevk almam gerekirdi. Ancak zevk alamıyordum. Onu pişman olmuş görmektense hiç görmemeği dahi tercih edebilirdim. Çünkü onu pişman olmuş olarak görmek yaşadığım bunca acının, ayrılığın boşa olduğunu düşündürüyordu. Bu yüzden keşke pişman olmamış olsaydı. Yine de iyi ki pişman olmuştu. Çünkü daha fazla özlemine dayanacak gücüm olduğunu zannetmiyordum.

"Dileme! Geçmişte yapmayı istediğin şeyleri yaptığın için özür dileme Güneş. Çünkü... çünkü bundan sonra ben de sadece yapmayı istediğim şeyleri yapacağım. Kimseyi düşünmeden sadece istediklerimi."

Soru dolu gözleriyle gözlerimin içine baktı. Ne demek istediğimi anlamaya çalışır bir hali vardı.

"Şimdi gitmem gerek. Derse geç kalmak istemiyorum" dedim ardımda onu bırakıp eve doğru hızlı adımlarla yürürken. İçimden her şey öyle çabucak olmayacak Güneş Bey, kolay elde edilenin kıymeti bilinmezmiş neticede diye geçirdim birbiri ardına adımlarımı atarken.

Güneş'i seviyor olma gerçeğim, her şeyin öyle kolayca sineye çekilebileceği anlamına gelmiyordu. Hele de giderken bana söylediği sevmediği ve sevmeyeceği sözcükleri hâlâ kulaklarımda yankılanmaya devam ederken, öyle çabucak kendimi Güneş'in kollarına atamazdım. Atmayacaktım da. Ama onu sevmeye devam edecektim. Her zaman olduğu gibi... Her zaman olacağı gibi... Daima sevecektim...

***

Kocaman merhaba sevgili okurcalarım!

Nasılsınız? Geçtiğimiz bir haftada her şey nasıl gitti?

Umarım hepiniz çok iyisinizdir. Ve beni bayram sabahını bekleyen çocuklar gibi beklemişsinizdir. 😉

Yeni bölümümüzü nasıl buldunuz? Bu bölüm biraz aceleye geldi kusura bakmazsınız umarım. ☹️

Bu arada yukarıda bahsettiğim karadut ağacı ile olan hikaye geçen yaz okuduğum ve şu anda yazmaya çalıştığım çalışmamın ilhamıydı.

Evet. Bu hikayeyi okuduktan sonra Güneş ve Dünya'nın hikayesini yazmaya karar verdim. Umarım aldığım kararda ne kadar isabetli davrandığımı giderek artan okuma oranlarımızlada anlayabilirim.

O yüzden oylamayı, yorumlamayı ve kulaktan kulağa hikayemizi etrafımızdakilere anlatmayı ihmal etmeyelim lütfen.

Hepinizi çok 😘 ve yorumlarınızı beni habersiz bırakmayacağınızı bilerek bekliyorum.

Ah! Bir de şey... Her şeye rağmen 2390 kelimelik bir bölüm yazmışım. Bunun hatırına oysuz bırakmayalım lütfen 🙏

Küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden, yaşıtlarımında yanacıklarından kocaman sulu sulu öpüyorum😘😘

Hoşça kalııınnn 👋☺

️Bu haftanın şarkısı Selda Bağcan'dan O Günler. Keyifli dinlemeler ❤️❤️

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

11. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.