İçeriğe geç

Asker ve doktor aşkı (Hayatla Sınanan Sevda)

Bölüm 39 · 9 dk okuma

Asker ve doktor aşkı (Hayatla Sınanan Sevda)

Bölüm 39

37. Bölüm

‎ ‎Nişan yüzüğüm parmağımda hâlâ sıcaktı… Demir’in eli elimdeyken söylediği o cümle kulaklarımda dönüp duruyordu: ‎ ‎“Kavuşmamız az kaldı Ayça. Bundan sonra ayrı evlerde değil… aynı hayatta, aynı nefeste olacağız.” ‎ ‎O sözü öyle bir söylemişti ki, yüreğimin içine bir sıcaklık yerleşmişti. ‎Ama şimdi, abimin arabasına binerken onu arkamda bırakmak… beklediğimden daha zordu. ‎ ‎Demir bana son kez sarıldığında fısıldadı: ‎“Görüşürüz nişanlım… söz, çok az kaldı.” ‎ ‎Sanki o “görüşürüz”, bir veda değil de bir başlangıcın kapısıydı. ‎ ‎Arabaya oturdum, kapı kapandı ve içimde hafif bir boşluk oluştu. ‎Demir yolun kenarında durdu, arabamız uzaklaşırken gözlerini ayırmadan bana baktı. ‎O bakış… “bekle” diyen, “güvende kal” diyen bir bakıştı. ‎ ‎Emir abi iç çekti. ‎“Valla kardeşim, sen evlenince ben yalnız kalacağım gibi geliyor,” diye takıldı. ‎ ‎Gülümsedim ama gözlerim istemsizce doluyordu. ‎“Daha aynı evde yaşayacağız Emir abi… öyle hemen bırakmıyorum seni,” dedim. ‎ ‎Abim güldü. “İyi bari. Zaten sensiz yaşayamam ki.” ‎ ‎Eve vardığımızda abimin sözleri, Demir’in vedası, parmağımdaki yüzüğün ağırlığı… hepsi bir anda üzerime çöktü. ‎Kapıyı açtık, eve girdik. Işıklar kapalıydı ama ortam tanıdıktı, kokusu bile. ‎ ‎Montumu çıkarıp derin bir nefes aldım. ‎ ‎İşte tam o an… ‎Sanki içime bir his doğdu. ‎ ‎Bu gece sakin bitmeyecekti. ‎ ‎Demir’in sesi kulaklarımda yankılandı: ‎“Her şey çok yakında daha güzel olacak.” ‎ ‎Kendimi o söze tutunurken buldum. ‎ ‎Ama bilmediğim bir şey vardı. ‎Bu gece… güzel olana giden yolun ilk adımıydı. ‎ ‎Ve kapının arkasında, bizi bekleyen bir haber vardı. ‎Bu haber… hem kalbimi titretecek, hem de Demir’le aramızdaki bağı bambaşka bir seviyeye taşıyacaktı. ‎ ‎ ‎ ‎Evin sessizliği bana her zamankinden farklı geldi. Sanki duvarların arasında gizlenen bir fısıltı, bir ağırlık vardı. ‎Ayakkabılarımı çıkarırken hâlâ Demir’in sıcak dokunuşunu hissediyordum. ‎O “görüşürüz nişanlım” deyişi… kalbimin içini yumuşatmıştı. ‎ ‎Tam salona geçecektim ki, Emir abi bir anda durdu. ‎ ‎“Bir şey var…” diye mırıldandı. ‎ ‎Gözlerim hemen abime döndü. ‎“Ne oldu?” ‎ ‎Abim salondaki masaya bakıyordu. Masanın üzerinde iki şey duruyordu: ‎ ‎✔ Üzerine AYÇA yazılmış beyaz bir zarf ‎✔ Küçük bir siyah telefon — bizim evde olmayan bir model ‎ ‎Kalbim bir anda hızlandı. ‎ ‎“Bu… bizim değil?” dedim. ‎ ‎abim hemen telefonu eline aldı, ardından zarfı bana uzattı. ‎“Önce sen aç.” ‎ ‎Yutkundum. Parmaklarım titreyerek zarfı açtım. İçinden bir tane kağıt çıktı… ve kağıdın üzerindeki yazıyı okur okumaz dizlerimin bağı çözüldü: ‎ ‎“Demir’in görevi resmen başladı. Senin güvende olman için bu evden dışarı çıkmaman gerekiyor. Bugün seni takip eden biri vardı. Bu telefon sadece acil durumlarda kullanılacak.” ‎ ‎Altında imza yoktu. ‎Sanki aceleyle yazılmıştı. ‎ ‎Nefesim kesildi. ‎“Ne demek bu? Kim takip etti beni?..” ‎ ‎Tam o sırada telefon kendi kendine titredi. ‎ ‎Ekranda arayan ismi yoktu. ‎Sadece tek bir kelime yazıyordu: ‎ ‎“Cevapla.” ‎ ‎Emir abi telefonu elimden aldı. ‎“Dur, ben bakarım.” ‎ ‎Ama telefon ikinci kez titredi. ‎Bu kez ekranda başka bir kelime belirdi: ‎ ‎“Ayça.” ‎ ‎Abim tereddüt etti… sonra telefonu bana geri verdi. ‎“Bu seni istiyor.” ‎ ‎Kalbim deli gibi atıyordu. ‎Telefonu kulağıma götürdüm. ‎ ‎“—Alo?” ‎ ‎Kısa bir sessizlik oldu. ‎Sonra tanıdık ama gergin bir ses… ‎ ‎“Ayça… sakin ol. Ben Kerem.” ‎Demir’in komutanı. ‎ ‎Damarlarımdaki kan çekildi. ‎“Komutan Kerem? Neler oluyor? Demir iyi mi?!” ‎ ‎Sesi ciddi, hızlı ve tedirgindi: ‎“Demir iyi. Ama senin hakkında bilgi toplamaya çalışan biri var. Onun kim olduğunu öğrendik… ve bu iş sandığımızdan daha büyük.” ‎ ‎Kalbim boğazıma tıkandı. ‎Gözlerim doldu. ‎“Ben… neden? Neden beni?” ‎ ‎Kerem nefes aldı, sesindeki endişe tüylerimi diken diken etti: ‎ ‎“Çünkü Demir… sandığından çok daha özel bir görevde.” ‎ ‎O an dünya durdu. ‎Dizlerim titredi, duvara yaslanmak zorunda kaldım. ‎ ‎“Demir… bana bunu söylemedi,” dedim fısıltıyla. ‎ ‎Kerem’in sesi bir anda yumuşadı. ‎“Seni korumak istediği için söylemedi.” ‎ ‎Gözyaşlarım aktı. ‎ ‎“Peki şimdi ne olacak?” diye sordum. ‎ ‎Kerem’in cevabı kapıdan gelen sert bir tıklamayla birlikte geldi: ‎ ‎“Şimdi… sakın kapıyı açma Ayça. Biz geliyoruz.” ‎ ‎Kapı bir kez daha sertçe çaldı. ‎ ‎Bu kez dışarıdan derin, kalın bir erkek sesi duyuldu: ‎ ‎“Ayça. Aç kapıyı. Konuşmamız lazım.” ‎ ‎Ben donup kaldım. ‎Telefon elimde titredi. ‎ ‎Kerem’in sesi neredeyse bağırmaya yakındı: ‎ ‎“Ayça! Sakın açma! O biz değiliz!” ‎ ‎Ve o an… ‎Bütün hikâye yeni bir karanlığın içine doğru çekildi. ‎ ‎ ‎Kapıya vuran o sert ses yeniden yükseldi. ‎Bu kez daha net, daha buyurgan: ‎ ‎“Ayça. Aç kapıyı. Demir’le ilgili önemli bir şey var.” ‎ ‎Tüylerim diken diken oldu. ‎Telefon hâlâ kulağımdaydı; Kerem’in sesi panik doluydu. ‎ ‎“Ayça, lütfen beni dinle! Kapıya yaklaşma bile. Adamın kim olduğunu bilmiyoruz.” ‎ ‎Emir abi bir anda önümde durdu, beni geri itti. ‎Gözleri ciddiydi, yüzü gerilmişti. ‎ ‎“Ben bakarım,” dedi ama Kerem’in sesi hemen yükseldi: ‎ ‎“EMİR! Sakın! Kapıdan uzak durun, pencereye bile yaklaşmayın! Ekibim beş dakika içinde orada olur.” ‎ ‎Kapı yeniden yumruklandı. ‎Bu kez daha öfkeyle. ‎ ‎“Ayça! Aç şu kapıyı! Senden bir şey saklıyorlar!” ‎ ‎Nefesim kesildi. ‎Bacaklarım titredi, kulaklarım uğulduyordu. ‎ ‎Abim hemen salonun ışıklarını kapattı, beni omzumdan tutup duvarın dibine çekti. ‎ ‎“Bekle,” dedi. “Biraz sessiz ol.” ‎ ‎Telefonu tekrar kulağıma götürdüm. Sesim titrerken konuştum: ‎ ‎“Kerem… kim bu? Neden beni istiyor?” ‎ ‎Kerem nefesini kontrol etmeye çalışarak cevap verdi: ‎ ‎“Demir’in görevinde yer alan birini yakaladık. Üzerinden senin fotoğrafların çıktı.” ‎ ‎Kalbim duracak gibi oldu. ‎“Benim?.. Neden?!” ‎ ‎“Çünkü Demir’i zayıf düşürmek için kullanabilecekleri tek şey sensin.” ‎ ‎Gözlerim doldu, ellerim buz gibi oldu. ‎ ‎Demir’in yüzü gözlerimin önüne geldi… ‎Nişandaki gülüşü… ‎Elimi sıkması… ‎“Her zaman” deyişi… ‎ ‎Kapı yine vuruldu. Bu kez daha yavaş, daha tehditkâr. ‎ ‎“Ayça… beni tanıyorsun. Konuşmamız lazım…” ‎ ‎Tanıyor muydum? ‎Ses… evet… bir yerden tanıdıktı ama çıkaramıyordum. ‎ ‎Tam o anda abim yerinden fırladı. ‎“Bu ses…” diye fısıldadı. “Ben bunu bir yerden biliyorum.” ‎ ‎Ben panikle abime döndüm. ‎“Kim?” ‎ ‎Abim kaşlarını çattı, kapıya doğru bir adım attı ve kulak kabarttı. ‎Sonra gözleri büyüdü. ‎ ‎“Bu… şey…” dedi kısık bir sesle. ‎“Bu Demir’in eski timinden biri olabilir.” ‎ ‎Telefonun diğer ucunda Kerem anında bağırdı: ‎ ‎“EMİR! Uzaklaş kapıdan! O adamın adı Tahir. Disiplin cezası alıp timden atıldı. Tehlikeli. Çok tehlikeli!” ‎ ‎Dizlerim boşaldı. ‎Gözlerim karardı. ‎ ‎Demir’in eski timinden atılan biri… kapımın önünde miydi? ‎ ‎Kapı bu kez yavaşça tıklandı. ‎Sanki benimle konuşur gibi: ‎ ‎“Ayça… Demir seni koruyamaz artık.” ‎ ‎O an içimde bir şey koptu. ‎Hem korku, hem öfke, hem de kalbimi titreten bir çaresizlik. ‎ ‎Tam o anda… ‎Koridor bir anlığına aydınlandı. Arabaların farları cama vurdu. ‎ ‎Kerem’in sesi yükseldi: ‎ ‎“Ayça! Geldik! Kapıdan uzak durun! Saklanın!” ‎ ‎Dışarıdan hızlı adımlar, telsiz sesleri, komutlar duyuluyordu. ‎ ‎Kapının önündeki adam bunu fark etmiş olacak ki kapı kolunu öyle bir zorladı ki, neredeyse kırılacak sandım. ‎ ‎Ben çığlık atmamak için dudaklarımı ısırdım. ‎ ‎“Ayça! Aç kapıyı yoksa—” ‎ ‎Cümlenin sonu gelmedi. ‎ ‎Dışarıdan bir bağırış koptu. ‎Ardından metalik bir ses, sonra boğuk bir gürültü. ‎ ‎Derin bir sessizlik… ‎ ‎Ardından Kerem’in sesi kapının diğer tarafından geldi: ‎ ‎“Ayça, Emir… tamam. Tehlike etkisiz hale getirildi. Kapıyı açabilirsiniz.” ‎ ‎Abim nefesini bıraktı, dizlerinin bağı çözüldü. ‎Ben hâlâ titriyordum. ‎ ‎Yavaşça kapıya yaklaştık. ‎ ‎Abim kapıyı açtığında… koridorda üç asker, yerde kelepçelenmiş bir adam ve önde Kerem duruyordu. ‎ ‎Kerem’in bakışları doğrudan bana döndü. ‎ ‎Sesi yumuşaktı ama içindeki gerginlik gizlenemiyordu: ‎ ‎“Seni artık daha iyi korumamız gerekecek Ayça. Çünkü bu… başlangıç.” ‎ ‎Ben sadece yutkunabildim. ‎ ‎Demir’in görevinden önce başlayan bu karanlık… şimdi beni de içine alıyordu. ‎ ‎ ‎ ‎Kerem’in söylediği o son cümle sanki evin içindeki havayı daha da ağırlaştırdı: ‎ ‎“Bu… başlangıç.” ‎ ‎Boğazım düğümlendi. ‎Demir’in beni korumak için sakladığı gerçeklerin, artık kapımın önünde duran biri tarafından kırılmaya çalışılması… aklımı altüst ediyordu. ‎ ‎Kerem içeri girerken etrafı kontrol etti. ‎Askerlerden ikisi dışarıda kalıp koridoru güven altına aldı, biri de içeri girip pencereleri kontrol etti. ‎ ‎Emir abi ise hâlâ şoktaydı. ‎Elini saçlarının arasından geçirdi. “Ben böyle bir şey olacağını hiç düşünmedim…” ‎ ‎Kerem ona doğru döndü. ‎“Hiçbirimiz düşünmedik,” dedi ciddi bir sesle. “Ama artık durum değişti.” ‎ ‎Ben yavaşça salondaki koltuğa oturdum. Nefesimi düzeltmeye çalışırken Kerem yanımda çömeldi. ‎ ‎“Ayça… iyi misin?” ‎ ‎Gözlerim ona baktı ama sesim çıkmadı. ‎Boğazımda bir düğüm vardı, konuşursam ağlayacaktım. ‎ ‎Sadece başımı salladım. ‎ ‎Kerem derin bir nefes aldı, sanki doğru sözleri seçmeye çalışıyordu. ‎ ‎“Bak… sana bazı şeyleri artık söylemek zorundayım. Demir bunu senden saklamadı çünkü yalan söylemek istedi. Sana yük olmamak için sakladı.” ‎ ‎Kalbim o an bir anlığına durdu. ‎ ‎“Demir… neyi sakladı?” ‎ ‎Kerem bana düz bir bakışla baktı. ‎“Demir, özel harekât bünyesinde sıradan bir asker değil. O… hedef alınan bir ekibin içinde.” ‎ ‎Yutkundum. ‎Ellerim dizlerimin üzerinde sıkıldı. ‎ ‎“Ne demek… hedef alınan bir ekip?” ‎ ‎Kerem başını eğdi. ‎“Siz nişanlandıktan sonra bu bilgi yayılmış olmalı. Demir’in artık bir zaafı olduğu… yani sen… çok hızlı öğrenilmiş.” ‎ ‎Kalbim göğsümde sıkıştı. ‎“Ben… Demir’e zarar gelsin diye mi beni arıyorlar?” ‎ ‎Kerem yumuşak bir sesle: ‎“Evet. Seni kullanıp onu çökertebileceklerini düşünüyorlar.” ‎ ‎Bir an başım döndü. ‎Gözlerim karardı. ‎Demir’in o günkü bakışı, sessizliği, vedadaki tereddüdü… hepsi anlam kazandı. ‎ ‎O beni korumak için susmuştu. ‎Benim hayatım için. ‎Bizim için. ‎ ‎Gözlerim doldu. ‎Kendimi tutamadım, Kerem konuşurken yaşlar yanaklarımdan sessizce süzüldü. ‎ ‎Kerem devam etti: ‎ ‎“Ayça… seni bu gece başka bir yere götürmemiz gerekiyor. Daha güvenli bir yere. Demir bunu bilsin diye de hemen haber göndereceğim.” ‎ ‎O sözde yüreğim sıkıştı. ‎ ‎“Hayır…” dedim sessizce. “Demir şimdi bunu duyarsa… kendini suçlar.” ‎ ‎Kerem başını salladı. ‎“Demir seni duyar duymaz daha çok dikkatli olur. Bu kötü değil.” ‎ ‎O sırada bir asker kapıdan seslendi: ‎ ‎“Komutanım, bölge temiz. Çıkış için hazırız.” ‎ ‎Kerem ayağa kalktı. ‎Sonra bana elini uzattı. ‎ ‎“Ayça… artık seni daha sıkı koruyacağız. Demir’in tek isteği buydu.” ‎ ‎Elini tuttum ama gözlerim kapıya gitti. ‎ ‎Kapının ardında kelepçelenmiş adam başını kaldırıp bana baktı. ‎O bakış… sanki beni tanıyor gibi soğuk ve keskin. ‎ ‎Tüylerim ürperdi. ‎ ‎Kerem fark etti, hemen kapının önüne geçti. ‎ ‎“Merak etme. Sana dokunamayacak.” ‎ ‎Ama tam o anda adam dudaklarını kıpırdattı. ‎ ‎Ve bir fısıltı duyuldu: ‎ ‎“Seni bulacaklar.” ‎ ‎Emir abi öfkeyle ileri atıldı ama askerler onu tuttu. ‎ ‎Kerem sert bir sesle bağırdı: ‎“Konuşma!” ‎ ‎Ama çok geçti. ‎O söz içime bir ok gibi saplanmıştı. ‎ ‎Kalkıp montumu aldım. ‎Elim titriyordu ama kendimi topladım. ‎ ‎“Gidelim,” dedim. ‎“Sadece Demir’e zarar gelmesin.” ‎ ‎Kerem başını salladı ve yol göstermeye başladı. ‎ ‎Apartmanın karanlık merdivenlerinden inerken tek düşündüğüm şey vardı: ‎ ‎Demir… ‎Sen beni korumak için neleri göğüslüyorsun? ‎Ve ben seni yeniden görene kadar neleri göğüsleyeceğim? ‎ ‎Evin kapısından dışarı adım attığım anda… artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacağını hissettim. ‎

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.