Bekliyorum;
Öyle bir hava da gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın!
Orhan Veli
GEÇMİŞTEN KESİT
Küçük kız korkulu gözlerle etrafına baktı. Annesinin sabah özenle tarayıp ördüğü saçlarının bir tarafı sökülmüş, beyaz pileli elbisesi düştüğü için yer yer lekelenmiş ve düşüşü sırasında avuç içleriyle birlikte dizlerinin her ikisi de kanamıştı.
Ama küçük kızın ağlamasına neden olan asıl olay bu değildi. Asıl ağlamasına neden olan şey çocuklardan kaçarken kaybolmuş olmasıydı. Nerede olduğunu bilmiyordu, üstelik hava kararmak üzereydi ve küçük kızın bu hayatta en çok korktuğu şey karanlıktı.
Zaten öne doğru uzayıp titreyen dudakları da çok geçmeden bu korkusunu anlatır şekilde sesler çıkarmaya da başlamıştı.
Küçük kız avazı çıktığı kadar ağlarken, sanki canından can, etinden et koparılıyordu.
Öyle çok korkmuştu ki annesinin kendisini bulduğu an itibariyle kaba etini cimcireceğini, hatta birkaç kez terlikle poposuna vuracağını bilmesine rağmen anne diye haykırmaktan geri durmuyordu.
Ne var ki olduğu yerde rüzgarın etkisiyle hışırdayan yaprak, cıvıldayan kuş ve kendi ağlayışından başka ses yoktu.
Olduğu yerde öylece kalakalmıştı. Baktığı her ağaç birbirine benziyordu. Hangi yönden buraya geldiğiniyse çok düşünmesine rağmen bulamıyordu.
Kalbi hızla çarpıyor, elbisesinin etek kısmının dizlerine her sürtünüşüyle de canı bir parça daha acıyordu.
Bir yandan da Güneş burda olsaydı beni hemen bulurdu diye düşünüyordu. Hatta kaybolmasına izin dahi vermez, kendisini kovalayan çocukların hakkından muhakkak gelirdi diye de ekliyordu bu düşüncesine.
Oysa Güneş burada değildi. Anneannesi Öykü ve onu görmek istediğini söylediği için bir hafta önce köye gitmek zorunda kalmışlardı. Zaten çocukların kendisini kovalamaya cesaret bulmalarının en büyük nedeni de Güneş'in burada olmayışı olmuştu.
Güneş'in anneannesi tatlı bir kadındı. Üstelik kendisini ne zaman görse şeker verirdi. Tek sorun öperken biraz fazla sıkı sarılıp canını yakıyor olmasıydı. Tabii birde yerli yersiz Güneş'i yanına çağırması vardı. Sinir oluyordu Dünya bu duruma. Madem onları bu kadar çok özlüyordu, öyleyse neden buraya taşınmıyordu ki yaşlı kadın? Hem böylece annesinin dişleri çürüyecek diyerek yemesine izin vermediği şekerleri de bol bol yiyebilirdi.
Ama yaşlı kadın buraya taşınmak istemiyordu. Onu köyünde bekleyen hayvanları ve çiçekleri olduğunu söylüyor, buraya gelmesi halinde boyunlarının bükük kalacağını da ekliyordu. Ama böyle de kendisinin boynu bükük kalıyordu işte...
İşte bu yüzden Dünya, bugünlük Güneş'in anneannesini sevmemeye karar verdi.
Burnundan akan sümüğü eteğine sürüp, çok yorulduğu için ağlamayı da kesti. Zaten boğazı da şimdiden ağrımaya başlamıştı. Üstelik ağlaması buradan kurtulmasını da sağlamamıştı. Hani ağlayana beş köfteydi? Abisi hep öyle söylerdi. Ama işe falan yaramamıştı işte.
Son bir defa daha burnunu çektiği sırada ağaçların arasında bir karartı gözlerine ilişti. Ve aynı anda korkuyla olduğu yere siniverdi. Küçük ellerini ise dudaklarının üstüne sıkıca kapatmıştı. Ancak hızlı hızlı soluk alıp verişleri duyuluyordu. Zaten karartı da küçük kızın bu nefes sesini duyduğu için diğer tarafa sapmak yerine olduğu yerde durmuştu. Çok geçmeden de küçük kıza seslenirken yanına doğru hızla koşmuştu. Aynı anda da küçük kız tekrar ağlamaya başlamıştı.
"Güneş" dedi kesik kesik bir sesle. Ardından da kendisine doğru gelen küçük bedene doğru hızla koşup sarıldı.
Oğlan çocuğu küçük kızın sarılışın karşılık verirken; "Dünya burada ne yapıyorsun? Herkes seni çok merak etti" diye hafif kızgın bir edayla konuştu.
Ama küçük kızın kendisine cevap verecek hali yoktu. Bunun yerine ağlayışını bir perde daha arttırmıştı.
Çattığı kaşları gevşerken, bir yandan da Dünya'yı yatıştırabilmek için: "Tamam, tamam ağlama! Bak ben gelip buldum işte seni. Hem sürmesene tişörtüme burnunu, hep leke oldu" dedi küçük kızı kendinden bir parça uzaklaştırıp.
Dünya ağlamayı bırakırken, burnunu birkaç kez arka arkaya çekmiş, hemen ardından da ıslak gözlerle Güneş'e bakmıştı. Güneş'se bu ıslak bakışlara karşı kayıtsız kalamayıp, yumuşayıvermişti. Zaten ne zaman Dünya kocaman kahveleri ile gözlerine bakacak olsa öylece kalıveriyordu. Annesinin anlattığı masallardaki büyücülerden biri olmalı diye geçirdi zihninden. Cadı işte, baş belası ama tatlı mı tatlı cadı...
"Ama akıyor. Sen sümüğümün akmasını sevmiyorsun ki." dedi alabildiğine masum bir sesle.
"Ben onu üstüme sürmeni de sevmiyorum ama" dedi, küçük kızın yaşlarla dolu olduğu için parlayan gözlerine bakarken. Ardından da bakışlarını küçük kızın gözlerinden kaçırdı. Çünkü kızın gözleri yağmurdan sonraki toprağa benziyordu. Ve bu ufak kalbinde tuhaf bir kıpırtıya neden oluyordu.
Aynı anda küçük kızsa akan burnunu eteğine sürüp, bir başka köşesiyle de gözyaşlarını silmişti. Başını yerden kaldırıp Güneş'e baktığındaysa adeta aferim isteyen bir çocuğa benziyordu.
Küçük çocuğun dudağının bir ucu kıvrılırken, gülümsememek için kendini zar zor durdurdu. Şimdi bu kız temizlendiğini mi sanıyordu? Aksine Güneş'in gözüne eskisinden daha da pasaklı görünmüştü.
Ama tatlı bir pasaklılıktı bu. Ve gariptir ki küçük çocuğun hoşuna gitmişti. Oysa dağınık ve kirli olan hiçbir şeyi sevmezdi.
Ama yine de yaramazlık yaparken her yakalandığı an babasının kendisine baktığı gibi kaşlarını çatarak kıza baktı. Çünkü Dünya'nın yaptığı şey - her ne kadar şu anda sevimli görünüyor olsa da- hoş değildi.
"Hadi gidelim" dedi küçük kızın elini tutup, geldiği yöne doğru yürürken. Ancak aynı anda küçük kızdan gelen acı dolu inleme sesiyle durmak zorunda kaldı.
Küçük kızın bedeninde sorgulayıcı bakışlarını dolaştırırken çok geçmeden kızın inleme sebebini anlamıştı. Küçük kızın sıkıca tuttuğu elinin derisi soyulmuştu. Besbelli ki Dünya bu yüzden inlemişti. Ancak Dünya'nın canının yanmasına neden olan tek şey bu değildi. Ve çok geçmeden Güneş'te bunu fark etmişti.
Cebinden çıkardığı mendili önce kızın avuç içlerinde ardından da dizlerinde dolaştırdı. Sol dizi haricindeki yaraları ufak tefek sıyrıktan ibaretti. Bu yüzden diğerlerini es geçip, elindeki mendili küçük kızın sol dizine hafifçe sardı.
Bunu yaparken gelecekte küçük kızın ruhunda açacağı yaralardansa habersizdi.
~🦋~
GÜNÜMÜZ
Bir gün Tanrılar mutluluğun kıymetini bilmeyen insanoğlunu cezalandırmak ve ne kadar kıymetli olduğunu anlamalarını sağlayabilmek adına mutluluğu saklamaya karar vermişler. İçlerinden biri göklerin en uzağına, bir diğeri denizin en dibine, bir başkası da ormanın en kuytu yerine mutluluğu saklamayı teklif etmiş. En son içlerinden birisi çıkıp mutluluğu saklamak için en ideal yerin insanoğlunun içi olduğunu söylemiş. Çünkü kimse bulmak için can attığı şeyin aslında çok yakınında olduğunu düşünemezmiş.
Hikayenin doğru olup olmaması önemli değildi. Ama insanoğlunun yüzyıllardır aradığı mutluluk gerçekti. Ve o gerçekten de onu arayıp duranların içindeydi. Ama benim için bu doğru değildi. Çünkü Güneş gitmişti.
Onun gidişiyle içimde, içimdeki saklı mutlulukta gitmişti. Geriyeyse boş bir kovuk ve yalancı tebessümlerin boşlukları doldurma çabası kalmıştı.
Hiç farkında olmadan bu düşünceler arasında evden baya uzaklaşmıştım. Kendime geldiğimdeyse tepeye, tepedeki karadut ağacının yanına çoktan varmış olduğumu fark etmiştim.
Güneş'in gidişiyle birlikte yapmayı bıraktığım, sırtımı çevirdiğim şeylerden biri de bu ağaç bu tepe olmuştu.
O gittikten sonra ona ait, onu hatırlatan her şeyi bir bir hayatımdan çıkarmaya çalışmıştım.
Ama insan hemen hemen hiçbir zaman farkında olamıyormuş. Aslında birini, bir şeyleri unutmaya çabalarken onları daha çok hatırladığını bilemiyormuş. Onca zaman, onca uğraşıma rağmen ondan bir adım öteye gidememiştim. Devamlı yürümüş ama olduğum yerde sanki sürekli daireler çizmiştim. Onca zaman tamda onun gittiği yerde sanki zamansızlığın içinde asılı kalmıştım.
Onu unutmak istiyordum. Bunu yapabilmeyi gerçekten çok istiyordum. Çünkü onu unutmak hayatımdaki her şeyi kolaylaştırabilme kudretine sahipti.
Ancak şu koskoca evrende mutlu olmamı sağlayacak ondan başka bir kişinin de olmadığını, olamayacağını biliyordum.
Saçlarımı ıslatmaya başlayan yağmur damlalarıyla birlikte, birkaç adım ötesinde durduğum ağaca daha da yaklaştım. Dalları bedenimi toprağa düşen yağmur damlalarından korurken, gövdesine sırtımı dayayıp oturdum.
Ne önemi vardı ki? Bunca zaman buraya gelmemiş olsam da onu unutamamıştım zaten. Şimdi gövdesine yaslanıp yaslanmamamın ne önemi vardı ki?
Değişen hiçbir şey yoktu zaten. Oysa babaannem hep zamanın en iyi ilaç olduğunu söylerdi. Belki de bu söz, kırılmış bir kalp için söz konusu olabilirdi. Ancak konu beklemekte olan bir kalpse zaman sadece iyi bir silah olabilirdi. En azından geçen bunca zamanda benim için öyle olmuştu.
Islak toprak kokusunu derince içime çektim. Ne zamandır burada olduğumu bilmiyordum. Bildiğim tek şey; her şeyin onun gittiği güne benziyor olduğuydu.
Mesela gök aynı göktü. Kara bulutlarını toplamış, yeryüzüne ıslak gözlerim gibi birer birer damlalarını döküyordu. Toprak aynı topraktı. Islanışıyla etrafa Güneş'in o derince solumak istediği güzel kokusunu yaymaya devam ediyordu. Ağaç yine aynı ağaçtı. Onun gittiği günkü gibi vücudumu dallarıyla çepeçevre sarıp sırtımı sıvazlıyordu.
Ben yine aynı kişiydim.
Yapayalnız... Bir başına...
Sırtını ona dönüp giden bedenin ardından umutsuzca beklemeye devam ediyordum.
Değişen hiçbir şey yoktu.
Gökyüzünden düşen her bir damlaya hüznün yer ettiği gözlerimle baktım. Ve düşen her bir damlanın tüm vücudumu baştan aşağı sarıp, çepeçevre kuşatan bu duygulardan beni sonsuza dek kurtarmasını diledim.
Ama ağacın dalları arasından yüzüme düşen her bir damla, beni daha da perişan etmekten başka hiçbir şey yapmıyordu.
Duyulur duyulmaz bir sesle gökyüzüne doğru fısıldadım: "Gökyüzüne bakıyor musun hâlâ? Bakıyorsan... Hâlâ bakmaya devam ediyorsan... Umutlanabilir miyim? Seninle aynı şehirde olamasam da baktığın gökyüzüne bende bakıyorsam umutlandığım için... yaşıyabilmem için bu kadarının bile benim için yeterli olması seni kızdırır mı? Hâlâ usanmadan herkese, en çokta kendime yalan söyleyerek seni beklediğim için kızar mısın bana?"
Üzüntüyle soluğumu bıraktım. Kendimi gerçekten de çok çaresiz hissediyordum.
"Biliyor musun Güneş, Çin'de 'Kalbimdeki tozlar' diye bir deyiş varmış. Seni o kadar çok özlüyorum ki kalbimi tozlar kapladı manasına geliryormuş... " başımı yere eğdim. Dudaklarımda acı dolu bir tebessüm vardı. "Güneş... kalbimi tozlar kapladı... Gerçekten artık geri dönemez misin? "
Aşık olmak dünyanın en tatlı şeyiyse, insana dünyaları sunabiliyorsa ben neden bu kadar çok acı çekiyordum? Neden tüm dünya sanki üstüme yıkılmış gibi hissediyordum? Gerçekten yaptığım şey, onu böylesine sevmek... bu kadar korkunç bir şey miydi? Böylesine acı çekmemi gerektirecek kadar kötü müydü?
Sağ tarafımdan gelen sesle birlikte bakışlarımı oraya çevirdim. Son zamanlarda bir de bu çıkmıştı başıma.
Olur olmadık yerlerde hayali gözlerimin önünde canlanır olmuştu. Ama bundan hoşlanmadığımı, böyle bile olsa onu görebildiğim için mutsuz olduğumu bir an olsun söyleyemezdim.
Tıpkı gittiği günkü gibi yağmurdan ıslanan bedenine özlemle baktım. Şimdi burada olsa... Gerçekten gelmiş olsa...
Dudaklarım yavaşça kıpırdadı:
"Hayallerime gelmeyi bırakıp artık gerçekten gelemez misin?" dedim hüzünlü gözlerimle karşımda gördüğüm bedene bakmaya devam ederken.
Ancak birkaç saniye sonra kaşlarımın arasında ince bir çizgi oluşmuştu. Zira karşımda durup benimkine benzer bakışlarla gözlerime bakan beden, hayallerimde gördüğüm ondan farklıydı.
Vücudu, yüzü, bakışlarıyla o zamanki çocuksu duruşundan çok daha farklıydı şimdi karşımda gördüğüm bedenin sahibi.
Anlaşılan zihnim işi daha da ileriye götürmüş, bugünkü olabileceği halini gözlerimin önünde canlandırmaya başlamıştı şimdi de.
Acınası halime güldüm.
Onu unutmaya çalışmak beyhude bir çabaydı. Çünkü unutmaya çalışmak her defasında daha da çok hatırlamama neden oluyordu. Daha da çok hatırlayıp, daha da çok özlüyor ve her defasında daha da çok seviyordum.
İçinde bulunduğum durum sanki bir bataklık gibiydi. Bataklığın içinde ne kadar çok hareket edersen o kadar çok batma ihtimalinin artacağı gibi, onu hatırlamamaya çalışmakta her defasında daha fazla hatırlamama neden oluyordu.
"Ahmağın teki olmalıyım" diye geçirdim içimden. Canım yandıkça daha da çok sevdiğim, sevebildiğim için öyle olmalıydım.
Gerçekten de bir ahmak olmalıydım.
Gözlerimi zihnimin yanılsaması olduğunu bile bile onun gözlerine diktim. "Bu kez kaybolmasan olur mu?" diye sordum bana cevap vermeyeceğini, veremeyeceğini, en acısı da vermek istemeyeceğini biliyor olmama rağmen.
Ancak karşımda gördüğüm beden ne dediğini tam olarak anlayamasamda tıpkı benim gibi mırıldanmıştı: "Sonunda... sonunda seninle tekrar karşılaştık. Bunun için... seni tekrar görebilmek için ne kadar çok dua ettim Dünya" demişti dudaklarını okuyabildiğim kadarıyla. Belki de öyle olmasını umud ettiğimden öyle söyledi diye varsaymıştım o an.
Ancak Güneş öyle söylemiş olsa da olmasa da içinde bulunduğum hal tuhaftı. Çünkü biraz uzağımda durmuş bana bakan bedeni anlamlandıramadığım şekilde bakıyordu gözlerime.
Hüzünlüydü bakışları.
Oysa onca zaman boyunca hatıralarımda canlanan yüzü bana hiç böyle bakmamış, aksine bana bakan gözlerinde hep öfkenin yer ettiğini görmüştüm.
Bu kezse karşımda durup, bakışlarını gözlerimin içine diken beden farklı bakıyordu.
Çok özlemiş gibi...
Pişman olmuş gibi...
Özleyenin o değilde ben olduğumu düşündüm. Yıllardır göstermeyi tercih ettiği yüzü bugün farklı bir şekilde gözlerimin önünde canlandırıyor olmasına bakılırsa zihnim bile içler acısı durumuma karşın bana acımış olmalıydı.
Bu acıyla yüzümün kasılmasına neden oldu.
Sırtımı dayadığım ağaçtan uzaklaşıp, ayağa kalktım. Şimdi yağan yağmur onun bedenini ıslattığı kadar benimkinide ıslatıyordu.
Yine de bundan kaçınmaya çalışmadım.
Yavaşça hayal olduğunu düşündüğüm bedene doğru adımladım. Yanından geçerken hayal olduğunu düşündüğüm bedenin parmakları yavaşça parmaklarıma değdi. Eli buz gibi olmasına rağmen tüm vücudumu bir anda ateşe vermişti.
İşte bu da başka bir ilkti...
Bugüne kadar hayallerimde canlanan O, bir kez olsun bana dokunmamış, dokunmaya çabalamamıştı bile. Üstelik ben ne zaman dokunmak istesem ortadan kayboluvermişti.
Şaşkınca baktım karşımdaki bedene.
"Ne o? Hoşgeldin demek yok mu?" dedi hayal olduğunu sandığım beden. Kaşlarım duyduklarımla beraber hızla çatıldı.
O gerçekti.
O gelmişti.
O geri dönmüştü.
Üstelik gözlerimin içine gülümseyerek bakıyordu.
Sağ elimi hızla Güneş'in avucundan kurtardım. Kızgındım. Üstelikte kırgın.
Çekip gitmesi yetmezmiş gibi şimdi de karşıma geçmiş hiçbir şey olmamış gibi gözlerime bakıyor, yüzüme gülümsüyordu.
Biraz önceki hüznümün yerini her an artan bir kızgınlık almıştı bedenimde. Yine de ne diyeceğimi, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Zaten ne zaman öfkelensem ağzım sanki üstüne kırk kilit vurulmuş gibi susardı. Yine öyle olmuştu.
Geçmişte çoğu zaman öfkem dindikten sonra dilimin böyle lal olmasına şükretmiştim. Birini diyeceklerim ile incitebileceğimden, o anlarda susup kaldığım için şanslı olduğumu düşünmüştüm. Ama bazen de o anlarda konuşamadığım için kendime kızmış, daha sonrasında için için öfkelenmiştim bu halime.
Tıpkı şu andaki gibi.
Bir süre öylece durup sadece Güneş'in o çok özlediğim kahvelerine baktım. Oysa ona kızgın olduğumu, kırgın olduğumu dahası onu ne çok özlediğimi göstermek istiyordum.
Gerçekten de her şey o günkü gibiydi. Ardına bakmadan beni arkasında bıraktığı yere, o gün pişman olup gelmesini beklediğim şekilde geri dönmüştü Güneş. Sanki altı sene değilde sadece birkaç dakika geçmişti gidişinin ardından.
"Bana öyle bakma" dedi gözlerimin içine gerçek bir hüzünle bakarken.
"Nasıl?" dedim onun yalvarış dolu kelimelerine karşın.
Boynunu sağına hafif kırıp üzgün gözlerle baktı gözlerimin içine.
"Sanki beni tanımıyormuş gibi... Sanki bir yabancıya bakıyormuşsun gibi... İlk kez gördüğün biriymişim gibi..."
Sustu. Öyle değil miydi sahiden de? Ben onu tanıyor muydum ki?
"Neden döndün?" diye sordum içimde gittikçe büyüyen öfkenin etkisiyle. Oysa bir yandan da ona neden bu kadar geç kaldın diye sormak isteyen bir ses vardı yüreğimde.
"Gideyim o zaman" dedi Güneş.
Öfkeli halimin aksine onun sesinde sadece özlem vardı. Bu sert olduğuna emin olduğum duruşumun sarsılmasına neden oldu. Ona öfkeyle bakan harelerimin hafif bulutlandığına emindim. Yine de omzumu silktim, sanki hiç umrumda değilmiş gibi, gelmesi de gitmesi de beni zerre ilgilendirmiyormuş gibi.
Oysa içten içe tekrar gitme ihtimaliyle korkuyla gitmemesini diliyordum.
Ardından bakışlarımı esir alan kahvelerden gözlerimi ayırıp yürümeye devam ettim. Bedenimin arkasından adımlarıma eş olan adım seslerini duyuyordum. Eskiden olduğu gibi iki adım arkamdan yürüyordu.
Neden bazı şeyler insana sanki hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu hissettiriyordu?
Oysa aradan çok uzun bir zaman geçmişti. Altı yıl kadar uzun bir zaman.
Tepeden biraz uzaklaştığımızda yolun ortasına bırakılmış arabayı gördüm. Bakışlarım istemsizce arkamdan gelen bedenin sahibine döndü. Çok geçmeden de onun gözlerine değdi.
Bakışları zaten benim üstümdeydi. Her zaman olduğu gibi.
Evin tam tersi istikametinde olan bu tepeye onca yıldan sonra döndüğü babaocağına uğramadan gelmişti. Ben nasıl gelmesini umud ettiysem, O da bıraktığı yerde beni bulmayı umud etmişti anlaşılan.
Bu, içimdeki öfkeyi bir kat daha arttırdı. Neyin özgüveniydi bu? Nasıl olurda her şeyin bıraktığı gibi yerinde durmasını bekleyebilirdi?
"Önce buraya gelmek istedim. Bir şeylerin değişip değişmediğini anlamak için " dedi gözlerimin içine bir şeyleri arıyormuş gibi bakarken.
Onun gözlerine bakarken öfkesi dinen gözlerimi kaçırdım. Güneş'in hali hiçte özgüvenli birininkine benzemiyordu. Daha çok pişman, acı dolu ve her şeyi tersine çevirmek isteyen birinin umud dolu bakışları vardı gözlerinde.
Bunu fark etmek nedense daha fazla öfkelenmeme neden oldu. Yaptığı şey onu böylesine üzecekse neden çekip gitmişti? Neden bir kez olsun nasıl olduğuna dair haber vermemişti? Neden onca yıl onun dudaklarından dökülen kelimeleri benden esirgemişti?
Neden, neden, neden....? Diye büyüyordu her soruda içimdeki öfke.
Demek bir şeylerin değişip değişmediğini anlamak istiyordu. Öyleyse kendisine bu konuda yardım etmem gerekirdi. Sonuçta bana, yardıma ihtiyacı olan birine yardım etmem gerektiği öğretilmişti.
Gözlerimi onun gözlerinin esaretinden kurtarıp biraz önce bedenlerimizin yan yana durduğu noktayı gösterdim. Çok geçmeden bir şey arar gibi yüzümde dolaşan bakışları gösterdiğim yere dönüp baktı.
"Çok şey değişti Güneş. Fark etmedin mi? En basitinden birkaç yıl önce bir yıldırım düştü şu ağaca. Bak... sol tarafındaki boşluğu görüyor musun? Dalları koptu" dedim. İçim öylesine acıyordu ki, bunu anlatmaya kelimelerim ne yazık ki yeterli gelmiyordu.
Ama O anlasın istiyordum. Güneş her zaman olduğu gibi beni anlasın. Parmak uçlarıyla acıyan yerlerime dokunsun, beni sevgisiyle sarsın istiyordum.
Gözlerini tekrar bana çevirdi. Ne demek istediğimi anlamıştı. O gün bir yıldırım benim sol tarafıma düşmüştü. Ve bir şeyleri koparıp götürmüştü.
"Ağaç hâlâ yerinde duruyor. O halde hala umud edebiliriz. Kuruduğu tarafından yeniden yeşerebilir" dedi hak vermemi bekler bir tarzda umutla.
"Yeşermez" dedim içimde taşıdığım koca, çocuksu bir inatla. "İstese bile yapamaz. Çok yorgun. Çok hasarlı" başım umutsuz bir şekilde göğsüme düşerken, tamamladım konuşmamı.
Oysa biliyordum. Güneş bana tek bir kez gelse, tek bir adım atsa... ben tüm savunmasızlığımla bu hayata karşı zırhım olan ona koşardım.
"Hatırlıyor musun? Hani sizin bahçede bir çınar ağacı vardı. Sen düşüp kolunu kırmana rağmen çıkmaktan vazgeçmiyorsun diye baban bir gün kesmişti. Çok ağlamıştın..." dedi gözlerimin içine derince bakmaya devam ederek. Konuşmasında sanki karşısına aldığı küçük masum bir çocuğa kırmaktan, incitmekten imtina eden bir hal vardı.
Hatırlıyordum, iki ev arasındaki duvarı aşan dallarıyla kocaman olan o ağacı.
Ona tırmanmayı çok severdim. Çünkü o ağacın dallarına çıktığım her vakit çocuk gözlerimde, Güneş ve benim aramızda duran o kocaman kırmızı tuğlalardan örülmüş olan duvar ortadan kalkardı. Güneş'in evine uzanan dalıyla sanki bende ona uzanmış, kavuşmuş olurdum.
Güneş tane tane konuşmaya devam etti. Ellerinin hareketlenmesinden bana sarılmak, saçlarımı yavaş yavaş okşamak istediğini anlayabiliyordum. Oysa ki Güneş insanlara dokunmaktan pek hoşlanmazdı. Ama ne zaman yan yana olsak, elleri bir şekilde bana hafifçe temas etmekten geri durmazdı.
"Daha sonra kesilen kökünden tekrar filizlenmişti hatırlıyor musun? Ben hatırlıyorum Dünya. Kesilen kök bile tekrar filizleniyorsa umut hâlâ vardır" dedi sözlerine eş bir umutla.
"Ya bu kez kökü kuruduysa? Onu acımadan kesene küstüyse... O zaman yeşermez Güneş. Yeşeremez..." Omzumu silktim. "Belki de yeşermeyi istemez" dedim gözlerim hüzünle, onun umut karışmış hüzünlü gözlerine bakarken.
"İstemez mi gerçekten?" diye sordu gözleri tıpkı benimki gibi bulutlanmış, en az benimki kadar hüzünlenmişti. Başımı iki yana sallarken cevap verdim.
"İstemez! İstemeye hali kalmamıştır çünkü."