İçeriğe geç

Asker ve doktor aşkı (Hayatla Sınanan Sevda)

Bölüm 30 · 7 dk okuma

Asker ve doktor aşkı (Hayatla Sınanan Sevda)

Bölüm 30

28. Bölüm

‎ ‎ ‎ ‎ ‎Demir’i ameliyathaneden çıkarıp yoğun bakıma aldıklarında içimdeki bütün dünya sanki susmuştu. Ne nefes alabildim ne bir şey düşünebildim… Sadece kapının üzerinde yazan “Yoğun Bakım – Giriş Yasaktır” yazısına baktım. O kapı bir anda aramızda koca bir duvar olmuştu. ‎ ‎Elim hâlâ Demir’in kanının bulaştığı yerden titriyordu. Doktorun söyledikleri kulaklarımda çınlıyordu: ‎ ‎“Kritik ama umudumuz var. İlk 24 saat çok önemli.” ‎ ‎Ben yine de gözlerimi kapayıp onun kokusunu, gülüşünü, bana “Yanındayım, korkma” deyişini düşündüm. Korkuyordum. Hem de hiç olmadığım kadar. ‎ ‎Yanıma Emir geldi, omzuma elini koydu. ‎“Bize güç göstermek düşer Ayça. Demir bunu atlatır, inan bana.” ‎ ‎Başımı salladım ama içimde fırtına başka türlü kopuyordu. Kafamda hep aynı soru dönüyordu: ‎ ‎“Ya ona bir şey olursa?” ‎ ‎Bekleme odasına geçtim. Saatler geçmedi… Yalnızca monitörlerin sesi, hemşirelerin koşuşturması, arada bir açılan kapılar. Her kapı açıldığında kalbim ağzıma geldi. ‎ ‎Nihayet hemşire bana yaklaştı, sesi yumuşaktı: ‎“İsterseniz onu uzaktan görebilirsiniz ama içeri girmeniz yasak.” ‎ ‎Ayağa kalktığımda dizlerim titredi. Yoğun bakım camının önüne geldiğimde nefesim kesildi. ‎ ‎Demir… ‎Beyaz çarşafların arasında yatıyordu. Yüzü solgundu, göğsü ritmik bir şekilde inip kalkıyordu. Kollarında kablolar, yanında makineler… Ama o hâlâ benim Demir’imdi. ‎ ‎Camın önünde elimi kaldırdım. Sanki elimi tutuyormuş gibi hissetmek istedim. ‎“Ben buradayım…” dedim fısıltıyla. ‎“Seni bırakmam. Ne olursa olsun bırakmam.” ‎ ‎Gözyaşlarımı tutamadım. Ama ağlarken bile içimde tek bir şey vardı: ‎ ‎Demir dönecek. Bana dönecek. ‎ ‎ ‎Gece çöktükçe hastanenin soğukluğu daha ağır bastı. Koridor sessizdi ama içimde kopan fırtınalar hiç durmuyordu. Her adımımda Demir’in nefes alışlarını, makinenin ritmik sesini duyuyordum sanki. ‎ ‎Abim bir köşede oturmuş başını ellerine yaslamıştı. Ben de yanına geçtim, ama konuşacak hâlim yoktu. Birkaç saat sonra hemşire tekrar geldi: ‎ ‎“Durumu stabil. Ama uyanması zaman alabilir.” ‎ ‎Derin bir nefes aldım. Bu, saatlerdir duyduğum en iyi cümleydi. ‎ ‎Bir süre sonra yoğun bakımın kapısı hafifçe açıldı. Doktor beni görünce yaklaştı. ‎ ‎“Kısa bir süreliğine izin vereceğim,” dedi. ‎“Ama sadece yanına girip elini tutabilirsiniz. Konuşmayın, onu uyandırmaya çalışmayın.” ‎ ‎Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. O ağır kapıdan içeri adım atarken ayaklarım yere basmıyordu sanki. ‎ ‎Odasına girdim… ‎Işık loştu. Makinelerin ışıkları Demir’in yüzüne vuruyordu. ‎ ‎Yaklaştım. ‎Kalbim kırılmış gibiydi onu o hâlde görünce. ‎ ‎Elini tuttum. ‎Soğuktu… ama hâlâ benim bildiğim Demir’in eli. ‎ ‎Başımı yanına yasladım. ‎“Demir… ben geldim. Buradayım.” dedim titreyen bir sesle. ‎“Beni duyuyorsan… lütfen bırakma benimle savaşmayı.” ‎ ‎Gözlerimi kapadığım anda onun sesi yankılandı zihnimde: ‎“Ayça, korkma.” ‎ ‎Sanki bir anlığına parmağı kıpırdadı gibi geldi. Kafamı hızla kaldırdım. ‎“Demir?…” ‎ ‎Ama doktorun uyarısı aklıma geldi. İçime çektim. ‎Bunu kendime hayal etmemi söyledim. Ama içimde bir umut kıvılcımı yandı. ‎ ‎Hemşire içeri girip nazikçe omzuma dokundu. ‎“Süreniz doldu.” ‎ ‎Elini son kez sıktım. ‎“Ben buradayım Demir. Seni bekliyorum, tamam mı?” ‎ ‎Odayı çıkarken gözyaşlarımı silemedim. Abim beni koridorda karşıladı. ‎“Ne oldu?” diye sordu. ‎ ‎Yalnızca tek bir cümle kurabildim: ‎ ‎“O dönecek  abi… hissediyorum.” ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Gece sabaha dönerken hastanenin ışıkları hâlâ aynı soğuklukta yanıyordu. Herkes yorulmuştu ama ben yerimden kıpırdayamadım. Demir’in olduğu kapıya bakarak sabahladım. ‎ ‎Sabahın ilk ışıklarıyla doktor yoğun bakımdan çıktı. Kalbim hızlandı. ‎“Bir gelişme var mı?” dedim hemen. ‎ ‎Doktor gözlüğünü düzeltti, yüzünde hafif bir rahatlama vardı. ‎ ‎“Demir bey küçük tepkiler veriyor. Parmak hareketleri, kaş kasılması… Bunlar iyi işaretler.” ‎ ‎Kalbim boğazıma geldi. ‎“Yani… uyanacak mı?” ‎ ‎“Henüz kesin konuşamayız ama süreç iyi ilerliyor. Şu an vücudu mücadele ediyor.” ‎ ‎Bir anda dizlerimin bağı çözüldü, korku yerini derin bir umutla doldurdu. ‎ ‎Öğlen saatlerinde hemşire beni çağırdı: ‎“Bugün tekrar kısa süreliğini yanına alacağız.” ‎ ‎İçeri girdiğimde dün gördüğüm o solgun, hareketsiz Demir’den biraz daha farklıydı. Yüzü daha sıcak, nefesi daha düzenliydi. ‎ ‎Yanına oturdum, elini tuttum. ‎“Demir… sesimi  duyuyorsan… ben buradayım. Hep burada olacağım.” ‎ ‎O sırada elinin hafifçe titrediğini hissettim. Gözlerim büyüdü. ‎“Demir? Demir beni duyuyor musun?” ‎ ‎Başparmağı parmaklarımın arasında çok hafif bir baskı yaptı. O kadar hafifti ki belki de bir rüzgâr esintisi kadar… ama benim için dünyalar kadar büyüktü. ‎ ‎Nefesim kesildi. Gözyaşlarım akmaya başladı. ‎“Tamam… savaşmaya devam et. Lütfen bırakma.” ‎ ‎Monitördeki ritimde hafif bir artış oldu. Hemşire bana dönüp gülümsedi. ‎“Bu iyi. Sizi duyuyor olabilir.” ‎ ‎İçime koca bir ışık doldu. ‎“Duyuyorsun… biliyorum, geleceksin Demir. Ben seni bekliyorum.” ‎ ‎Zaman dolduğu için dışarı çıktım ama içimde tek bir his vardı: ‎ ‎Demir geri dönüyor. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎ ‎Demir gözlerini açtıktan sonra dünya benim için tamamen değişti. O karanlıktan çıkıp adımı söylemesi hâlâ kulaklarımdaydı. O kadar kısık, o kadar yorgun bir sesti ki… ama bana göre dünyanın en güçlü sesiydi. ‎ ‎Hemşireler hemen etrafımıza geldi. ‎“Konuşmasına izin vermeyin, yormayın. Sadece yanında durabilirsiniz.” ‎ ‎Başımı salladım. Zaten başka bir şey yapacak hâlim yoktu. Zaten o an sadece ona bakmak istiyordum. ‎ ‎Demir yavaşça gözlerini kırpıştırdı. Bana odaklanmaya çalışıyordu. ‎Elini hafifçe kaldırmak istedi, ama gücü yoktu. Ben hemen tuttum. ‎“Tamam… hareket etme. Ben buradayım.” ‎ ‎Çok hafif bir kaş çatması oldu. Sanki “Neler oldu?” diye soruyordu bakışlarıyla. ‎Sesi kısıktı, dudakları zor hareket etti: ‎ ‎“...Ayça… iyi misin?” ‎ ‎O hâliyle bile önce beni soruyordu. ‎Gözyaşlarım kendiliğinden aktı. ‎“Ben iyiyim Demir… asıl sen? Beni çok korkuttun.” ‎ ‎Demir derin bir nefes aldı, ama nefes bile ona yük oluyordu. ‎Kaşları hafifçe gerildi, gözlerini kapadı. O kadar yorgundu ki belli ki uyanmak bile her saniyesini yakıyordu. ‎ ‎Doktor içeri girdi. ‎“Demir, biraz daha uyuman gerekecek. Vücudun hâlâ çok yorgun.” ‎ ‎Demir gözlerini açmaya çalıştı ama başaramadı. ‎Ben hemen elini sıktım. ‎“Uyuyabilirsin. Artık yanındayım. Hiçbir yere gitmiyorum.” ‎ ‎Göz kapakları ağır ağır kapandı. Elinin sıcaklığı hala avucumdaydı. ‎Ama şimdi fark etmiştim… ‎ ‎O artık geri dönmüştü. ‎Ve korku yerini büyük bir şükre bırakmıştı. ‎ ‎Kapıdan çıkarken abim beni gördü ve hemen ayağa kalktı. ‎ ‎Gözleri heyecanla parladı: ‎“Uyandı mı?!” ‎ ‎Başımı yavaşça salladım, gözyaşlarımdan belli oluyordu zaten. ‎“Uyandı  abi… Demir geri döndü.” ‎ ‎Abim sarılacak gibi oldu ama sonra durdu, “Ağlatma şimdi bizi,” diyerek gülümsedi. ‎Ben güldüm, ağladım, aynı anda bütün duygular içimde dolaştı. ‎ ‎Bir süre sonra hemşire çıktı: ‎“Yakında yoğun bakımdan servise alınacak. Durumu stabil.” ‎ ‎O an içimde koca bir nefes daha vardı. ‎Demir artık tehlikeyi atlatmıştı. ‎ ‎Sadece iyileşmesi kalmıştı. ‎Ve ben o iyileşme boyunca yanından bir adım bile ayrılmayacaktım. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Demir yeniden uykuya daldıktan sonra bekleme salonuna geçtim. Saatler geçiyor, insanlar gelip gidiyor ama benim aklım hâlâ o odadaydı. Birinin bana: ‎ ‎“Artık güvendesiniz.” ‎ ‎demesini bekliyordum sanki. ‎ ‎Öğleden sonra doktor tekrar çıktı. Hepimiz başımızı kaldırdık. ‎ ‎“Demir’in durumu stabil. Nefes alışları düzenlendi, tansiyonu oturdu. Bugün olmaz ama yarın sabah servise çıkarmayı planlıyoruz.” ‎ ‎O anda omuzlarımdan tonlarca yük kalktı. Abim bile elini yüzüne kapatıp iç çekti. ‎ ‎Ben sadece fısıldadım: ‎“Şükür…” ‎ ‎Bir süre sonra tekrar içeri girme izni verildi. Bu sefer daha uzun kalabilecektim. İçeri girdiğimde o hâlâ uyuyordu ama yüzü daha sakindi. Makine sesleri bile daha yumuşak geliyordu. ‎ ‎Sandalye çekip yanına oturdum. Elini tuttum ama bu kez korkudan değil… huzurdan. ‎Başımı hafif yana eğip yüzüne baktım. ‎ ‎“Demir… sen bana hayatın boyunca hiçbir söz vermesen bile, bugün gözlerini açman her sözden daha değerliydi.” ‎ ‎Elimi okşar gibi hafif bir hareket yaptı. ‎Uyurken bile beni duyuyor gibiydi. ‎ ‎Bir an sessiz kaldım. ‎Sonra dudakları çok hafif kıpırdadı. Uyku halinde bile bir şey mırıldandı. ‎ ‎Yaklaştım. ‎ ‎“…gitme…” ‎ ‎Kalbim sıkıştı. ‎Gözlerim doldu. ‎ ‎“Hiçbir yere gitmem,” dedim titreyen bir sesle. ‎“Ben senden gitmem Demir. Sen yeter ki döndüğün yerde benim ismimi söyle…” ‎ ‎O sırada gözleri hafifçe aralandı. Uyanmak üzere değildi ama sesimi duymuş gibiydi. Göz kapakları yarı kapalı, bilinci bulanıktı. Ama bakışını bana çevirdi. ‎ ‎Nefesi çok zayıftı. ‎“...Ayça…” ‎ ‎Elini daha sıkı tuttum. ‎“Tamam, tamam… buradayım.” ‎ ‎Hemşire içeri girdi, kontrolleri yaparken bana dönüp: ‎ ‎“Bu tepkiler güzel. Yarın çok daha iyi olacak. Hazırlanın, yanında uzun zaman geçirirsiniz.” ‎ ‎Başımı salladım. ‎Kalbim hâlâ onun ismini fısıldayışında. ‎ ‎Bir süre sonra yine uykuya daldı. Ben kalkmadan önce eline eğilip sessizce fısıldadım: ‎ ‎“Yarın yeni bir gün başlıyor Demir… artık seni kaybetme korkusunu değil, iyileşme yolunu izleyeceğim.” ‎ ‎

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.