İçeriğe geç

AŞKIM ÇİÇEK AÇTIĞINDA

Bölüm 2 · 15 dk okuma

AŞKIM ÇİÇEK AÇTIĞINDA

Bölüm 2

1.BÖLÜM

Cezam sevilmemek

Tek suçum ise seni be canım seni sevmek...

Orhan Veli

GEÇMİŞTEN KESİT

Küçük kız baştan aşağı boyandığı toz pembe rengiyle adete pamuk şekerini andırıyordu. Fakat ona kalmış olsaydı eğer pembe yerine baştan aşağı sarıya bezenmiş olmayı tercih ederdi. Zaten tamda bu yüzden annesiyle kavga etmiş, ancak annesi gözünden akan yalancı yaşlara da, attığı çığlıklara da bakmadan küçük kızın üstüne toz pembe elbiseyi geçirivermişti. Tabii bunu küçük kızın poposunu birkaç kez cimcirip, burnunun pembeye boyanmasını sağladıktan hemen sonra yapabilmişti.

Annesi nihayet onu serbest bıraktığındaysa küçük kız yüzünü asmış, kaşlarını çatmış ve burnundan akan sümüğü çekerken, bir yandan da aynadaki yansımasına bakmıştı. Annesi ise o sırada birkaç adım arkasında yüzünde yer eden bilmiş ve eserinden gayet memnun bir ifadeyle küçük kızına bakıyordu.

Küçük kız gerçekten de çok güzel görünüyordu. Hatta kendisi de görünüşünü öyle çok beğenmişti ki bunu küçük çocuğa göstermek konusunda müthiş bir istek duymuştu. Ve annesinin kendisini giydirebilmek için dağıttığı eşyaları toplamasını fırsat bilirken, hızla oradan sıvışmıştı. Aklı öylesine çocuğun vereceği tepkideydi ki her zamanki gibi ardından söylenen annesini yine duymamıştı.

Oysa annesi elbisesini kirletmemesini söylemişti. Ne var ki bu tembihi yaparken küçük kızın asla dikkat etmeyeceğini O da biliyordu. Zaten sırf bu yüzden de elbiseden iki tane almamış mıydı?

Bayramlaşmaya gelen misafirlerin ayıplayıcı bakışlarını çekmek istememişti.

Ne var ki kadın emindi. Küçük kızı üç günlük bayram sürecinde onu kınatacak bir şey yapmayı illa ki bulurdu.

Ki bunda çok haklıydı kadın. Küçük kız daha ilk dakikadan elbisesinin ucunu çalılardan birine takıp, yırtmıştı.

Allah'tan çok ufak bir şeydi de dikkatle bakılmadığı sürece anlaşılmıyordu.

Ya anlaşılıyor olsaydı? Küçük çocuğa ne kadar güzel göründüğünü gösteremeden pasaklı damgası yeseydi?

İşte bu yüzden kalan yolu yürürken oldukça dikkatli davranmıştı. Küçük çocuk gülümseyen bir ifade ile kendisine bakıp, çok güzel olduğunu söyleğindeyse tüm gün uslu bir kız olacağı konusunda kendine söz vermişti.

Ne var ki küçük çocuk aralarındaki mesafeyi kapatıp, önce yanaklarındaki gözyaşlarının ince izini, ardından da burnundan akan sümüğü cebinden çıkardığı mendille sildiğinde, ne yazık ki verdiği sözün mümkün olmayacağını kendisi de anlamıştı.

Zaten hepi topu yarım saat sonra ağaç tepesinde kendinden geçmiş bir halde kirazları yerken, bu sözü ispatlamıştı da. İşte o meşhur kiraz ağacının tepesinde yakalanırken çekildikleri fotoğrafta, böyle ortaya çıkmıştı.

~🦋~

GÜNÜMÜZ

Kocaman açtığım gözlerimle teyze kızım Aslı'ya bakarken, bir yandan da gülümsüyordum.

Bir an olsun oturmadan oradan oraya yüzünde koca bir sırıtışla hareket eden Aslı'nın üstünde bakışlarım sevgiyle dolaştığı sıra da, içimden çok heyecanlı olduğunu geçirmeyi de ihmal etmemiştim.

Demek bir insan sevdiği ile evleniyorsa böyle kurtlanmış gibi oradan oraya koşturma ihtiyacı duyuyordu.

Aklımdan geçen bu düşünce gülümsememe neden oldu.

Aslında Aslı'nın bu hali pekte evleniyor olmasına has bir şey değildi. Kime sorsanız Aslı'yı size tarif ederken, ele avuca sığmaz biri derdi. Hatta bu yüzden ilkokul döneminde adının önüne mahalleli tarafından atom karınca lakabı bile eklenmişti. Gerçi Aslı bu lakaptan pek hoşlanmızdı.

Hatta sırf bu yüzden az kavga etmemişti mahalleliyle. En sonunda mahalleli artık bu lakabın Aslı'ya yakışmadığını düşündüklerinden dolayı mı, yoksa sırf o cırtlak sesinden kurtulabilmek için mi bilmiyorum ama Aslı'ya böyle seslenmeyi bırakmışlardı. Gerçi bana sorsanız bunun nedeninin ikincisi olduğunu hiç tereddüt etmeden söyleyebilirdim.

Sekiz yıl önce babasını kanserden kaybetmişti Aslı. Bu yüzden düğün süreci boyunca babalık sorumluluğunu da babam Nazif Serezli üstlenmişti. Ancak babam, işin başında damadın yan evin biricik yeğeni Kenan olduğundan habersizdi.

Hoş, bunu biliyor olsaydı da bu sorumluluğu almaktan bir adım olsun geri durmazdı. Yine de haberi olsaydı bu kadar çabuk kızı istemeye gelsinler der miydi, işte orası hâlâ soru işaretiydi.

Ancak babam sonradan haberdar olmuş olsa da Kenan'ın, özellikle de yan evdekilerin burnundan getirmek için az uğraşmamıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu durumdan da Aslı haricinde tüm aile, baya bi zevk almıştık. Hatta ara sıra gözlerimin önünde canlanan Kenan'ın pancara dönmüş suratını görmek, tıpkı şu anda olduğu gibi gülümseme neden oluyordu.

Ancak bu mutluluğum pekte uzun sürmedi. Odamın kapısının paldır küldür açılmasıyla yüzümdeki tebessüm aniden kayboldu.

Kendimi şu anda fırından çıkarıldığı ilk an sönen, çikolatalı kek gibi hissediyordum. Zira annem kapı eşiğinde durmuş, öldürücü bakışlarıyla henüz hazırlanmayı tamamlayamamış bize bakıyordu. Ve bilen bilirdi. Nevra Sultan eğer size gözlerini böyle diktiyse, kesinlikle ardınızdan fatiha okuyacak birini bulmanız gerekirdi.

"Ay daha hazır değil misiniz siz?" dedi annem, kelimelerine tezat bir öfkeyle.

Hızlı, bir hayalide telaşlı bir şekilde Aslıyla bakıştık. Bu soruya henüz hazır değiliz diye bir karşılık vermek ölüm fermanlarımızı imzalamak olacaktı. O yüzden sözleşmiş gibi ikimizde aynı anda işi şebekliğe vurup:

"Hazırız kumandanım!" diye bağırdık.

Bunu yaparken, çocukken istediklerimizi yaptırabilmek için takındığımız sırıtışı dudaklarımıza kondurmayı da ihmal etmemiştik tabii ki.

Annemse, bize kıstığı gözlerinin ardından sert bir şekilde baktı. Anlaşılan kendisinin boyunca boya sahip bu iki zır delinin yalancı sırıtışı, eskisi kadar üstünde işe yaramıyordu.

O yüzden Aslı'ya kısa bir bakışla dur sen ben şimdi hallediyorum, telaş etme demeye çalışıp annemin yanına seyirttim. Kısa bakışın arasına bu uzun cümleyi nasıl sığdırdın diye sormayın şimdi. Sonuçta altında yılların kardeşliği yatıyordu. Elbette ki birbirimize has, halimizi anlatacak kaş göz işaretlerimiz vardı.

Önce annemin sıkıca boynuna sarıldım. Sonra da iki yanağına çocukluğumdaki gibi sulu sulu öpücük kondurdum.

"Merak buyurmayınız kumandanım, düşman kuvvetlerden evvela mevzilerimize konuşlanmış olacağız" diye de ekledim sulu sulu öpüşlerimin arasına. Annemse benim coşkun sevgi gösterimden hiç etkilenmediğini belli eden üç numaralı bakışını atıp, kolumu çimdikledi.

Can acısıyla hızla yanından uzaklaştım. Biraz daha yanında kalacak olursam eğer tek cimcirilen yerimin kolum olmayacağını bilir bir şekilde.

Annemden uzaklaşıp Aslı'nın benden beş parmak kısa olan bedeninin arkasına saklanırken, kolumun acısı geçsin diye elimle ovuşturmayı da ihmal etmemiştim.

Hayin kadın, hiç acımamıştı. Akşama kalmadan kolumun moraracağı muhakkaktı.

"Valla ben anlamam, iki dakika içinde aşağıda sözlü yoklama alacağım. Eğer orada olmazsanız... " gerisini tamamlamadı annem. Buna gerekte yoktu.

Aslı'da bende annemin neyi kastettiğini gayet iyi anladığımızdan korkuyla yutkunmuştuk. Ancak bize kısık gözlerinin ardından bakan annemin düzelen bakışlarına bakılacak olursa, pekte sessiz yutkunmamış olmalıydık.

Nevra Sultan memnun olmuş bir şekilde odamdan çıkarken, Aslı ve ben sanki iki ayağımız iki kolumuz yokta adeta çok ayaklı eklem bacaklılardanmış gibi oradan oraya koşturup, bir çırpıda hazırlandık.

Netice de bu sadece anne korkusu değildi, aynı zamanda Nevra Serezli korkusuydu. Ve her zeki hayvan doğada hayatta kalmak istiyorsa eğer kesinlikle Nevra Sultanın suyuna gitmesi gerektiğini bilirdi.

Hazır olduğumuza kanaat edince, çıkmak için kapıya doğru yöneldim. Ancak kapıyı açmak için uzanan kolum, cama çarpan çakıltaşının çıkardığı sesin kulaklarımda yankılanmasıyla birlikte yarı yolda durdu.

Benim donukluğumun aksine Aslı hızla cama doğru koştu. Bense bir süre kapının önünde donmuş şekilde durmaya devam ettim. Boğazım kurumuş, ellerim buz tutmuştu. Karşılaşacağım yokluk yüzünden altı yılda bir kere bile o cama yaklaşmamış, bir kez bile perdesini aralamamıştım.

Aslı nişanlısı ile konuşurken ben odamdan çıkıp merdivenlere doğru yavaşça yürüdüm. Ardından da güç alma ihtiyacıyla tahta trabzanı sıkıca tuttum. Bu sırada çoktan gözlerimin önünde onu en son gördüğüm an canlanmıştı.

***

Saatler süren arayışım, onu tepedeki karadut ağacına yaslanmış bir şekilde oturur halde buluşumla sona ermişti. Rahatlamış bir şekilde nefesimi dudaklarımın arasından salmış, ardından onu merak etmiş halimi anlamasını istemediğmden yüzüme oturtmaya çalıştığım umursamazlık maskesiyle Güneş'in yanına doğru yürümüştüm.

Ancak yerde oturan bedenine fazla yaklaşmadan, birkaç adım kala durmuştum.

Güneş başını kaldırıp olduğum yere hiç bakmamıştı. Belki de orada durup kendisini seyreden bedenimin farkına varmamıştı.

Boğazımı temizleyip kızgın olmaya çabalayan bir şekilde konuşmaya başlamıştım:

"Bütün gün seni bekledik. Neredeydin? Nasıl böylesine sorumsuzca davranabiliyorsun? Hakan'ın bugün ameliyata alınacağını bilmiyor muydun? Bir de en yakın arkadaşı olacaksın! Söylesene bundan daha önemli ne işin vardı?" dediğimde yüzünü kapatan şapkasını geriye atıp gözlerimin içine bakmıştı. Kaşı ve dudağı patlamış, sağ elmacık kemiğinde de şişlik oluşmuştu.

Telaşla yanına yaklaştığımda hızla oturduğu yerden kalkıp yanıma gelmiş, hemen ardından da: "Seni asla sevmeyeceğim duydun mu beni?" diye bağırmıştı. Bir yandan da kollarımı tutarak bedenimin ileri geri sallanmasına neden olmuştu.

Gözlerinde gerçek bir öfke vardı. Ailelerimiz düşman olmuş olsa da tüm hayatımız boyunca onu bir kez olsun bana böyle bakarken görmemiştim.

O an hiçbir şey söyleyememiştim.

Dakikalarca gözlerimiz birbirimizin gözlerinde öylece kalmıştık. Üstümüze yağmur yağıyor ve bizi ıslatıyordu. Ama ben yağan yağmurdan dolayı değil, onun bu öfke dolu bakışlarından dolayı üşüyordum o dakikalarda.

Güneş'in öfkeyle tuttuğu çıplak kollarım, bedenimi ileri geri her sarsışıyla boşlukta sallanırken ıslanmışlardı. Ama çıplak kollarıma değen damlalar gökyüzünden değilde Güneş'in gözlerinden düşmüştü.

Bu, tüm ömrümce ilk defaydı.

Onu ağlarken ilk görüşümdü.

Ve onun gözlerinde gördüğüm yaşlar benimde ağlamama neden olmuştu.

Ne olmuştu? Güneş niçin böyle davranıyordu? Ve neden bana böyle davranışı benden çok onun canını yakıyordu?

Hiçbir fikrim yoktu.

Bir süre sonra Güneş'in sımsıkı tuttuğu kollarım yavaşça serbest kalmıştı. Serbest kalan kollarım gibi Güneş'in kolları da bedeninin iki yanına pes etmiş gibi düşmüştü. Bizse hâlâ göz gözeydik.

Yağan yağmurdan daha çok yaşla dolmuş olan gözlerimiz birbirimizi görmemize engel olmasına rağmen, inatla birbirimize bakmaya devam ediyorduk.

Bir süre sonra yağan yağmura eşlik eder şekilde tekrar konuşmuştu. Ama bu kez sesinde biraz önceki öfkesinden eser kalmamıştı. Bunun yerine yenilmiş, pes etmiş, hiçbir şeyi kalmamış bir insanın kabulleniş dolu sesi vardı.

Biraz önce söylediklerini tekrarlamıştı: "Seni hiçbir zaman sevmeyeceğim Dünya! Asla sevmeyeceğim!" demişti başını iki yana sallarken. Gözlerimin içine dikilmiş ruhuma bakan gözlerindeyse söylemek istediklerinden çok daha fazlası, çok daha başkası var gibi gelmişti.

Ardından geriye doğru birkaç adım atmıştı. Ve sağ yanağından aşağıya doğru, adımlarına eş bir damla yavaşça süzülmüştü.

Akan damla yağan yağmurdan dolayı değildi.

O ağlıyordu...

Küçükken önünde durduğumuz ağaçtan düşüp kolunu kırdığında bile ağlamamış olan O, karşımda durmuş nedenini bilmediğim bir şekilde gözyaşı döküyordu.

O an ona, canının acısının o günkünden daha mı fazla olduğunu delicesine sormak istemiştim. Ancak tek bir sözcük söyleyememiştim. Beni asla sevmeyeceğini duyuşumla birlikte kaybettiğim umutlarım gibi, sanki o dakikalarda sesimi de yitirmiştim.

Bu sessizliğim o arkasını dönmüş giderken de, orada saatlerce yağmurun altında pişman olup Güneş'in geri döneceğini beklerken de devam etmişti.

Saatlerce dönüşünü beklemenin ardından eve gidip yatağıma uzandığımda yarının ne getireceğini biliyor, hissediyor olmama rağmen gözlerimi yummuştum. Çünkü o gece yatağıma uzandığımda Güneş'in gidişini ondan önce kabul etmiş ve onu beni sevmekten sonsuza kadar azad etmiştim.

***

Hatırladığım anıyla birlikte daha güçlü sıktım trabzanı. Öyle ki sağ elimin eklem yerleri beyaza dönmüş, avuç içim ise kızarmıştı. Fakat o an bunun farkına varamamıştım. Omzuma konan elin ağırlığıyla kendime geldiğimdeyse bakışlarım abimi buldu.

"Naber güzelik?" dedi hoş gülümsemesiyle.

Fakat bunu umursamayıp, surat asar şekilde "İyi!" diye karşılık verdim. İçten içeyse beni o anıdan kurtardığı için abime minnettardım.

Yüzündeki tebessüm varlığını korumaya devam ederken: "Hımm! Hâlâ tavırlıyız anlaşılan?" dedi.

"Öyle" dedim hızlı bir şekilde. Ardından da omzumu silkip, başımı diğer tarafa çevirdim. Zira o tatlı suratına bakmaya devam etmem halinde yelkenleri suya indirmem gayet olasıydı.

Abimse bir o tarafa bir diğer tarafa çevirdiğim bakışlarıma değebilmek için kafasını bir sağa bir sola bazen de yukarı aşağıya tüm vücudunla birlikte hareket ettirmişti. En sonundaysa pes eder şekilde kocaman elleri başımı iki yandan kavradı.

Bu haline gülmek istedim. Yine de kendimi tutup küskün şekilde bakmaya devam ettim. Fakat abim dudağını öne uzatıp başını da soluna kırıp özür diledi. Bu hali daha fazla küskün duramayıp sesli şekilde kıkırdamama neden olmuştu.

Ancak başımı abimin ellerinin esaretinden kurtarırken pazarlık yapmayı da ihmal etmemiştim tabii ki. Sonuçta bu küçük kardeşliğin altın kuralıydı.

"İki sütlaç kâseni verirsen barışırız" dediğimde bir adım geriye gitti, ardından da sağ elini göğsünün sol kısmına hızla götürdü. Tüm bunlara ek olarak yalancı bir üzüntüyle de gözlerini yummayı ihmal etmemişti. İyi ki oyuncu olmamıştı bu koca deve.

"Abiii!" dedim öfkeyle.

"Tamam tamam" dedi biraz önce çaktırmamaya çalışarak inanıp inanmadığımı kontrol etmek için ara sıra açıp kapattığı gözlerini, bu kez tamamen açarken:

"Barıştık mı peki?" diye emin olmak için sordu.

Başımı onay verir şekilde salladım. Bu abimin hızla saçlarımın arasına öpücük kondurup keyifle: "Oh be!" diye bağırmasına neden oldu. Hemen ardından da basamakları inmeye başladı. Fakat çok geçmeden tekrar arkasını dönüp yüzüme baktı. Yüzünde ciddi bir şey konuşacağı zamanlardaki gibi sert bir ifade vardı. Bu beni hem meraklandırıp hem de telaşlandırmıştı.

Meraklı bakışlarım ne söyleyeceğini beklerken, abim yumruk şeklini verilmiş sağ elini havaya kaldırıp yavaşça işaret parmağını açtı. Ardından gözlerini hafif kısıp:

"Bir olsa olmaz mı?" diye sordu umutla.

Bu sol kaşımı havaya kaldırıp kollarımı göğsümde bağlamama neden olmuştu.

"Şansını zorlamasan mı acaba? " dedim. Bir yandan da kötü bir şey olmadığını anlamanın rahatlığı sarmıştı bedenimi.

Abim istediği şeyi alamamanın verdiği yenilgiyle biraz önce havaya kaldırdığı elini ensesine götürdü. Ardından da başını onayla sallayıp basamakları inmeye devam etti. Ancak sessiz olduğunu zannettiği itiraz dolu mırıldanışlarını hâlâ duyabiliyordum.

Bu durum gözlerimi devirip başımı iki yana sallamama neden oldu. Tam o sırada da Aslı hızla koluma girmişti.

"Geldim! Geldim! Nevra Sultan bizi yemeden çabuk aşağı inelim hadi" dedi. Bunları söylerken bir taraftan da kolumdan tutmuş bedenimi merdivenlerden aşağıya doğru çekiştirmişti.

"Kimin yüzünden acaba?" dedim bilmiş bir edayla.

Sessiz kalıp gözlerini kaçırdı. Aklı sıra duymamış gibi davranarak beni geçiştirecekti. Ne yazık ki numarası çok belirgindi. Çünkü bakışlarını tavanda öylesine bir noktaya dikip, durmuştu.

Aslı'nın bu çocuksu hali her zamanki gibi gülümsememe neden oldu. Hâlâ küçük çocuklar gibi kendisi görmüyorsa diğerlerininde kendisini görmediğini sanıyordu.

Başımı iki yana sallarken, bedenimi çekiştirmesine izin verdim.

Aslı'yla birlikte arabama bindiğimizde diğerleri de abimin kullandığı arabaya binmiş, hemen ardından da hamama gitmek için hareketlenmiştik.

Kırmızı ışıkta durduğumuzda başımı sağıma çevirip, elinde telefon yan koltuğumda oturmuş kıkırdayan Aslı'ya baktım. Kenan ile birkaç dakika önce konuşmuşlardı. Gerçekten anlamıyordum; bu ikisi konuşacak bu kadar çok şeyi nereden buluyorlardı? Bakışlarımı önüme çevirip, camımı açtım. Açar açmaz da ilkbahar rüzgarının tatlı esintisini yüzümde hissettim.

İçimde tuhaf bir heyecan vardı. Aslı yüzünden olsa gerek diye geçirdim zihnimden. Ama uzun zamandır sesini bastırmaya çalıştığım içimdeki bir yer, her ne kadar kabul etmek istemesem de içten içe onun düğüne gelme ihtimalinin yarattığı heyecandan kaynaklandığını söylüyordu.

Gelir miydi?

Peki gelirse ne yapacaktım?

Açtığım camı yanan yeşil ışıkla birlikte harekete geçmeden hemen önce kapattım. Düşüncelerimi de böylesine kolay sonlandırabilsem ne güzel olurdu!

Ayağım gaz pedalında hareket ederken kaçıncı defa olduğunu bilmiyor olmama rağmen, bir kez daha umrumda olmadığını tekrarladım içimden.

Gelip gelmemesi önemli değildi.

Onu çoktan unutmuştum.

Hem büyüklerimiz o kadar demişti; gözden ırak olan gönülden de ırak olur diye. Unutmuştum işte. Bana neydi Güneş'in gelip gelmemesi?

Ama bunları söylerken her zamanki gibi kendime yalan söylüyordum.

Umrumdaydı. Hep olmuştu. Sanırım hep de olacaktı.

Çünkü birine gönlümüzde bir yer verdiğimizde, o kişi her ne olursa olsun orada durmaya devam ediyordu. Gönlümüze aldığımız o kişiyi gittiğimiz her yere beraberimizde götürüyorduk. En azından işler benim açımdan böyle olmuştu.

Düşünceler içerisinde kaybolan zihnim kendine geldiğinde çoktan hamama varmış olduğumuzu fark ettim. Arabaları arkalı önlü park edip, hemen indik. Babaannem dik duruşu, haşmetli görünmek için eline aldığı ancak yürümek için hiç ihtiyaç duymadığı bastonu ve yaşından daha çevik yürüyüşü ile en önden gidiyordu. Onun arkasından annem ve Aslı'nın annesi Handan teyzem kol kola girmiş yürüyor, hemen arkalarındaysa tüm çantaları sırtlamış bir halde zar zor hareket etmeye çalışan abim yürüyordu. Daha doğrusu yürümeye çalışıyordu.

Hızla abimin yanına doğru adımladım. Bir iki çantayı elinden aldığım sırada bana minnetle gülümsedi.

Hamamın giriş kapısına vardığımızda abimden tüm eşyaları alıp bir saat sonra buluşmak için sözleştik. Bunu yaparken, bu kez tam da denildiği saatte hamamdan çıkmayı başarabilecek miyiz diye düşünmüştüm. Zira iki aile ne zaman yan yana daha doğrusu karşı karşıya gelecek olsa, muhakkak bir vukuat çıkardı. O yüzden inşallah bugün yine karakolda sonlanan bir münakaşa yaşamazdık. Çünkü tek ve biricik kuzenim Aslı'nın düğününe yara bereyle katılmak istemiyordum.

***

Hamamda geçirdiğimiz bir saatin ardından mayışmış bedenim, girişte gördüğüm bedenle birlikte aniden canlandı. Hızla Aslı'nın arkasına saklandığımda, ne yapmaya çalıştığımı soran bir bakış attı. Onun yaptığı gibi bakışlarımla girişi gösterdim. Gözleri gösterdiğim yeri bulur bulmaz, önümden kaybolmuştu. Şimdi avcısıyla arasında saklanmak için hiçbir yeri kalmayan masum bir ceylan gibi açıkta duruyordum.

Öfkeyle baktım Aslı'ya. Başımı sen görürsün der gibi de salladım. Ama Aslı içinde bulunduğum hali umursamayıp, pek sevgili kayınvalidesinin yanına gitmişti. Uzaklaşan bedeninin arkasından bakarken, sıkıntılı bir soluk aldım.

Çöpçatan Hafize avına yaklaşan avcı misali yanıma doğru gelmeye devam ederken, ailemin olduğu yere umutla bakmıştım. Onlarsa düşman kuvvetlere odaklanmış, her an hücuma hazır ordu gibi tetikte bekleyen halleriyle düştüğüm durumdan habersizlerdi. O anlarda bana benden başka yardım edecek kimse yok gibiydi.

"Ay Dünya kızım, ne iyi oldu da seni gördüm. Bizim kızın işi vardı da gelemedi, şu sırtıma bir kese atıversen?" diye sordu Hafize Hanım.

"Olur Hafize teyze" dedim biraz sonra yaşayacaklarımı çok iyi biliyor olmama rağmen. Bu düşüncede de ne kadar haklı olduğumu birkaç saniye içerisinde görmüştüm.

Hafize teyze oturduğu an itibariyle sanki şimdi konuşmazsa bir daha asla konuşması mümkün olmayacakmış gibi konuşmaya başlamıştı. Ardı arkası kesilmeksizin o adaydan bu adaya geçiyor, evlendirdiği çiftleri bir bir sayıyor, her lafının sonuna da evde kaldığımı eklemeyi ihmal etmiyordu.

Ah be Hafize teyze, evlendirdiklerin yetmedi mi diye geçirdim zihnimden. Bu nesli de kendi haline mi bıraksan acaba demek istediysemde söyleyebileceklerini bildiğimden, dilimin ucuna gelen kelimeleri yutup hiç karşılık vermedim. Ama bu kendi kendime konuşmamın önüne tabii ki de geçemedi.

Nerem evde kalmıştı canım benim? Daha yirmi dört yaşındayım ben dedim içimden. Yok yok, evde kalmıştım. Hafize teyzenin zamanında benim yaşımdakiler çoktan evlenmiş, üstelikte üçüncü çocuklarına gebe olurlarmış. Elimi çabuk tutmazsam yakında kimse yüzüme bakmazmış. Bunun gibi bilimum cümle kurmuştu Hafize teyze. En sonunda yavrusunu kurtarmaya anne kartal Nevra Sultan geldi de, bende içinde bulunduğum durumdan kurtuldum.

Hafize teyzenin yanından ailemin oturduğu yere doğru yürürken, sanırım annesinin adımlarını paytak paytak takip eden yavru penguenlere benziyordum.

Bu düşünce dudaklarımın iki yana kıvrılmasına neden olduğunda, Aylin teyzeyle göz göze gelmiştim. Küçük bir baş selamı verip, annem ile teyzemin arasındaki boşluğa kuruldum.

Güneş'in annesiydi Aylin teyze. Çocukluğumdan beri bir kez bile bana tek bir kötü söz söylememişti. Gerçi iki aile içinde geçerliydi bu durum. Kavga sadece yaşıtlar arasında olur diğerleri katiyen ailenin bir başka ferdine, nedendir bilinmez özellikle de bana kötü söz söylemezlerdi.

Tuhaf ama iki aile arasında saygı çerçevesinde gerçekleşen bir kavga hali mevcuttu. Tüm bu özenli davranışlara karşı yine de geçmişte aralarında her ne yaşandıysa aşılması güç bir duvar örmüştü.

Yerdeki bakışlarımı Aylin teyzeye çevirdim. Acaba oğlunun gidişinin ardındaki nedenin ben olduğumu öğrense, yine de bana böyle davranmaya devam eder miydi diye bir soru geçti zihnimden. Daha sonra üzüntünün esir aldığı gözlerimi saklayabilmek için başımı hızla önüme eğdim.

Dudaklarıma küçümseyici bir gülüş oturmuştu. Kendimi ne kadarda önemli görüyordum öyle! Nedeni neden ben olucaktım ki? Sonuçta Güneş beni sevmiyordu, sevmemişti ve asla sevmeyeceğini söylemişti.

Gözlerim tekrar nemlendi. Olmaz dedim kendime. Bugün burada yapamazdım.

Aslı'nın en mutlu olduğu anları kendi kırgınlıklarımla lekelemeye hakkım yoktu.

Yüzüme hemen yalancı bir tebessüm oturttum. Ki bunu oldukça kolay yapmıştım. Netice de son altı yılda bunu her gün tekrarladığımdan oldukça ustalaşmıştım.

Oturduğum yerden kalkıp babaannemin yanına geçtim. Elinden keseyi alıp acıtmamaya özen göstererek sırtına sürmeye başladığımda, oldukça kararlıydım. Bugün hiçbir kuvvet - buna bende dahildim- Aslı'nın ve ailemizin mutluluğunu gölgeleyemeyecekti.

Bölüm sonu

1 yorum