Güneşi görmeyen şehirde,
Söyle, nasıl yaşanır?
Orhan Veli
Üzerinden ne kadar uzun zamanın geçtiğini bilmediğim bir süre boyunca, zihnimde tek bir sözcük bir başkasına izin vermeksizin dönüp durmuştu.
Aylin teyzenin kim olduğunu bilmediğim bir kişiyle telefonda konuşurken sarf ettiği sözcüklerin asıl sahibin ben olduğumu, bu konuşmanın bana duyurabilmek adına bahçenin bu köşesinde, tamda yemek masamıza denk gelen kısımda yapıldığını biliyordum.
Aylin teyze tüm konuşma boyunca bir kez olsun sesini yükseltmemişti. Oysa aramıza örülmüş Çin Seddi'nden hallice duvara rağmen sesinden yayılan öfke ve hüzün dolu tınıyı, hiç çaba gerektirmez şekilde gayet net duymuştum.
Ve bu, ilk defa o çok övündüğüm keskin duyuşumdan nefret etmeme neden olmuştu.
Aylin teyzenin dediklerinin tek bir kelimesini dahi duymamış olmayı ne çok isterdim.
Oysa duyduğum her şeyin kelimesi kelimesine gerçek olduğunu, bir gün önce yaşananlardan dolayı adım gibi ezbere biliyordum.
Göğsüme bu zamana kadar hissetmediğim kadar büyük bir acının çöreklendiğini, bunu anlatmama yardımcı olabilecek hiçbir sözcüğün lügatımda olmadığını da keza...
Boş bakışlarımı sağ elimin üstünde varlığını yeni farkına vardığım birkaç damlanın yarattığı ıslaklığa kısa bir anlığına değdirdim. Ardından da bu ıslaklığın nedeninin yağmur olmadığını biliyor olmama rağmen yüzümü gökyüzüne çevirdim.
Koyu kahve gözlerimin aksine gökyüzü masmavi şekilde parıldıyordu.
Yılın bu zamanlarını, özellikle de güneş'in gökyüzünde ışıl ışıl parladığı bu güzel bahar havalarını çok seviyor olmama rağmen dakikalar önce kulaklarımın işittiği gerçekten dolayı, içim adeta buz kesmişti.
Oysa ne kadar hüzünlü olursam olayım bulutların arasından varlığını belli eden güneş'i bir parçacık görmek, tüm sıkıntılarımdan kurtulmamı sağlar ve beni garip şekilde gülümsetirdi.
Ama şu an hiçte o günlerdeki gibi olmamıştı. Aksine bulutların arasından güneş'in varlığını hissetmek, canımın olduğundan daha da fazla yanmasına neden olmuştu.
Bu yüzden birkaç dakika önce şen şakrak oturduğum kahvaltı masasından hızla kalktım. Kalkışımla birlikte mermer zemin üzerinde sürtünerek hareket etmek zorunda kalan sandalyemden, etrafa tiz bir ses yayıldı.
Bu, hayatta nadir olarak sevmediğim birkaç şeyden biri olmasına rağmen çıkan gürültüyü o anda umursayacak halde değildim.
Arkamı dönmüş dolu gözlerle odama doğru adımlarken, ilk defa masada sadece annemin olmasından dolayı memnundum. Ailenin diğer fertlerinin orada olması halinde ne açıklama yapacağımı bilmediğimden, o dakikalarda yalnızca annemin kahvaltı masasında olması beni bir parçada olsa rahatlatmıştı.
Sırtımı ona dönmüş hızla oradan uzaklaşmaya çalışırken, tıpkı benimkinin eşi olan hüzünlü gözlerle ardımdan baktığını biliyordum. Fakat geriye dönüp anneme her şeyin yolunda olduğunu ve rahatlaması gerektiğini söyleyememiştim.
Zira bunu söyleyebilecek kadar güçlü hissetmiyordum.
Zaten hemen arkamdan ayaklanmayan bedeni, onunda bana söyleyebileceği teselli cümlelerinin olmadığını düşündürtmüştü.
Hızla girdiğim bahçe kapısından sağıma soluma bakmadan yine aynı hızla ahşap merdivenlere yöneldim. Merdivenleri adımlamaya başladığım sırada, ayağımın altındaki birkaç basamak sallanıp hafif şekilde gıcırdadı. Bunu umursamayıp, odamın olduğu üst kata doğru hızla çıktım.
Parmaklarım yuvarlak kapı kolunu kavradığı sırada, kulaklarıma alt katta olan annemlerin odasının açılıp kapanan kapılarının sesi doldu. Ardından da babamın o bir türlü değiştiremediğimiz, terliklerinin tabanını yürürken yere süre süre çıkardığı sesi...
Gayet erken bir saatte ahiretliklerimle kahvaltı yapacağım ben diye evden çıkan babaannem burada olsaydı eğer çoktan babama kızmaya başlar, babamda annesine inat daha da abartarak terliklerini sürüye sürüye yürürdü diye bir düşünce geçti zihnimdem.
Gözlerim yaşlarla dolu olmuş olsa da bu düşünce bir parça dudağımın kavislenmesine neden oldu.
Babam ve annesini o halde görmek seyirlik bir zevke sahipti. Sanki koskoca insanlar değilde, o anlarda tek şeritli bir köprünün iki ayrı ucunda duran iki inatçı keçiye benziyorlardı.
Abim ve ben bu hallerine kıkır kıkır gülerken, arabuluculuk işi her zamanki gibi anneme kalırdı. Bir süre sonra sorun tatlıya bağlanırdı bağlanmasına ama bu yalnızca babam birkaç adım atana kadar sürer, babaannem bak şimdi diyip dişlerinin arasından homurdanırken babam elimde değil ne yapayım dercesine omuzlarını kaldırıp indirirdi.
Oysa hepimiz bunu yapmaktan çocuksu bir zevk duyduğunu bilirdik.
Tüm bu anları hatırlamama neden olan terlik sesi kesildiğinde, kapı kolunun üstünde donmuş şekilde duran parmaklarım tekrar canlandı. Ancak bu kez merdivenleri çıkarken ki aceleciliğimin aksine gayet yavaş hareket ediyordum. Çünkü şimdi fark ediyordum ki; odam sığınağım olmanın yanı sıra biraz önce duyduklarımında gerçek olup olmadığını ispat etme ihtimaline sahipti. Ve ben, bu gerçeği öğrenmek için henüz o kadar da hazır değildim.
Sanırım hiçbir zaman da olamayacaktım...
Yine de parmaklarım yuvarlak kapı kolunun üstünde yavaşça hareket etti. Kapı hafif açıldığında bu sese eşlik eder şekilde karşı odamdan abimin horultusu doldu kulaklarıma.
Abim Nazım benden yedi yaş büyük ve benim aksime gayet uykucuydu. Ancak uykudan daha çok sevdiği tek şey hiç kuşkusuz fırın sütlaçtı. Hatta annem abimin fırın sütlaça karşı olan zaafını bildiğinden, birçok defa babamın gizli işlerini öğrenmek için abim üstünde rüşvet aracı olarak kullanmıştı bunu. Ve hiç sekmeden her defasında da işe yaramıştı.
Sabaha karşı su içmek için mutfağa indiğimde abim yorgun argın bir şekilde dış kapıdan içeri girmiş, ayaküstü kurulan ve gözlerinden bas bas bağıran artık uyumam gerek sözcüklerinin arasına annem için bir not iliştirivermişti.
Annem, sütlaç yapacak olsa dahi onu asla uyandırmamalıydı.
Ardından ayaklarını tıpkı babam gibi ancak hiç sevmediğinden ayağına geçirmediği terliklerinin yokluğu ile sürüye sürüye odasına doğru yol almıştı.
Oysa annem, senelerden beri o terlikleri giymesi için az dil dökmemişti kendisine. Yine de abim bir türlü giymeye alışamamış, en sonunda annemin gönlü olsun diye ancak kıştan kışa giyerim diye söz vermek zorunda kalmıştı.
Annem hele sen bi giyde, zaten çok geçmeden alışır hiç çıkarmazsın ayağından diye söylenmişti abimin arkasından. Oysa abim hiçte annemin umduğunu vermemişti kendisine. Annemin etrafında olduğu her an terlikleriyle dolaşırken, onun olmadığı zamanlarda ayaklarından çıkarıp herhangi bir yere fırlatmıştı her defasında.
Dün gece basamakları çevik görünen vücudunun aksine ağır aksak yürüyen abimin ardından bakarken, çok şaşırmıştım. Zira çok uykusuz kalmış olsa da sütlacı asla ikinci plana atmazdı. Demek o kadar çok yorulmuştu ki gözü en sevdiği tatlıyı bile görmeyecek hale gelmişti diye geçirmiştim zihnimden. Ama nedense bu yorgunluğun sadece bedenen olmadığına dair bir his de oluşmuştu içimde.
Odamın kapısını geriye doğru iterken tekrar abimin horultusu dolmuştu kulaklarıma. Bu dün gece merdivenlerden çıkan abimin ardından bakarken aklımdan geçirdiklerimin, çok doğru olduğunu tekrar düşünmeme neden oldu. Çünkü abim ancak çok yorulduysa uykusunda horuldardı. Ve kulaklarıma dolan horultu sesi bu düşüncemi destekliyordu. Fakat şu anda bunun üstünde durabilecek bir ruh haline sahip değildim.
Aldığım soluklar ciğerlerime yetmez, ruhum can çekişir halde yavaşça kapıyı kapatıp odama girdim. Sırtım kapıya yaslı bir halde sağ elim yuvarlak kapı kolunu sımsıkı tuttuğunda, gözlerim açık pencereden esen rüzgarın etkisiyle uçuşan perdedeydi. Üzerinde tüm beceriksizliğim ve birçok defa deldiğim parmaklarıma rağmen zar zor tamamladığım, ancak kendimin dahi pek benzetemediğim yıldız işlemeleri vardı. Ama gözlerimin parlamasını sağlayan bu yıldızlar değil, dakikalardır akmaması için çabaladığım gözyaşlarımdı...
Camın önüne gitmek, Güneş'in hiçbir zaman perdesini çekmediği tam karşımda olan odasının camına bakmak konusunda yoğun bir istek duyuyor olmama rağmen, tüm yaşamım boyunca hiç olmadığım kadar da büyük bir korku hissediyordum.
Güneş'i baktığım yerde bulamama düşüncesi canımı yakıyor, bir mengene gibi yüreğimi sıkıyor, nefesimi kesip denizin ortasında fırtınaya yakalanmış gemi misali oradan oraya savuruyordu.
Yine de gözlerim yerde perdesi uçuşan camımın önüne doğru adımlarımı sürüye sürüye yürüdüm.
Oysa karşılaşacaklarıma hiç hazır olmadığımı biliyordum.
Rüzgarın savurduğu perde biraz öncenin aksine şimdi özgürce salınamayıp yüzüme çarpıyordu. Ve bu tuhaf şekilde yüzüme değdiği her noktanın, karıncalanıp kaşınmasına neden oluyordu. Buna rağmen bir süre daha kıpırdamadan camın önünde durmaya devam ettim.
Bakışlarımı yerden kaldırmak da, biraz önce Aylin teyzenin dudaklarından kulaklarıma dolan sözcüklerin somut gerçekliği ile karşılaşmak da istemiyordum.
Yine de ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre sonra gözlerimi yerden kaldırıp, tam karşımda olan odasının camına baktım.
Sarıya çalan güneşliği, sıkı sıkıya örtülmüştü.
Karşılaştığım bu manzara tüm ömrümce ilk kez başıma geliyordu. Ve gördüklerim bir süredir kirpiklerimin ucunda akmayı bekleyen gözyaşlarımı, sanki bir sağanakmış gibi boşaltmaya yetecek kudretteydi.
Güneş... gerçekten de gitmişti.
Camın önüne çektiği perdesi gibi, hayatlarımızın arasına da ardının görülmediği gerçek bir perde çekmişti.
O gitmişti... Ve şimdi ben, Güneş'in olmadığı bir dünyada onsuzlukla bir başıma kalmıştım.
Camdan uzaklaşıp birkaç saat önce içimde tuhaf bir karmaşayla uyandığım yatağıma, bu kez yorgun ve kırgın bir şekilde oturdum. Sağ elim oturuşumla beraber yatağın üstüne bıraktığım senelerin ve çok okunmuşluğun verdiği yıpranma ile yer yer kırılıp, sararmış kitaba değdi. Bu ağlayışımı sanki daha fazlası mümkünmüş gibi şiddetlendirmişti.
Güç almak istercesine kitabı ellerimin arasına alıp, göğsüme sıkıca bastırdım. Sonra hiç düşünmeden öylesine bir sayfayı açıp, bakışlarımı altı çizili satırda dolaştırdım. Ardından da henüz birkaç gün önce hissetmiş gibi altını çizdiğim satırı okumaya başladım:
"Mutlu geceler ara mutlu günlerine." *
Okuduğum satırla birlikte biraz önceye kadar sessiz döktüğüm gözyaşlarıma hıçkırık seslerim karışmıştı.
Artık O yoktu.
Onunla beraber mutlu günler, o mutlu günleri doğuran gecelerde yoktu.
Ağladım... Ağladım...
Bu ağlayışım ta ki odama doğru yaklaşan adım seslerini işitinceye kadar da devam etmişti.
Hızla yatağıma uzanıp gözlerimi yumdum. Sanki ben onları görmezsem onlarda benim dağılmış halimi görmezler diye bir düşünce oluşmuştu zihnimde.
Oysa ne çocuksu bir düşünceydi bu!
Kapım her zamanki gibi iki kez tıklatıldıktan sonra yavaşça açıldı. Ardından da ses çıkarmamak için özen gösteren iki beden, kapıdan içeriye doğru süzüldü.
Babamın yürürken terliklerini yere sürte sürte çıkardığı sesi duymuyor olmama rağmen gelenlerin, anne ve babam olduğuna emindim.
Çünkü odamdan içeriye girişleriyle birlikte etrafımı tuhaf bir huzur duygusu sarmış, çok geçmeden de bunu destekleyen babamın şefkat yüklü elinin varlığını başımın üstünde hissetmiştim.
Ateşimi yokladığı gayet açıktı. Demek annem babama rahatsızlandığımı söylemiş diye geçirdim zihnimden.
Sonra usulca saçlarımın arasına varla yok arası bir öpücük kondurdu babam. Bu zorla tutmaya çalıştığım gözyaşımın sağ gözümden akıp yastığımı ıslatmasına neden oldu. Sırtım onlara dönük olduğundan akan gözyaşımı görmemişlerdi.
Bir süre sonra babam uyuduğuma kanaat getirmiş olacak ki hiç sesini çıkarmadan, geldiği gibi sessiz bir şekilde annemi de yanına katıp odamdan çıktı.
O dakikalarda hıçkırığımı tutabildiğim için kendimi şanslı saymıştım.
Anne ve babam odamdan çıkıp arkalarından kapıyı kapattıklarında, yumduğum gözlerimi yavaşça araladım. Ancak ilk birkaç saniye gözlerimi esir alan yaşlardan dolayı odamı bulanık görmüştüm. Birkaç kez kırptığım gözlerim yaşlarını boşalttığındaysa bakışlarım sol tarafımdaki gece lambasını bulmuştu. Ve bu, tekrar ağlamaya başlamama neden olmuştu.
Ama bu kez kapının önünde konuşma seslerini duyduğum anne ve babamın hıçkırık seslerimi duymalarını istemediğimden, gözyaşlarımı sessizce akıtmaya çabalıyordum.
Oysa içimden çığlık çığlığa ağlamak, haykırmak geliyordu.
Bir süre sonra gözyaşlarımın arasında uyuya kalmıştım. Bunu, annemin elimi hafif tutuşunu uyku mahmuru bedenimde varla yok arası hissettiğimde anlamıştım. Sonra annemin yumuşak tatlı sesini duymuştum zihnimin derinliklerinde.
O anlarda bunun gerçek mi hayal mi olduğuna emin olamamıştım. Ancak sesinin hüzünlü olduğuna emindim.
"Keşke..." demişti annem. "Keşke her acıyı doktorlar geçirebilseydi. Keşke her acı biraz uyku, birkaç ilaç ile geçebilseydi. Keşke elimden bir şeyler gelebilseydi kızım. Keşke anneler çocuklarının kimi sevip kimi sevemeyeceklerini seçebilseydi. Ve keşke anneler, çocukları her düştüğünde acıyan yerlerini öpüp bak geçti dedikleri gibi yürek sızısını da öpüp geçirebilseydiler. Ne yazık ki bazı acılar ancak o acının sahiplerince geçirilebilir. Ve seninde güzel kızım... yürek sızını geçirebilecek tek kişi, ne yazık ki Güneş'ten başkası değil" demişti gerçek bir hüzünle.
Ancak annemin gerçekten bunları söyleyip söylemediğinden hiçbir zaman emin olamadım. Belki de beynim bana oyun oynamıştı. Bilmiyorum. Çünkü uzunca bir süre bilinçsizce yatmıştım.
Ne zaman üzülecek olsam, kalbim bir yükün altında ezildiğini hissedecek olsa ateşlenir, rahatsızlanırdım.
Yine öyle olmuştu.
Güneş'in beni ardında bırakıp gittiğini öğrenişimle birlikte, ruhumun çektiği ızdırap bedenime yansımış ve ben bu habersizce gidişin ardından tam bir ay boyunca bilinçsiz bir şekilde ateşler içinde yatmak zorunda kalmıştım.
Bazen kendime geliyor, başucumda sırayla ailemin bir ferdini endişeli bir bekleyiş içinde buluyordum. Hepsinin benim için seferber ve üzgün olduklarını görebiliyordum. Kendimi toparlamak, onları daha fazla endişelendirip üzmemek istiyordum o dakikalarda. Ancak yorgun yüreğim buna izin vermiyordu.
O sıralar bedeniminin üstünde zihnimin hiçbir tesirinin olmadığını, tüm kontrolün kalbimin hakimiyeti altında olduğunu da acı bir şekilde tecrübe etmiştim.
Sonra bir gece yarısı kendime geldiğimde, annemi başucumda gözyaşı dökerken bulmuştum. Elleri sıkı sıkı sol elimi avuçlamış ağlıyordu. Sesimi hiç çıkarmamıştım. Uyuyormuş, sanki hiç uyanmamış, kendime gelmemiş gibi davranmaya devam etmiştim.
Ama o gecenin sabahında tekrar eski neşeli hayat dolu ben olmaya karar vermiştim. Ailemi daha fazla kendi acımla yıpratmaya, böylesine perişan edip üzmeye hakkım olmadığını söylemiştim kendime. Üstelik Hakan hastanede hayatta kalmak için mücadele verirken, ben böyle bir yatağın içine çakılıp kalamazdım.
Aldığım bu kararla birlikte ertesi gün henüz gün yeni aydınlanmaya başlarken, penceremin önüne konan kuşun çıkardığı cıvıltıyla gözlerimi araladım.
Annem, camın önünde kitap okurken oturmayı pek bi sevdiğim tekli yeşil koltuğumda huzursuz bir şekilde uyuyordu. Muhtemelen uyandığında tutulmuş bir boyun ile karşı karşıya kalacaktı. Yine de biraz olsun uyuyabilmesi için onu uyandırmaya girişmedim. Bunun yerine ses çıkarmamaya çalışarak yattığım yerden kalkıp, oturur pozisyona geçmiş, ardından da yavaşça uyku mahmuru bakışlarımı odamın her bir santiminde karış karış dolaştırmıştım. Bunu yapmak, sanki çok uzak bir zamandan şu ana gelmişim gibi bir hissin içime doğmasına neden olmuştu.
O an onunla olan, onu hatırlatan her bir nesneye tek tek hüzün dolu gözlerle baktım. Ardından da uzun bir zaman boyunca yattığım için güçsüz olan bacaklarıma rağmen almış olduğum kararı kendime koltuk değneği yaparak, oturduğum yerden güçlükle de olsa kalktım.
Yapacağım şey konusunda oldukça kararlıydım. Bunun öfkeyle alınmış bir karar olmadığını biliyor, o yüzden de bir süre sonra pişman olmayacağımı hissediyordum.
Buna rağmen giysi dolabımın en alt rafında duran boş olan kutulardan birini alıp çalışma masama yöneldiğimde, parmaklarım soğuğa maruz kalmışlar gibi titremişti. Yine de onu hatırlatan her bir eşyayı teker teker toparlamaya başlamıştım. Sanki hiç farkında değilmişim, bu beni hiç etkilemiyormuş gibi...
Oysa kalbim o dakikalarda acıyla çırpınıyordu.
Yine de lacivert kutunun içine, ilk önce tahta bir kalemi gönderdim. Hemen ardından bunu bir bileklik izledi. Sonra elim ailem ile çekildiğim fotoğrafı yerleştirdiğim çerçeveye uzandı. Ancak bunu yaparken parmaklarım eskisi kadar hızlı hareket etmiyordu.
Kırmızı lacivert şeritli çerçevenin arkasını çevirip açtığımda, beni ailem ile çekildiğim fotoğraf haricinde başka bir fotoğraf daha karşılamıştı. Ancak bu fotoğrafın varlığına hiç şaşırmamıştım.
Dayım tarafından çekilmiş, kimsenin varlığını bilmesini istemediğim bu nedenle de bir başka fotoğrafın ardına gizlediğim o fotoğrafa, oldukça uzun bir süre boyunca hüzünle baktım.
Güneş ve ben... Yalnız ikimiz vardık o fotoğrafta. İkimizin de ön dişleri dökülmüş, kiraz ağacının tepesinde üstümüz başımız kırmızıya boyanmış şaşkın bir şekilde açılmış kocaman gözlerimizle dayımın fotoğraf kadrajına yakalanmıştık.
Canım yanıyor olmasına rağmen kırık bir şekilde de olsa gülümsemiştim o fotoğrafa bakarken. Gözlerim akmaya hazır gözyaşlarına ev sahipliği yaparken, yalnız Güneş ve benim olduğumuz ilk ve tek fotoğrafı diğer eşyaların yanına, alt dudağım dişlerimin esareti altında ezilirken yavaşça bıraktım.
Kalbim o an, ayazda kalmış bir kuş gibi acıyla çırpınıyordu.
Kutudan başımı kaldırdığım sırada çalışma masamın üstünde yer alan panoda bir süre gözlerim oyalandı. Tam karşımda gördüğüm biletle birlikte dolan gözlerimin önünde, haftalar önce Mirkelam'ın konser için İzmir'e geleceğini öğrenip arkadaşlarımla hep beraber gitmek için dil döktüğüm gün canlanmıştı.
Yanlarına heyecanla gitmiş, ancak hepsinden olumsuz yanıt almıştım. Kendi kendime sorun olmadığını, yalnız Güneş'in gelmesinin benim için yeterli olacağını söylemiştim. Oysa Güneş, gözlerimin içine bakarak gayet net bir şekilde gelemeyeceğini söylemişti.
Üzülmüştüm. Ve üzgün olduğum her zaman yaptığım gibi tepedeki karadut ağacının altında soluğumu almıştım.
Kırgın bir şekilde oturmuş uzaklara bakarken, Güneş yanıma gelmiş sanki hiçbir şey olmamış gibi başını dizlerimin üstüne tereddütsüz bir şekilde yerleştirivermişti.
Ellerim kırgınlıkla kucağımdaki başı itmek için hareketlendiğindeyse, O bunu hissetmiş gibi benim aksime her zamanki gibi sıcak olan elleriyle sıkı sıkı tutmuştu ellerimi.
Parmaklarımın kaybolduğu ellerinden bakışlarımı çekip Güneş'in gözlerinin içine baktığımda, kendi gözlerimden bile daha kırgın, daha yorgun bakan bakışlarıyla karşılaşmıştım.
Bu yakar top oynarken yüzümün ortasına çarpan toptan bile daha çok acımıştı canımı.
Gözleri hâlâ gözlerimde dolaşırken, tuttuğu ellerimi yavaşça kendi saçlarının arasına bırakmış, ardından da tekrar gözlerini yummuştu.
O an, Güneş'in gözlerindeki kırgınlığın nedenini öğrenmek ve sonsuza kadar oradan söküp atmak istemiştim. Yine de gözlerindeki kırgınlığın nedenini hiçbir zaman soramadım. Nedense alabileceğim cevap beni hep korkutmuştu.
Bir süre sonra dizlerimdeki başının üstünde belli belirsiz duran parmaklarımı hareket ettirdiğimde, ellerimi çekeceğimi sanmış olacak ki kaşlarının arasında ince bir çizgi oluşmuştu. Ancak çok geçmeden saçlarını usul usul okşamaya başladığımda, kaşları arasında oluşan ince çizgi kaybolmuştu.
Güneş'in bu hali karşısında dudak ucum hafif bir şekilde kavislenmişti. Onunla birbirimize sandığımdan da çok benziyorduk. Ve bu benzeyiş, beni rahatsız etmek bir yana tuhaf şekilde mutlu ediyordu.
Oysa ben, hiç kimseye benzemekten hoşlanmazdım. Herhangi biri beni bir başkasına benzetecek olsa öfkelenir, o kişiye hiç mi hiç benzemediğim konusunda diretirdim. Oysa Güneş'e benzemek, onunla benzer yanlar taşıyor olmak beni garip şekilde gururlandırırdı.
Güneş'in yüzünde yer eden hüznün nedenini ne bugün ne de o gün bilmiyordum. Ancak saçlarının arasında şefkatle dolaşan parmaklarımın o an ona iyi gelmesini ummuştum.
Parmaklarım Güneş'in saçlarının arasında incitmekten korkar şekilde hareket ederken, sadece ikimizin duyabileceği şekilde konuşmuştum:
"Konsere beraber gidelim."
Sözlerimle beraber etrafı derin bir sessizlik kaplamıştı. Bana cevap vermeyen Güneş'in çoktan uykuya teslim olmuş olabileceğini düşünmüştüm bunun üstüne. Ama bir süre sonra yumduğu gözlerini açıp gözlerimin içine derince bakmıştı.
Bakışlarımı kesiştiği an beklentiyle tekrar konuşmuştum.
"Geleceksin değil mi?"
"Geleceğim. Mutlaka orada olacağım" demişti, derin ancak ne söylediğini anlayamadığım bakışlarıyla gözlerimin içine bakarken. Ardından da gözlerini tekrar yummuştu.
Parmaklarım hâlâ onun saçlarının arasında hareket ederken bana huzurun ne olduğunu soracak olsalardı eğer o an onlara, hiç kuşkusuz Güneş'in saçlarının arasında dolaşan parmaklarım olduğu cevabını verirdim.
Gözlerimin önünde canlanan anıyla birlikte uzanıp raptiyeyle tutturduğum konser biletini kırgın bir şekilde yerinden söktüm. Onu da kutuya, koyduktan sonra gittikçe hızlanan bir şekilde bir bir topladım onu hatırlatan, onun izlerini taşıyan her şeyi.
Kutuya koyduğum her bir hatırayla birlikte de biraz daha bedenim güçlendi. Dakikalar sonra her şeyi topladığıma kanaat getirdiğimde, gözlerimi yavaşça odamda dolaştırdım.
Farklıydı...
Sanki odam daha önce hiç görmediğim, hiç tanımadığım, hiç zaman geçirmediğim, ağlamadığım, üzülmediğim, mutlu olmadığım bir yer gibi gelmişti gözlerime.
Demek Güneş'e ait olan her şeyi hayatımdan çıkarmak böyle hissettiriyor diye geçirdim zihnimden. Demek Güneş her yere her şeyime sirayet etmiş, beni böylesine kendisinden ibaret kılmıştı.
Odama olduğum kadar kendime de yabancı olduğumu iliklerime kadar hissettim. Bedenim havanın sıcaklığının aksine buz tutmuş gibiydi. Gözlerim ise akmaya hazır yaşlarıyla titriyordu.
Tüm bunlar olup biterken annemin uyandığını ve tıpkı benim dolu gözlerim gibi dolu olan gözleriyle yaptıklarımı izlediğini fark etmemiştim. Ta ki eskiye nazaran bomboş gelen odamda dolaşan bakışlarım anneminkilerle kesişinceye kadar...
İkimizin de gözlerinde aynı keder taneleri vardı. İkimiz de birbirimize sarılma ihtiyacı duyuyorduk.
Hızla yanına adımladım. Beni tüm dünyadan, olup biten her şeyden saklayabileceğini bilerek sımsıkı sarıldım bedenine. Ne o ne de ben, tek kelime etmeden, hiç konuşmadan bir süre boyunca birbirimize sarılıp oturduk.
O günden sonra hızla iyileştim. Eskisi gibi gülüyor, sevdiklerim ile uğraşıyor en önemlisi de; sanki mümkünmüş gibi Güneş daha önce hayatımda hiç var olmamış gibi davranıyordum.
İki evde de derin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Annem de Aylin teyze de tüm gerçeği biliyor olmalarına rağmen habersiz gibi, hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı.
Ancak hiçbir şey olmamış gibi davranarak tüm olup biteni ve çok istesemde olamayanları yok sayamazdık. Bu gerçeği de kimi için kısa olan, ancak benim için bir ömür süren altı yılın sonunda anlayacaktık.
Güneş, tıpkı gittiği günkü kadar sessiz bir şekilde geri dönmüştü. Ve sanki gidişinin üzerinden altı koca yıl geçmemiş gibi her şey kaldığı yerden tekrar akmaya, ben ona tekrar bulanmaya, yeni baştan sevmeye ve bu kez gerçekten sevilmeye başlamıştım.
Kim bilir? Belki de yalnızca ben öyle olduğunu zannetmiştim.
*
