İçeriğe geç

AŞKIM ÇİÇEK AÇTIĞINDA

Bölüm 6 · 14 dk okuma

AŞKIM ÇİÇEK AÇTIĞINDA

Bölüm 6

5.BÖLÜM

Ey sevgi dalımda ilk çiçek açan tomurcuk,

Kanımın akışını yenileştiren damar,

Orhan Veli

"Ümitsizlikten sonra nice ümitler var... Karanlığın ardında nice güneşler var!" demiş Mevlana.

Basamakları bir biri ardına adımlarken hak veriyorum bu söze. İnsan umutsuzluğun içindeyken bundan sonra tüm ömrünün öyle geçeceğini zannediyor. Mutsuzluğunun ilelebet süreceğini sanıyor. Oysa bu hayatta hiçbir şey sonsuza dek sürmüyor. Gece gündüze, gündüz geceye sürekli dönüp duruyor. Kötü günleri iyi günler, iyi günleriyse kötü günler daima kovalıyor.

Her an mutlu olamayacağımız gibi mutsuzda olamayız. Mutluluk da mutsuzluk da an meselesidir. Mutluluk nasıl bir çırpıda gelip geçiyorsa hüzün dediğimiz şey de gelip geçicidir. İşte hayat bu gerçeği farkına varıp elinde olan, sahip olduğun o an ve o andakilerle mutlu olabilmeyi becerebilmektir.

Geçmiş çoktan avuçlarımızın arasından kayıp gitti. Geleceğinse gelip gelmeyeceğini bilemiyoruz. O halde sahip olduğum şu anın kıymetini bilecektim. Onu sahip olabildiğim tek zamanda, şu anda sevecektim. Onu dün değil, yarın değil hep bugün sevecektim.

Aldığım bu karar eşliğinde odamdan çıkıp bahçe kapısına kadar gelmiştim. Sol omzumu kapıya yaslayıp bahçede kurulmuş olan kahvaltı masasına baktım. Önce gözlerim ailemin her bir ferdinde teker teker dolaştı. Sonra Aslı'ya ve müstakbel damat beyimiz Kenan'a, diğerlerine baktığımdan biraz daha uzun baktım.

Mutlulardı. Sevmek derdi hiç kuşkusuz insanı mutlu ediyordu. Bazı anlar, bazı kişiler haricinde... Garipti. Adı dert olan bir şey nasıl olup da insanı mutlu edebiliyordu?

Bakışlarımı yavaşça yan evin balkonuna çevirdim. Dirseklerini balkonun yeşilin koyu tonlarına boyanmış demirlerine yaslamış bir şekilde, hiçbir çekincesi olmadan bana bakıyordu. Masada oturan ailemden bakışlarımı Güneş'in olduğu yere çevirir çevirmez onunla göz göze gelmiştim. İkimizin de bakışlarının derininde aynı keder, aynı mutluluk taneleri vardı. Ve bu biraz öncenin aksine telaşla gözlerimi onun olduğu yerden çekmeme engel oldu.

Gerçekten de sevmek derdi insanı mutlu ediyordu. Ama bazı kişilere gelişi tek başına olmuyordu. Bazılarına acıyla, hüzünle, pişmanlıkla, keşkelerle geliyordu. Yine de tuhaf şekilde insan çekmeye razı oluyordu bu derdi. Sevmek, hepsinden daha baskın çıktığındandı sanırım.

Ama birde özlem denen bir illet vardı. İki milim uzağında olsan da sevdiğinin, yüreğinde derince hissettiğin... Birde bunun araya giren uzaklık, zamanla yaşananı vardı elbet de. İnsanları, duyguları, anlamları değiştiriyordu.

Bizi de değiştirmişti. Güneş ve beni de değiştirmişti. Bu yüzden biz Güneş ile eskisi gibi olamazdık. Her şeyi, bunca bekleyişi, acıyı, uzaklığı bir kenara atıp eskisi gibi olamazdık. Ben onu böylesine bitmek bilmez bir sevda ile severken, O bana böylesine acı dolu, pişman ve beni korkutan bir sevgi ile bakarken... biz Güneş ile eskisi gibi olamazdık.

Biz onunla, kuşkusuz her şey olabilirdik. Ama eskisi gibi... işte öyle olamazdık. Yine de belki bizden yeni bir biz çıkarmaya başarabilirdik. Ve bu kez ne olursa olsun belki de birbirimizi kaybetmemeyi becerebilirdik.

Omzuma dolanan kolla birlikte, bakışlarımı Güneş'in olduğu yerden çekip bana uykunun hakimiyetinin devam ettiği yarı açık gözleriyle bakan abime baktım.

"Günaydın" dedim adeta otuz iki diş sırıtarak. Abim ise tuhaf tuhaf yüzüme bakmakla yetindi. Bu bakışların ne anlama geldiğini iyi biliyordum. Bu nedenle de gülümsemem gittikçe daha büyük bir hal almıştı.

Ardından abimin yanağını sulu sulu öptüm. Bu abimin kızmış gibi bakmaya çalışan gözlerinin çok geçmeden gülümsemesini sağladı. Omzuma sardığı kolu gibi bende onun beline kolumu sarıp, bedenini kahvaltı masasına doğru çekiştirdim. Abimse bu sırada her sabah olduğu gibi erken kalkmayı ve erken kalkan insanların tuhaf neşelerini sorguluyordu. Her zamanki gibi bıkkınlıkla bedenini sandalyeye bıraktı. Bense onun inadına, şen şakrak halimle herkesi selamlayıp yerime oturdum.

Annemin bakışlarının yüzümde dolaştığını hissedebiliyor, aklından geçenleri duyabiliyordum. Başımı sağ omzuma doğru hafif kırıp, anneme gülümsedim. Bu gülümseyişin içinde merak etme, ben gerçekten iyiyim demek isteyen bir hal vardı. Biraz sonra annem de tıpkı benim gibi tebessüm etti. Başım tabağıma dönerken onun bakışlarının bana sezdirmek istemez şekilde, yan eve döndüğünü hissedebiliyordum. Annemin bakışları bir müddet orada oyalandı. Belli ki Güneş hâlâ balkondaydı. Sonra tekrar bakışları benim üstüme çevrildi. Mutluluğumun sebebini anlamıştı.

Anlayış dolu bir gülüş oturdu dudaklarına. Annemin bakışlarında ne olursa olsun ben yanındayım diyen sözcükler tabela ışıkları gibi yanıp söndü. Bana baktığı gibi ben de onun gözlerinin içine baktım.

"Teşekkür ederim anne" dedim içimden. "Yanımda olduğun için, benim annem olduğun için. Beni hiç azalmayan bir sevgiyle sevdiğin için...." diye devam ettim.

***

"Eee Asuman teyze sen cidden kararlı mısın bizim bu deli kızı almaya? " bacağıma yediğim tekmeyle birlikte masada, tam karşımda oturan kuzenim Aslı'ya baktım. Öfkeli bakışlarına karşı inadına gittikçe büyüyen sırıtışımla omzumu silktim. Masada olmasak dil de çıkarırdım büyük ihtimalle. Sonuçta Güneş, çocukluğum geri gelmişti. Ancak bu durum bacağımın ağrımış olduğu gerçeğini elbette ki değiştirmiyordu. Daha önce dedim ya teyzesi kılıklıydı bu bücür cadı...

Asuman teyze: "Aman Dünya kızım ben böyle gelin bulmuşum, bırakır mıyım hiç?" derken Aslı'nın da sırtını sıvazlıyordu bir yandan da. Bu Aslı'nın gülümseyerek müstakbel kayınvalidesine bakmasına neden olmuştu. Ve bu halleri, en az onlar kadar beni de mutlu etmişti... Yine de bence biraz uğraşmanın hiçbir mahsuru yoktu.

"Ah benim canım teyzeeemm! Gördün mü bak? Sen onca sene besle büyüt sonra elin oğlu alıp götürsün. Senin kız da dünden razı olsun buna. Cık cık cık hiç olucak şey mi?" dediğimde bacağıma doğru bir tekme daha savurmuştu Aslı. Ama bu kez bacağımı gelebilecek bir tekmeye hazırlıklı olarak çektiğim için savurduğu tekme hemen yanı başımda, zavallı uyukluyan abimin sağ bacağına isabet etmişti.

Abimin uykulu halde tabağında dolaşan yarı kapalı gözleri hızla açıldı. Aslı o an tekmeyi attığı kişinin ben değil de hemen yanı başımda oturan abim olduğunu anlamış oldu. Saklamaya gerek duymadan kıkırdadım. Aslı abime yarı mahçup yarı öfkeli bir hayli de özür diler şekilde bakış attı. Abim ise önce Aslı'ya ardından kıkırdayışını gizlemeye çalışan bana kısa bir bakış atıp, başını sorun yok demek istercesine sallamış çok geçmeden de gözleri açık uykusuna geri dönmüştü.

"Aman kızım, sus sus! Sonra gitmez başıma kalır bu. Hem artık benim kızım yok aslanlar gibi oğlum var" dedi teyzem Kenan'a hülyalı bakışlar atarak.

Kısık bir kahkaha atarken, Handan teyzemin sonunda muradına ermiş olduğunu düşündüm. Teyzem çocukluğumuzdan beri Kenan'ı her gördüğünde ileride damadı olacağını söyler dururdu. Hatta ona Kenan diye değil, çocukluğumuzdan beri damat diye seslenirdi. Ve şimdi sayılı saatler sonra bu isteği gerçek olacaktı. Sanırım teyzem Aslı ve Kenan'dan daha heyecanlı ve mutluydu.

"Anne yaa! Sende dünden razıymışsın beni sepetlemeye. Aşk olsun!" dedi Aslı teyzemin tüm bu heyecanına karşın. Bunları söylerken kollarını birbirine bağlamış küskün küskün de konuşmuştu. Masadaki herkes dudağını küçük bir kız çocuğu masumluğu ile sarkıtan Aslı'ya kahkahalarla gülmeye başladı. Bu çok geçmeden Aslı'nın da bize katılmasını sağladı. Tabii bunda abimin uykusundan kahkaha sesleriyle şaşkın şekilde uyanması da hiç kuşkusuz büyük bir paya sahipti.

Aslı biraz önce kızgın bakmaya çalışan bakışlarını önce yan eve, daha sonra da merakla benim üstüme dikti. Omzumu silktim, bakışlarına karşın. Verdiğim tepkiyle Aslı'nın başı, önünde duran tabağa geri döndüğünde dudakları ancak dikkatli bir gözün fark edeceği şekilde belli belirsiz hareket etmişti. Onun gülüşü benim de gülümsememi sağladı. Ne güzel şeydi seni senden iyi tanıyıp mutlu olman için elinden geleni ardına koymayan insanların etrafında olması, diye geçirdim zihnimden tabağımdaki yeşil zeytinler ile oynarken.

Biraz benim Aslı ile uğraşmam, biraz da babamın her zamanki gibi Kenan ile uğraşmasıyla çok geçmeden kahvaltı faslı bitmişti. Saatler sonra yapılacak kına gecesi için tüm hazırlıklar tam gaz devam ederken, ben Aslı'nın unuttuğu ayakkabılarını almak için koştura koştura iki sokak aşağımızdaki teyzemlerin evine doğru yollanmıştım. Tüm aceleciliğime karşı yine de yolumu uzatıp dükkanların sıra sıra dizildiği sokaktan geçmeyi, geçerken de her birine teker teker selam vererek Aslılara gitmeyi es geçmemiştim. Sokağın dördüncü sırasındaki balıkçı Horon Ahmet'e selam verdiğim sırada, bana doğru yürüyen onu gördüm. Gülyaz'ı, namı diğer bayan sülüğü. Elinde hiç eksik olmayan alışveriş poşetleriyle, yanından hızla geçmeye çalışan benim önümü kesmişti.

Bıkkın bir soluk verip ne var diyen bir bakış attım çocukluğumdan beri anlaşamadığım Gülyaz'a.

"Duyduğuma göre Güneş geri dönmüş." Bunu söylerken saçını arkasına savurup meydan okuyucu şekilde aşağıdan yukarıya doğru bedenimi süzmüştü. Hiç cevap vermedim. Çocukluğumuzdan beri bu Gülyaz'ı hep sinirlendirmişti. "Bekarmış da hâlâ..." dedi.

Anlaşıldı senin karın ağrın diye mırıldandım dudaklarımın ucuyla. Aklı sıra benden laf alacaktı. Ama yemezlerdi.

Gülyaz'ın ellerindeki alışveriş poşetlerine baktım. Güneş'in döndüğünü öğrenince tekrar alışverişe çıkmıştı anlaşılan. Aklınca Güneş'e kendini beğendirecekti. Gıcık sülük diye geçirdim içimden. Çocukluğumuzdan beri bir türlü düşmemişti Güneş'in yakasından. Sinirlendim. Yine de sinirlendiğimi Gülyaz'a gösterip mutlu olmasına izin vermeye niyetim yoktu.

Onun yaptığı gibi saçlarımı arkama savurdum. Ya da savurduğumu zannettim. Ama unutmuştum. Saçlarım açık değildi ki benim. Tepemde, kuş yuvasını andırır şekilde toplanmıştı. Yine de bozuntuya vermemeye çalışıp en gıcık olduğunu düşündüğüm gülümseyişimle ona bir şey söyleyecekmiş gibi yaklaştım. Gülyaz merakla ne söyleyeceğimi bekliyordu. Dudaklarımı bir şey söyleyecekmiş gibi hafif araladım. Ardından da dudaklarıma odaklanmış bakışlardan istifade ederek yanından hızla geçtim. Gülyaz'ın arkamdan sinirle söylendiğine emindim.

Oh olsundu.

Sessizce kıkırdadım. Yine de yanından geçtiğim biri tuhaf tuhaf yüzüme bakmıştı. "Ne vardı canım? Mutlu olmak suç muydu? İnsan kendi kendine gülüp konuşamaz mıydı?" diye yine aynı sessizlikle mırıldandım.

Aslı'nın kapının önünde unuttuğu ayakkabı kutusunu alıp gerisin geri geldiğim yolu adımlamıştım ki, evimin sokak kapısına birkaç adım kala kilidin üstündeki kola bağlanmış poşeti görmüştüm. Adımlarım merakla biraz daha hızlandı. Poşetin içinde sadece bir paket olan çikolatalı süt vardı. Düşünmeme gerek yoktu. Bu poşetin kim tarafından oraya bırakıldığını adım gibi ezbere biliyordum.

İçimdeki çocuk Dünya heyecanla sırıtırken kimsenin özellikle de onun görmesini istemediğimden, oldukça zor olmasına rağmen dışımdan durgun bir deniz gibi görünmeye çabaladım. Kendimi ele vermeksizin kapının sürgüsünü çekip içeri girdim. Ardındansa gerisingeri kapattım kapıyı. İçimin kıpır kıpır etmesine neden olan poşet dışarıda kapıya asılı kalmıştı. Aklımsa beraberinde.

Bir süre kapattığım kapının önünde bekledim. Sonra biraz önce hızla kapattığım kapıyı temkinli bir şekilde yavaşça açtım. Sağıma soluma hızla bakındım. Yan evde kıpırtı yoktu. Sokaktan da gelip geçen... Kimsenin görmediğine, özellikle de onun görmediğine emin olduğum bir şekilde bu kez gülümseyen yüzümü gizlemeye gerek duymadan poşeti alıp içeri girdim.

Ama aldığımı görmesini istemediğim tek kişinin karşı kaldırımdaki ağacın arkasında durmuş gülümseyerek beni izlediğinden habersizdim. Haberim olmuş olsaydı eğer, kesinlikle poşeti kapıya asılı halde bırakıp evime hızla giderdim.

Ancak bilmiyordum. Bu yüzden elimde pek sevgili süt poşetim, ağzım adete kulaklarımda evin kapısını açarken Aslı'ya yakalanmıştım. Aslı ile göz göze gelişimizle birlikte korkuyla iki adım geri kaçtım. Aslı'nın bakışları şüpheyle pembeleştiğine emin olduğum yüzümde dolaştı. Kurtulmanın tek yolu sağ elimdeki ayakkabı poşetini hızla Aslı'nın kucağına atmaktı. Öyle de yaptım.

Aslı kucağına attığım kutuyu tutmaya çalışırken, ayağımdaki terlikleri çıkarıp odama doğru hızla yürüdüm. Kapıyı kapatmıştım ki kapının kapanmasıyla açılması bir olmuştu.

Elimdeki poşeti, telaşla komidinle yatak arasındaki boşluğa hızla atıp, yatağın üstüne oturdum. Aslı da aramıza mesafe bırakmaksızın hemen yanıma... Besbelli ki bana yetişebilmek için aceleyle basamakları çıktığından soluk soluğa kalmıştı. Yine de hâlâ şüpheli gözlerle bana bakmaya devam ediyordu. Bense elim göğsümde, biraz telaştan biraz da biraz önce yaşanan koşuşturmadan dolayı hızlanmış soluklarımı kontrol etmeye çalışıyordum.

"Bir şey mi oldu? Niye böyle soluk soluğasın?" dedi Aslı, benden aşağı kalmaz şekilde soluk alıp verirken.

"Yoo, bir şey olmadı. Hızlı hızlı size gidip geldim ya ondan" dedim sondaki a harfini uzatarak.

"Ondan diyorsun!" dedi Aslı, tıpkı benim uzattığım gibi a harfini uzatarak.

"Ondan tabii. Hem başka ne olabilir ki?"

Bunu söylerken göğsümdeki elimi indirmiş sesimi de bir tık yükseltmiştim. İşe yarıyacağını ummuştum. Çünkü annem ne zaman babam üstünde kullanacak olsa olumlu sonuç alıyordu. Ama karşımdaki kişi Aslıydı. Ve Aslı üzerinde böylesi küçük oyunlar kesinlikle etkili olmazdı. Olmamıştı da.

"Kapıda, yolda birileriyle ya da bir şeylerle karşılaşmadım yani" dedi imalı bir ses tonuyla.

Gözlerini kısmış şekilde yüzüme bakıyordu. Kesin biliyor diye geçirdim içimden. Ardından başımı kısa ve hızlı bir şekilde sol tarafıma, poşetin olduğu yere çevirdim. Yüzümü tekrar Aslı'ya çevirdiğimde suratımın pembeden kırmızıya döndüğüne emindim. Sol ayağımla poşeti daha da geriye itmeye çalışıp üzerime dikilmiş şüpheli bakışlardan kurtulmak için hızla konuştum:

"Aynen kapıda da, yolda da kimseyle ve de hiçbir şeyle kesinlikle karşılaşmadım" dedim içimden çarpılmam inşallah diye geçirirken. Ayağımı şimdi kaldırsam işe yarar mıydı, yoksa konuşurken mi kaldırmam gerekirdi karar verememiştim. Yine de Aslı'ya sezdirmemeye çalışır şekilde sol ayağımı hafif yukarı kaldırıp, her iki elimin orta parmağını da işaret parmağımın üstüne attım. İşe yarardı inşallah.

"Madem öyle diyorsun..." lafın devamını Aslı'nın ağzına tıkıp: "Aynen öyle diyorum" dedim. Bir yandan da dediklerimi tastiklemek için başımı sallamayı da ihmal etmemiştim tabii.

"İyi madem, ben de aşağıya ineyim. Biraz sonra kuaför gelecek sende çok oyalanmadan hazırlanıp gelirsin."

"Sen in, ben de hemen ardından geliyorum" dedim aynı aceleyle.

Aslı verdiğim yanıtla birlikte önce onayla başını sallamış, hemen ardından kapıya dönmüştü ki bir şey söylemeyi unutmuş gibi tekrar bedenini geri çevirdi.

"Dikkat ettim de sabah bana laf yetiştirip uğraşacaksın diye pek bir şey yiyemedin. Acele edip aşağı gel de, çabucak bir şeyler atıştır. Yoksa bir yerde düşüp bayılacaksın."

Aslı'nın bir an evvel odamdan çıkması için başımı onay verircesine salladım.

"Hem biliyor musun vitamin içmek, cilde de çok iyi geliyormuş..." dedi bakışları komidine kısa bir an değerken. "...sevgili evde kalmış kız kurusu " diye konuşmasını tamamladığında, hızla yatağın üstündeki yastığı Aslı'ya fırlatmıştım. Ama O benden daha çabuk davranıp, çoktan kapıyı açıp bedenini odadan dışarı attı. Yastık Aslı'nın hızla kapattığı kapıya çarpıp yere düştü. Kapanan kapının arkasından gelen Aslı'nın kahkaha sesini duyabiliyordum. Ne göz vardı bu cadıda ya, diye söylendim Aslı'nın arkasından.

Aslı'nın uzaklaşan adım seslerini duyduğumda suçlayıcı bakışlarımı yaşanan her şeyin sorumlusu sensin der gibi süt poşetine yönelttim. Ardından biraz önce telaşla attığım yerden uzanıp poşeti geri aldım. Pipeti takıp içmeye başlarken çoktan sinirim geçmiş, bir taraftan da sırıtmaya başlamıştım.

Özlemiştim... O gittikten sonra terk ettiğim şeylerden biri de bu olmuştu... Çünkü benim için çikolatalı süt demek Güneş demekti.

Çocukken ne zaman konuşmak istesek, ikimizden biri üzgün olsa, ailelerimiz kavga etmiş olsa ya da biz kavga etmiş olsak çikolatalı süt aramızda her zaman köprü vazifesi görmüştü. Güneş ve benim için çikolatalı süt birbirimize söylemek isteyip de söyleyemediğimiz nice kelimenin karşılığı olmuştu.

Hadiydi. Geldi. Yanımda olur musundu? Üzgünümdü. Özür dilerimdi. Affetti. Seni özledimdi. Sana ihtiyacım vardı. En çok da... Benim için, seni seviyorum demek manasına gelirdi...

Dudaklarıma bulaşıp damağımda yayılan tadı doyasıya çıkarmak, hemen yitirmemek için oldukça yavaş içiyordum. İki elimle sıkı sıkı tuttuğum paket sanki Homeros'un Tanrıların ölümsüz yiyeceği olarak bahsettiği hoş kokulu nektar, sonsuz hayat kaynağı olan balımsı madde Ambrosia idi. İçtikçe güçleniyor. Ölümsüzleşiyordum sanki. Ya da Yeraltı Dünyası'nın efendisi Hades'in sevgili eşini kaybetmemek, kendisine geri dönmesini sağlayabilmek adına ona yedirdiği ölülerin yiyeceklerinden biriydi.

İster ölülerin yiyeceklerinden biri olsundu ister Tanrıların, her ne olursa olsun onu içtikçe adeta yeniden yaşamaya başlıyordum.

Arka cebimde hissettiğim hareketlenmeyle çikolatalı sütümü içmeye ara verdim. O arıyordu. Bir süre açıp açmamak arasında kararsız kalışımın ardından telefonu açıp kulağıma götürdüm.

"Gelecek misin?"

Sahi unutmuştum. Birbirimize verdiğimiz her çikolatalı süt paketinden sonra, tepede karadut ağacının altında buluşmayı adet edinmiştik. Bu ikimizin de hiçbir zaman dile getirmediği ama üstünde anlaştığımız bir gerçekti. Yine de gözlerim komidinin üstünde yarısı içilmiş çikolatalı süt paketindeyken sanki haberim yokmuş gibi davrandım:

"Nereye ve neden?"

"Nereye ve neden olduğunu biliyorsun bence" dedi sözcüklerine eş ses tonundaki ima ile.

Hay Allah! Nasıl unutmuştum? Süt paketini aldığımı görmemiş olsa bile kapıda asılı olmadığını görmek ben almasam da ev ahalisinden biri tarafından alınmış olduğu, dolayısıyla da haberdar olduğum manasına gelirdi. Sabah aldığım kararı düşündüm. Ondan kaçmayacaktım. Ama öyle çabucak teslim olmak gibi bir niyetim de yoktu. Güneş'in benim için çabalayışını görmek istiyordum. Daha doğrusu ondaki benim kıymetimi anlamak, gerçekten Güneş'in yüreğinde bir yerim olup olmadığını bilmek istiyordum.

"Var mı?" diye sordum.

"Ne var mı?" dedi karşılık olarak. Yüzünü görmüyor olsam da kaşlarının hafif çatıldığına emindim.

"Zamanı geri almanın bir yolu?"

Sustu. Sustuk. İkimiz de biliyorduk. Ne yazık ki zamanı geri almanın bir yolu yoktu.

"Zamanı geri alamam. Ama... izin verirsen çektiğin acılarının ve zor zamanların karşılığını verebilirim. Bundan sonra... hep yanında olarak..." Daha kararlı bir şekilde konuşmaya devam etti: "Ya da izin verme. Ben ne olursa olsun sana karşılığını vereceğim. Şimdi 'bir kısa söz belirlesin, sevinç mi, keder mi.' *

Güneş'in verdiği yanıt kalbimin hızla çarpmasına neden olmuştu. Aşık bir kalp ne kadar da acizdi böyle. Ufacık bir şey umud edip mutlu olmasına yetebiliyordu. Yine de Güneş'e evet demek istemiyordum. Çünkü evet demek seni bağışladım manasına gelirdi. Ama ben bunu şimdilik Güneş'e itiraf etmek istemiyordum. Her ne kadar onu affetmiş de olsam henüz bu gerçeği onun bilmesine gerek yoktu. O yüzden tıpkı onun yaptığı gibi cevap verdim:

"Konuşamazsın ki hissedemediğin şeyi" *

Yanıt vermesini beklemeden telefonu kapattım. Gözlerim komidinin üstünde yarısı içilmiş süt paketindeyken yıllar önce Aslı'nın ortak bir arkadaşımıza söylediklerini anımsamıştım: "Hayatta kimleri bağışlayamazsın biliyor musun?" demişti. "Vazgeçebileceğin kişileri. Onları bağışlayamazsın, bağışlamak istemezsin. Ama birinden... tek bir kişiden asla vazgeçemiyeceğini anladığın noktada ne yaparsın biliyor musun? Onu daima bağışlarsın. Ve bunu yaparken bir nedene de ihtiyaç duymazsın. Tıpkı aşk gibi bağışlayışın da öylece, nedensizce oluverir" demişti Kenan'la her kavgalarından sonra nasıl olup da tekrar bir araya geldiklerini açıklarken.

Aslı çok haklıydı. Güneş'i her şeyden aklayabilmemin, sürekli affedebilmemin nedeni buydu. Onun benim için asla vazgeçemiyeceğim biri olduğu gerçeğiydi.

****

Merhaba okurcalarım ☺️ yeni bölümümüzle geldim. Nasılsınız bakalım?

Bölümü nasıl buldunuz?

Sizce Dünya düşüncelerinde haklı mı?

Bu arada 2798 kelime yazmışım. Oysuz ve yorumsuz bırakmayın lütfen! 🙏 Birde küçük bir ricam var lütfen etrafımızdaki insanların kulaklarına bu çalışmayı fısıldıyabilir miyiz? 🤗

Küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden, yaşıtlarımın yanacıklarından sulu sulu öpüyorum 😘😘

Hoşça kalııınnn! 👋👋

Not: Koyu yazılıp yıldızlanmış yerler William Shakespeare'in Romeo ve Juliet adlı eserinden alınmıştır.

Bölüm sonu

2 yorum

  • Zamanı ne geri alabilir insan ne de geçmiş yaraları tamir edebilir altı yıl yok olacaksın gelip herşey aynı kaldığı yerden devam edecekmiş gibi davranacaksın kız kabul ederse neyse

  • Zamanı ne geri alabilir insan ne de geçmiş yaraları tamir edebilir altı yıl yok olacaksın gelip herşey aynı kaldığı yerden devam edecekmiş gibi davranacaksın kız kabul ederse neyse