Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.
Orhan Veli
GEÇMİŞTEN KESİT
"Şuradaki işte Güneş görmüyor musun?" dedi küçük kız tüm öfkesiyle. Ardından da kaşlarını çatıp, ufak burnunu havaya dikti. Sanki Güneş bilerek yapıyor, inadına gösterdiğinin tam tersi yöndeki şeftaliyi tutuyordu. "Koca kafalı işte" diye kendi kendine söylendi.
Güneş'in ise ne küçük kızın söylenmeleri ne de yaşadığı sinir harbi umrunda değildi. Umrunda olan tek şey Dünya'nın sevimli öfkesi ve kırmızıya çalan suratıydı. Fakat bunu belli edecek değildi. Zira bu küçük cadı bunları anladığı an kendisini parça pinçik edebilirdi.
Suratındaki haylaz tebessümü gizlemeye çalışarak: "Bu mu?" diye sordu. Yine ve yine Dünya'nın işaret ettiği şeftali haricinde bir başka şeftaliyi işaret edip.
"Hayır o değil! Onun üstündeki" dedi Dünya, nereden bakılırsa bakılsın diğerlerinden daha kırmızı, daha güzel olmasına rağmen koca kafalı Güneş'in bir türlü göremediği şeftalinin yerini bir kez daha tarif ederken.
"Çabuk olsana! Gelecek şimdi Ahmet amca" diye de ikaz etmeyi es geçmemişti.
Küçük kızın Ahmet amca diye bahsettiği kişi, meyve bahçesine dadandıkları kişiydi. Kesinlikle tek bir kişinin dahi bu bahçeye girmesine, ağaçlarına dokunmasına izin vermezdi. Dünya onu tanıdığından beri adam ketum oldukça da cimri biriydi. Meyveleri ağaçlarında büyür olgunlaşır hasat zamanı gelince de kimsenin haberi olmaksızın ortadan kaybolurlardı.
Bu yüzden yaşı Güneş ve Dünya'dan biraz büyük olan çocuklar, buraya hayaletlerin musallat olduğunu ve kimse farkına varmadan bir gecede tüm meyvelerin ortadan kaybolduğunu söylerlerdi. Bu yüzden zamanla çocuklar buraya gelmeyi bırakmışlardı. Yine de bu arada sırada cesaret gösterileriyle girilen iddialar sonucu bahçeye dadanan çocukların olmadığı anlamına elbette ki gelmiyordu.
Hoş, bahçeye girecek olsalar da biraz yaşlı adamın korkusundan çokca da hayaletlerden korktuklarından meyve ağaçlarının birkaç dalının kırılıp zarar görmesine neden olduktan sonra ancak meyve koparabiliyor, bu da Ahmet amca diye bahsettikleri yaşlı adamın onları üşenmeksizin kovalamasına neden oluyordu.
Ahmet Bey yaşının aksine hızlı bir koşucuydu ve peşine düştüğü her çocuğu illaki yakalardı. Hatta bu yüzden çocuklar ona Tazı Ahmet lakabını bile takmışlardı. Fakat ününe rağmen yaşlı adama, Güneş ve Dünya hiç yakalanmamışlardı. Belki arkalarında aldıkları meyvenin parasını bırakmıyor olsalar, yaşlı adamın onlardan haberi bile olmayacaktı. Çünkü meyve koparırken hiçbir ağaca zarar vermemek için üstün bir çaba harcıyor, hissettikleri korku sebepli de hayalet gibi sessiz hareket ediyorlardı.
Fakat bugün işler tersine dönmüştü. Küçük kız o kadar çok sinirlenmişti ki tiz sesi bir hayli yükselip, müstakil evin ikinci katında şekerleme yapan yaşlı adamı uykusundan etmişti.
"Kim var orada?" diye bağıran yaşlı adamın sesiyle birlikte Dünya olduğu yerde korkuyla titremiş, ufak ağzından da kendisi gibi ufak bir korku nidası çıkmıştı.
"Güneş, çabuk in aşağıya. Kaçalım yoksa Ahmet amca yakalayacak bizi" diye bağırdı olduğu yerde telaşla zıplayıp.
Güneş hızla ağaçtan aşağıya atlayıp Dünya'nın elini tuttu. Ardından da sesin tersi istikametinde hareket etmelerini sağladı. Beline kadar uzanan saçları kaçışlarının etkisiyle havada salınırken, küçük kız sanki Tazı Ahmet diye bahsettikleri yaşlı adamın soluğunu ensesinde hissediyordu. Yine de bir kez olsun dönüp arkasına bakmadı. Baksa ve Tazı Ahmet'i ardında görecek olsa, kesinkes donup kalırdı. İşte bu da yakalanmalarına neden olurdu.
Bu yüzden her ne kadar koşmanın ve korkunun etkisiyle zor soluk alıp veriyor olsa da, biraz daha çabuk olmaya zorladı kendini. Güneş'in eli bir an olsun elini bırakmazken önünden geçtikleri mahalleli kimden kaçtıklarını bildiklerinden onlarla dalga geçiyor bu da yetmezmiş gibi Tazı Ahmet'in hemen arkalarında olduğunu söyleyerek daha da korkmalarına neden oluyorlardı.
Bir süre boyunca Güneş önde Dünya arkada, elleri birbirlerinin elinde olacak şekilde göle kadar koştular. Artık Yaşlı adamın arkalarından gelmediğini bilir şekilde rahat bir soluk aldıkları sırada Dünya üzüntüyle mırıldandı.
"Of ya! Alamadık şeftaliyi" dedi bedenini yere bırakıp. Omuzları çökmüş, tatlı dudakları üzüntüyle aşağı düşmüştü. Bu görüntü karşısındaysa ufak çocuğun kalbinde tuhaf bir sızı peyda olmuştu. Neyse ki onu mutlu etmenin yolunu biliyordu.
Dünya'ya doğru iki adım atıp, bedenleri arasında bir parçacık bile boşluk olmayacak şekilde hemen yanına oturdu. Omuzları birbirine değiyordu. Fakat bu ikisini de rahatsız etmiş görünmüyordu. Bakışlarını Dünya'dan tarafa çevirip, avucunda tuttuğu şeftaliyi görmesi için gözünün önüne gelecek şekilde kaldırdı. Sadece birkaç saniye içerisinde aşağı düşmüş dudaklar kıvrılıp yüzü aydınlanmış, dakikalar önce Güneş'ten istediği şeftaliyi almak için heyecanla uzandığı sırada da "Almışsın" diye bağırmıştı.
Gözleri ışıl ışıl, kocaman sırıtışıyla Güneş'in gözlerinin içine bakarken, O kendisine her zamanki gibi tatlıca gülümsemişti. Ardından da cebinden çıkardığı çakı ile şeftaliyi ortadan ikiye ayırıp: "Her ne olursa olsun alırım. Dayak yiyecek bile olsam. Çünkü sen benden o şeftaliyi almamı istedin" dedi.
Dünya utanmış bir şekilde başını önüdeki su birikintisine çevirdi. Dudaklarındaysa masum bir gülüş peyda olmuştu.
Güneş'in ortadan ikiye bölüp yarısını kendisine uzattığı şeftaliyi sanki dünya üzerindeki en güzel, en tatlı şeymiş gibi keyifle yediği sırada üstündeki bakışları hissediyor ve bu küçük kalbinde tuhaf bir kıpırtıya neden oluyordu. Kaçamak bakışlarını Güneş'ten tarafa atıp, yemesi için elinde tuttuğu şeftaliyi işaret etti. Aynı saniye çocuk bir rüyadan uyanır gibi harekete geçip şeftaliyi ısırdı. Çiğnemeye başladığındaysa çok geçmeden yüzü buruşmuş, hemen ardından da iğrenç bir şeyi çiğniyormuş gibi öğürüp ağzındakini çıkarmıştı.
"Daha olmamış ki bu. Nasıl yiyorsun?" diye de şaşkın bir şekilde Dünya'nın yüzüne bakmıştı.
Dünya, haylaz bir tebessümün ev sahipliği yaptığı yüzüyle omzumu silkip daha bi iştahla elinde tuttuğu şeftaliyi yemeye devam etti. Bir yandan da: "Çünkü bunu bana sen aldın" dedi. Bu cevap Dünya için yeterliydi. Daha başka bir şey söylemesine gerek yoktu.
"Sahi Güneş, hayat boyu bana şeftali almaya devam eder misin?" diye bir soru yöneltti yanındaki bedene. Büyük bir merakla küçük çocuğun vereceği cevabı beklerken, yanağının bir tarafının şişmesine neden olan şeftaliyi yutmayı ise unutmuştu. Sevimli görünüyordu. Güneş'in uzanıp burnunu sıkmayı istemesini sağlayacak kadar sevimli. Fakat yapmamıştı. Daha doğrusu yapamamıştı. Zira duyduğu soru hayli şaşkınlık vericiydi.
" Tüm ömrünce mi? " dedi Güneş şaşkın bir şekilde.
Dünya başını onay verir şekilde hızla salladı. Aynı anda yüzünün önüne düşün tutamları da elinin tersiyle geriye itmişti.
" Tüm ömrümce... Sonsuza kadar... " dedi büyük bir ciddiyetle.
" Ama sonsuzluk çok uzun, hiç bıkmaz mısın? " diye sordu Güneş, gerçekten emin olmak istermiş gibi.
Hızla atılıp: "Hiç bıkmam" dedi, dediğimden gayet eminim, sorduğunda soru mu şimdi der gibi bakarak.
Gülümsedi Güneş. Bu tatlı kızın karşısında başkada bir şansı yoktu zaten. "O zaman alırım. İstemediğin kadar çok hem de. Sen bıkana kadar alırım" dedi. Hemen ardından "Ama sende söz ver bana... " dedi. "... başkalarından şeftali istemek yok!"
Küçük kız her zamanki aceleciliği ile "Söz!" diye bağırdı. Fakat aklına gelen ihtimalle birlikte: "Babamdan da mı isteyemem?" dedi bu kez telaşla.
Gözleri kocaman açılmıştı. Güneş bir süre düşünceli şekilde Dünya'nın yüzüne bakıp en sonunda gülümsedi. "Ondan isteyebilirsin. Ama sen yine de canın çekince benden iste" dedi. "Gelip camıma taş at. O zaman ben senin şeftali istediğini anlarım. Olur mu? " diye de öneride bulundu.
Dünya duyduklarından memnun bir şekilde başını onayla salladı. Tabii bu arada yerde bulduğu birkaç ufak taşı cebine doldurmayı da ihmal etmemişti.
GÜNÜMÜZ
Aslı kapıyı kapatmak üzereyken durdu. Eli kapı kolundayken arkasını dönüp gözlerimin içine derince baktı. Bu, gözlerinde nadiren gördüğüm bakışlardan biriydi. Ve kalbimin tuhaf bir atımın için de sürüklenmesine neden olmuştu.
"Ben çıktıktan sonra..." dedi başıyla bir yandan elbise dolabımı gösterirken. "... dolabının en sevdiğin rafında, " ima dolu lafını adeta tıslayarak söylemişti. İster istemez bu çocuksu kızgınlığına gülümsedim. Ancak bu, Aslı'nın benim üstüme sabitlenmiş olan bakışlarını kısmasına neden olmuştu. Yine de konuşmaya devam etti. "... senin için birilerince bırakılmış bir hediye varmış" dedi.
Gözlerim Aslı'nın dediklerini duymamla birlikte tıpkı biraz önce onun bana bakarken yaptığı gibi kısıldı.
"Zannımca birileri akşam üstü yaptığım ufak şakanın" bunu söylerken gözlerimi daha da kısıp bir yandan da küçük bir mesafe bırakarak baş ve işaret parmaklarımı birbirine yaklaştırmıştım. "...rövanşını almaya çalışıyor."
"Yok canııımm! Onu şimdilik ileri bir tarihe erteledim" dedi. Duruşunda kesinlikle sineye çekmeyecek bir halin yanı sıra, sanki başka bir şey daha söylemek istermiş gibi bir ifade vardı. Ama nasıl söyleyeceğini, nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu sanki. Yine de daha fazla kendini tutamayıp konuştu. Zaten Aslı ile en çok bu yönden birbirimize benzerdik. İkimizin de ne zaman söylemek istediği bir şey olsa, kendimizi tutamaz ve illa o şeyi söylerdik.
"Dünya, geçmişte çok acı çekmiş olsak da bazen yarın ki mutluluklar için bugün bir şans daha tanımamız gerekir... Tanı olur mu? Bugün o şansı tanı. Mutlu olmayı hak ediyorsun çünkü" dedi. Bakışları hüzün doluydu. Bu tıpkı onunki gibi tebessüm eden suretimin, durgunlaşmasına neden oldu.
Aslı kapıyı kapatıp odamdan çıktığında çaprazımda bulunan elbise dolabıma gözlerimi dikip, bir süre öylece bekledim. Kalbim ve beynim arasında git gel yaşıyordum. Aslı'nın birisi diye bahsettiği kişinin Güneş olduğundan emindim. Ve bunu bilmek beni büyük bir çıkmaza sokmuştu.
Güneş'in geri dönmesini çok istemiştim. Ona kızmış, ona sinirlenmiş, ona küsmüştüm. Ama tüm bunlar ona karşı duyduğum bu yoğun duygunun önüne geçememişti.
Yine de öyle çabucak yelkenlerimi suya indirmek istemiyordum. Çabucak yaşadığım tüm acı ve bekleyiş dolu anları bir kenara atıp unutmayı istemiyordum.
Beynim gidip bakmamamı tekrar tekrar söylerken, kalbim koşmak istiyordu.
Onca yıl beklemiş olmama rağmen şu son birkaç dakika o anların toplamından çok daha zor geliyordu gözüme. Oysaki ben beklemeye alışmıştım. Öyleyse niçin içinde bulunduğum şu birkaç saniye beni bu kadar darma duman ediyordu? Niçin kalbim böylesine hızla çarpıyordu göğüs kafesimde?
Bu soru geçen yaz hapisten çıkan Levent amcayı hatırlattı bana. Biz küçükken Levent amca sahilin oradaki aile çay bahçesini işletirdi. Bir yaz aniden ortaya çıkıp yıkılmaya yüz tutmuş o çay bahçesini satın alıp çalıştırmaya başlamıştı.
Ağır başlı, içine kapanık, sessiz bir adamdı Levent amca. Ama her nedense onun sakinliği mahalleye yeni bir canlılık getirmişti. Çay bahçesi onun maharetli ellerinde şekillenip gençler ve ailelerince güzel sohbetlerin uğrak yeri olduğunda mahalleye de yeni bir renk yeni bir soluk gelmişti.
Levent amca pek konuşmazdı, ancak karşısındaki insanın ruhunu okumayı iyi bilirdi. İnsanlarla kelimelere hacet olmadan konuşur, ruhuna sirayet etmiş sukunetle karşısındakine de huzur aşılardı. Belki de bu yüzden çoğu insan onunla sessizliği paylaşmayı bu kadar çok sevmişti. Yine belki de bu yüzden bir adamı döverek öldürdüğünü duyup polis arabasına ellerine vurulmuş kelepçeyle götürüldüğünü gördüğümüzde, bu kadar çok şaşırmıştık.
Uzun bir süre kimseden ses çıkmamıştı. Kimse Levent amcanın böyle bir şeyi niçin yaptığını, o derin sessizliğinin içine bu büyük öfkeyi nasıl gizlemiş olduğunu bilmiyordu. Ama Levent amca gözünü kırpmadan yaptığını itiraf etmişti. Duruşunda hiçte pişman olmuş, vicdan azabı çeken birinin hali yoktu. Aksine onu bildik bileli düşük olan omuzları kendinden emin bir şekilde dikleşmişti. Yüzünde ise tuhaf, huzurlu ve sırtındaki yükü atmış birinin rahatlamış hali vardı.
O asla böyle bir şey yapmaz dediğimiz insanların asla denilen şeyi yaptığını görmek, çoğu zaman insana inkara varabilen bir şaşkınlık yaratabiliyordu. Bize de öyle olmuştu. İnanamamıştık. Muhtar ve mahallenin birkaç ileri geleni bu tuhaf durumu çözüme kavuşturmak için de, bu yüzden bu kadar çok çabalamıştı. Ve çabaladıkça da Levent amcanın bunu yaptığına inanmış, hak vermesekte anlamaya başlamıştık.
O adam Levent amcanın kızını öldürmüştü. Daha on yedisinde, hayatının başlangıç noktasında olan, umutları, hayalleri, bir dolu yapmak istediği şeyi olan kızını, gözünü hiç kırpmadan bu hayattan söküp almıştı. Bunu yaparken ne o genç kıza ne de ailesine bir an bile acımamıştı. Soluğunu kesmişti genç kızın. Önce günlerce tecavüz edip, işkence çektirmiş ardından elleriyle boğup cesedinden kurtulabilmek için o körpecik bedeni ateşe vermişti.
Tüm deliller onu gösterirken ceza almadan tahliye olmuştu. Çünkü ardında onu koruyacak, yaptıklarının üstünü kapatacak, her yanlışına eyvallah diyecek bir ailesi vardı. Önce yalancı şahitler, yalan beyanlar koyulmuştu Levent amcanın önüne, sonra seviyordum, O da beni seviyordu. Ben yapmadım. Hem nasıl yapar, nasıl kıyarım ona sözcükleri.
Birkaç kağıt parçası, birkaç görgü tanığı ile genç kızın bulunduğu ilçeden kilometrelerce uzak bir şehirde hatta ülkede olduğu sunulmuştu mahkemeye. Ardından da elini kolunu sallayarak, birkaç yalandan akan gözyaşı ile serbest bırakılmıştı.
O hiçbir şey olmamış gibi hayatını yaşamaya devam ederken geride büyük bir enkaz, yıkık dökük bir aile bırakmıştı. Ancak Levent amca onun peşini bırakmamıştı. Yeni kanıtlar, yeni görgü tanıkları peşinde koşmuş ama her defasında önü bir şekilde kesilmişti. Hatta en sonunda kızının katili kendisine, peşini bırakmaması halinde, daha on üçündeki diğer kızının da ablasını kaderini yaşayabileceğini söylemişti.
İşte bu bardağı taşıran son damla olmuştu. Levent amca o gün katil olmuştu. Bir evladını alan adamın diğerini de almaması için katil olmuştu.
Bu yüzden mahalleli hak vermesede anlamıştı Levent amcayı. Geride bıraktığı eşi ve kızına hep birlikte sahip çıkmışlardı.
Bense arada gidip dertleştiğim Levent amcanın hapishanedeyken mektup arkadaşı olmuştum. Her hafta aksatmadığım mektuplarımın sonuncusuna tahliyesine bir hafta kala cevap verirken, Levent amca zamanın geçmediğini yazmıştı. Onca yıl beklemiş, sabretmiş olmasına rağmen şu son birkaç günün hepsinden daha zor geçtiğini söylemişti.
Ne demek istediğini anladığımı sanmıştım o mektubu okurken. Oysa şimdi oturmuş ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre boyunca içinde beni neyin beklediğini bilmediğim dolabıma bakarken, aslında Levent amcanın o gün ne demek istediğini gerçekten şimdi anlıyordum.
Yerimden kalkıp dolabın yanına gittiğimde çoktan gece yarısı olmuştu. Yavaşça dolap kapağını açıp, bakışlarımı içinde dolaştırdım. İşte oradaydı. Yavaşça uzanıp, elime aldım. İçinde ne olduğunu bilmiyordum ancak kutu yok sayılamayacak bir ağırlığa sahipti.
Elimde bedenime ağır, yüreğime hafif ağırlığa sahip kutuyla biraz önce kalktığım camın önünde yer alan yeşil koltuğuma tekrar oturdum. Dizlerimin üstünde ağırlığını hissettiğim dikdörtgen kutunun kapağını açmaya çalışırken, kalbim uzun zamandır hiç çarpmadığı kadar hızla çarpıyordu.
Kutunun kapağını açmayı başardığımda içinden küre şeklinde bir gece lambası çıktı. Şaşkınlığım yerini tebessüme bırakırken, fişini sağımdaki prize takıp düğmesine bastım. Aynı anda gözlerim gördüklerimin etkisiyle heyecanla büyüdü.
Yıldızlar... Binlerce yıldız vardı. Biri parlıyor, biri sönüyor, bir diğeri hızla kayıyordu. Gözlerim kayan bir yıldızdan bir diğerine hızla hareket ederken odada telefonumun sesi yankılandı.
Hiç düşünmeden açıp, yavaşça kulağıma götürdüm. Bir süre ne o ne de ben hiçbir şey söylemedik. Gözlerim hâlâ birbiri ardına kayan yıldızları takip ederken, aramızda sürüp giden sessizliği Güneş'in sesi böldü.
"Sana bir keresinde kayan bir yıldızı görür ve dilek tutarsan, tuttuğun dilek her ne olursa olsun kesinlikle gerçekleşir demiştim hatırlıyor musun? "
Derin bir soluk aldım. Hatırlıyordum.
Zaten ben onunla alakalı hiçbir şeyi çok çabalamış olmama rağmen unutamamıştı ki.
"Bana inanıp kayan bir yıldızı yakalayabilmek için haftalar boyu her gece yarısı o çınar ağacına tırmanmıştın. Dileğini gerçekleştirebilmek için... Ama bir gece yarısı düşüp kolunu kırınca Nazif Amca sana söz geçiremediği için ağacı kesmek zorunda kalmıştı. Sen kolunun acısından daha çok o ağacın kesilmiş olmasına ağlamıştın... Ertesi gün hastaneden döndüğünüzde, sana bir söz vermiştim... Sana günün birinde, binlerce kayan yıldız getireceğimi ve her dileğini gerçekleştireceğime söz vermiştim."
Hızla atan kalbim, onun söyledikleriyle tekledi. Unutmamıştı...
"Bana hâlâ inanıyor musun Dünya? Hâlâ inanıyorsan... eğer hâlâ inanıyorsan şimdi bir dilek tut... Tut ve onu gerçekleştirmeme izin ver. Bu kez onu gerçekleştireceğim. Her ne olursa olsun. Sana söz veriyorum dileğini yerine getireceğim."
Ben Güneş'e güveniyordum. Ona her zaman güvenmiştim. Çünkü Güneş, benim her zaman pusulam olmuştu. Yanımda olmadığı zamanlarda dahi bu böyleydi...
"Gerçekten dileğimi yerine getirecek misin Güneş?" diye sordum çok geçmeden.
Önce kulağıma rahatladığını belli eden soluk verişi doldu. Ardından sesi... Sanırım cevap vermeyeceğimden ya da hatırlamıyorum diyerek yüzüne kapıyı kapatacağımdan korkmuştu.
"Getireceğim... Söz veriyorum ne olursa olsun yapacağım" dedi kendinden emin bir sesle.
Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. Gözlerim hâlâ kayan yıldızlardayken onun odasında camın önünde durmuş sırtı kendisine dönük olan beni, izlediğine emindim. Yine de dönüp arkama bakmadım. Bunun yerine oturduğum yerden kalkıp, bana binlerce dilek hediye eden gece lambasını kapattım. Yatağıma uzanıp karanlıkta tavana bakarken, duyamayacak olsa da sessizce fısıldadım:
"Dileğim... Dileğim beni asla bırakmaman Güneş... Beni bir daha asla bırakma olur mu?"
Sessizce ağladım. Canım yandıkça onu seviyordum. Canımı yakıyor olmasına rağmen onu sevdiğim için, ahmağın teki olduğumu söyledim kendime. Yine de ahmağın teki olduğum için kendime teşekkür ettim. Çünkü onu sevmemiş olsaydım... Güneş'i bir başkası böyle güzel sevemezdi... Güneş böylesine güzel sevilmenin ne demek olduğunu hiçbir zaman bilemezdi. Ve ben de Güneş'i seviyor olmanın verdiği iyileştirici gücü asla öğrenmemiş olurdum. O yüzden onu iyi ki sevmiştim.
O gece yıllardan sonra yarının ne getireceğini bilmiyor olsam da, ilk defa huzur dolu bir uykuya gözlerimi yumdum. Çünkü yıllar önce azad ettiğim kuş kendi isteğiyle gelip yüreğime konu vermişti.
Sabah tıpkı onun gittiğini kabullendiğim günkü gibi camımın önüne konan kuşun çıkardığı cıvıltıyla uyandım. Yatağımdan kalkıp çıplak ayaklarıma terliklerimi geçirirken, bir yandan da esniyordum. Ağzımı kapattığımda uyku mahmuru gözlerimi altı yıldır perdesine dokunmadığım pencereme çevirdim. Ardından o yöne doğru yavaşça yürüdüm. Duraksamadan perdeyi kenara çekip, bakışlarımı karşı cama değdirmeden gökyüzüne çevirdim. Hiç aksatmadan her sabah doğan Güneş'e baktım.
Bulutsuz gökyüzünde ışıl ışıl parlıyordu. Varlığı geceyi gündüze, karanlığı aydınlığa çevirmişti. "Tıpkı benim Güneşim gibi" diye geçirdim içimden. Yokluğu hayatımı karanlığa çevirmişken dönüşüyle karanlığım aydınlanmıştı. O benim karanlığımı aydınlatandı. Bense tıpkı dünya gibi güneş'in etrafındaki yörüngede dönerek varlılığını devam ettiren bir gezegendim.
Onu gören tarafım aydınlığa göz kırparken görmeyen yanım karanlığa dönüyordu. O bana hayat veriyordu. Beni yeşertip çiçek açtırıyordu. Yokluğu ile korkuya salarken varlığıyla güven aşılıyordu. O şem idi. Bense pervaneydim. Yaklaştıkça kanatlarım tutuşuyordu. Ama o aşktı. Ona uçarken yanmak yanmaların en tatlısıydı.
Hem Yunus dememiş miydi: "Aşk'ı bulduktan sonra kanadı kim ne yapar?" diye. Evet canım yanıyordu ama o kaderdi. Kimse kaderine karşı gelemezdi. Kader biz doğmadan evvel oyununa başlamıştı. Roller çoktan dağıtılmıştı. Bize kalansa biçilmiş rollerimizin hakkını vermekti.
Heredots bir defasında kimsenin savaşı barışa tercih edecek kadar aptal olmadığını söylemiş. Ancak ben aptal olduğumu düşünüyordum. Çünkü Güneş benim hem savaşım hem de barışımdı... Ve ben sürekli biri için bir diğerini tercih ediyordum.
Bakışlarımı gökyüzünden çekip onun odasının camına çevirdim. Aynı anda gözlerim onun gözlerine değdi. Hızla kendimi geri çekip perdeyi kapattım. Onunla göz göze gelişim çok kısa sürmüştü. Ama bu içimde yer alan toprağa yıllar önce bırakılmış tohumu yeşertmeye yetmişti.
Benim yerimde bir başkası olsa belki tam tersini yapmayı seçip onu unutacak, ondan nefret edecekti. Ne yazık ki ben, Güneş'in yokluğu ile yıllar boyu sınanmıştım. Geçmişi ikimiz de geri getiremez, değiştiremezdik. İnsanın elinde olan sadece içinde bulunduğu şu andı. Ve ben, Güneş'ten nefret edemeyecek kadar onu seviyordum.
Sevgi kontrol edilemez bir duyguydu... Kim olursa olsun ne yapmış olursa olsun bir kez kalbinize girdikten sonra ne kadar istesenizde ondan başka yere gidemezsiniz. Tam tersi istikamette yürüdüğünüzü zannederken dahi tüm kalbinizle yalnız ona doğru koşarsınız. Gerçek manada bir kez birini severseniz o kişinin ayak bastığı her yerin, sizin için dünyanın merkezi olduğunu kısa zamanda anlarsınız.
En azından benim için öyleydi. Güneş'in olduğu her yer benim için yaşamın merkeziydi. Ve ben, aslında Güneş'in çevresinde dönüp duran kof bir ceviz tanesinden daha başka bir şey değildim. Benim için günler, Güneş varsa anlamlı. O varsa yaşam kıymetli. O yoksa etrafım buz gibi karanlıktı.
Bir aslanla karşılaşan insan için üç olasılık mevcuttu: kaçıp kurtulmak, aslanı öldürmek veya ona yem olmak. O aslandı. Bense ceylan. O avcıydı. Bense av. İşin tuhaf yanı av yem olmayı daha en başından gönüllü kabul etmişti. İşte aşk buydu. Sevdiğiniz kişiye sizi öldürebileceğini bile bile teslim olmak ve sizi öldürmeyeceğini ummaktı.
Ancak onu seviyor olmam Güneş'in yapmış olduğu her şeyi bir çırpıda kabul edeceğim manasına da gelmiyordu. Evet onu seviyordum. Ve evet ne kadar çabalamış olursam olayım bu duyguyu değiştiremiyordum. Ancak duygularımızın olmasa da davranışlarımızın kontrolü bizim elimizdeydi. Madem bana gelmeyi seçmişti, öyleyse ona bundan sonra yapacağım her şey Güneş için müstahaktı.
Birini bağışlamak tüm dünyayı olmasa da bizim dünyamızı iyileştirme kudretine sahipti. Ben onu affetmiştim. Ve dünyam iyileşmeye başlamıştı. Ben onu affetmiştim yıllardır usul usul kanayan yaram kabuk bağlamaya başlamıştı. Ben onu affetmiştim durmuş olan zamanım tekrar akmaya başlamıştı. Onu affetmiştim... Bu ondan aldığım en büyük intikamım olmuştu...
Geçmişi düşünüyorum da büyükler haklı olmalı; hayatta gerçekten de her şey gerçekleşmek için kendi zamanını bekliyordu. Buna aşkta dahildi. Ne kadar çabalamış olsam da o gün aşkım çiçeklenmemişti. Ve sonra tamda umudumu yitirme noktasına geldiğimde güneş doğmuş, aşkımsa rengarenk açıvermişti.
Acıyı görmüştüm. Umutsuzluğu yaşamıştım. Belki de bu yüzden mutluluğun, umudun, sevincin değerini bu denli iyi biliyordum. Belki de bu yüzden onu bağışlamak tüm acısına, sızısına rağmen bu kadar kolay gerçekleşiyordu. Mesele sadece onu seviyor olmam değildi. Mesele onun bu evrendeki her duygunun, her rengin, benim nezlimde Güneş'in var olmuş ve var olacak her şeyin karşılığı olmasıydı.
Aynadaki yansımama bakarken Aslı'nın dün gece gitmeden önce söylediklerini anımsadım. Evet mutlu olmalıydım. Çünkü içinde bulunduğum dünyadan daha başka bir dünya yoktu. Hayata bir kez geliyor ve tek bir hayat yaşıyabiliyorduk. O halde geçmişe saplanıp kalmanın manası yoktu. Mutlu olacaktım. Güneş'i doya doya sevecek geçmişi de burnundan fitil fitil getirerek kalan ömrümce yanıbaşında olacaktım.
Kıkırdadım bu yeni yetme aşık halime. Aynada gördüğüm yansımama çoçuk gibi dil çıkarıp omuz silktim.
Hayat güzeldi. Hayat sevince pek bi güzeldi. Bir de tüm bunların üstüne sevdiğince seviliyorsan hiç kuşkusuz tadından yenmez oluyordu.