Demir’i ameliyathaneden çıkarıp yoğun bakıma aldıklarında içimdeki bütün dünya sanki susmuştu. Ne nefes alabildim ne bir şey düşünebildim… Sadece kapının üzerinde yazan “Yoğun Bakım – Giriş Yasaktır” yazısına baktım. O kapı bir anda aramızda koca bir duvar olmuştu. Elim hâlâ Demir’in kanının bulaştığı yerden titriyordu. Doktorun söyledikleri kulaklarımda çınlıyordu: “Kritik ama umudumuz var. İlk 24 saat çok önemli.” Ben yine de gözlerimi kapayıp onun kokusunu, gülüşünü, bana “Yanındayım, korkma” deyişini düşündüm. Korkuyordum. Hem de hiç olmadığım kadar. Yanıma Emir geldi, omzuma elini koydu. “Bize güç göstermek düşer Ayça. Demir bunu atlatır, inan bana.” Başımı salladım ama içimde fırtına başka türlü kopuyordu. Kafamda hep aynı soru dönüyordu: “Ya ona bir şey olursa?” Bekleme odasına geçtim. Saatler geçmedi… Yalnızca monitörlerin sesi, hemşirelerin koşuşturması, arada bir açılan kapılar. Her kapı açıldığında kalbim ağzıma geldi. Nihayet hemşire bana yaklaştı, sesi yumuşaktı: “İsterseniz onu uzaktan görebilirsiniz ama içeri girmeniz yasak.” Ayağa kalktığımda dizlerim titredi. Yoğun bakım camının önüne geldiğimde nefesim kesildi. Demir… Beyaz çarşafların arasında yatıyordu. Yüzü solgundu, göğsü ritmik bir şekilde inip kalkıyordu. Kollarında kablolar, yanında makineler… Ama o hâlâ benim Demir’imdi. Camın önünde elimi kaldırdım. Sanki elimi tutuyormuş gibi hissetmek istedim. “Ben buradayım…” dedim fısıltıyla. “Seni bırakmam. Ne olursa olsun bırakmam.” Gözyaşlarımı tutamadım. Ama ağlarken bile içimde tek bir şey vardı: Demir dönecek. Bana dönecek. Gece çöktükçe hastanenin soğukluğu daha ağır bastı. Koridor sessizdi ama içimde kopan fırtınalar hiç durmuyordu. Her adımımda Demir’in nefes alışlarını, makinenin ritmik sesini duyuyordum sanki. Abim bir köşede oturmuş başını ellerine yaslamıştı. Ben de yanına geçtim, ama konuşacak hâlim yoktu. Birkaç saat sonra hemşire tekrar geldi: “Durumu stabil. Ama uyanması zaman alabilir.” Derin bir nefes aldım. Bu, saatlerdir duyduğum en iyi cümleydi. Bir süre sonra yoğun bakımın kapısı hafifçe açıldı. Doktor beni görünce yaklaştı. “Kısa bir süreliğine izin vereceğim,” dedi. “Ama sadece yanına girip elini tutabilirsiniz. Konuşmayın, onu uyandırmaya çalışmayın.” Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. O ağır kapıdan içeri adım atarken ayaklarım yere basmıyordu sanki. Odasına girdim… Işık loştu. Makinelerin ışıkları Demir’in yüzüne vuruyordu. Yaklaştım. Kalbim kırılmış gibiydi onu o hâlde görünce. Elini tuttum. Soğuktu… ama hâlâ benim bildiğim Demir’in eli. Başımı yanına yasladım. “Demir… ben geldim. Buradayım.” dedim titreyen bir sesle. “Beni duyuyorsan… lütfen bırakma benimle savaşmayı.” Gözlerimi kapadığım anda onun sesi yankılandı zihnimde: “Ayça, korkma.” Sanki bir anlığına parmağı kıpırdadı gibi geldi. Kafamı hızla kaldırdım. “Demir?…” Ama doktorun uyarısı aklıma geldi. İçime çektim. Bunu kendime hayal etmemi söyledim. Ama içimde bir umut kıvılcımı yandı. Hemşire içeri girip nazikçe omzuma dokundu. “Süreniz doldu.” Elini son kez sıktım. “Ben buradayım Demir. Seni bekliyorum, tamam mı?” Odayı çıkarken gözyaşlarımı silemedim. Abim beni koridorda karşıladı. “Ne oldu?” diye sordu. Yalnızca tek bir cümle kurabildim: “O dönecek abi… hissediyorum.” Gece sabaha dönerken hastanenin ışıkları hâlâ aynı soğuklukta yanıyordu. Herkes yorulmuştu ama ben yerimden kıpırdayamadım. Demir’in olduğu kapıya bakarak sabahladım. Sabahın ilk ışıklarıyla doktor yoğun bakımdan çıktı. Kalbim hızlandı. “Bir gelişme var mı?” dedim hemen. Doktor gözlüğünü düzeltti, yüzünde hafif bir rahatlama vardı. “Demir bey küçük tepkiler veriyor. Parmak hareketleri, kaş kasılması… Bunlar iyi işaretler.” Kalbim boğazıma geldi. “Yani… uyanacak mı?” “Henüz kesin konuşamayız ama süreç iyi ilerliyor. Şu an vücudu mücadele ediyor.” Bir anda dizlerimin bağı çözüldü, korku yerini derin bir umutla doldurdu. Öğlen saatlerinde hemşire beni çağırdı: “Bugün tekrar kısa süreliğini yanına alacağız.” İçeri girdiğimde dün gördüğüm o solgun, hareketsiz Demir’den biraz daha farklıydı. Yüzü daha sıcak, nefesi daha düzenliydi. Yanına oturdum, elini tuttum. “Demir… sesimi duyuyorsan… ben buradayım. Hep burada olacağım.” O sırada elinin hafifçe titrediğini hissettim. Gözlerim büyüdü. “Demir? Demir beni duyuyor musun?” Başparmağı parmaklarımın arasında çok hafif bir baskı yaptı. O kadar hafifti ki belki de bir rüzgâr esintisi kadar… ama benim için dünyalar kadar büyüktü. Nefesim kesildi. Gözyaşlarım akmaya başladı. “Tamam… savaşmaya devam et. Lütfen bırakma.” Monitördeki ritimde hafif bir artış oldu. Hemşire bana dönüp gülümsedi. “Bu iyi. Sizi duyuyor olabilir.” İçime koca bir ışık doldu. “Duyuyorsun… biliyorum, geleceksin Demir. Ben seni bekliyorum.” Zaman dolduğu için dışarı çıktım ama içimde tek bir his vardı: Demir geri dönüyor. --- Demir gözlerini açtıktan sonra dünya benim için tamamen değişti. O karanlıktan çıkıp adımı söylemesi hâlâ kulaklarımdaydı. O kadar kısık, o kadar yorgun bir sesti ki… ama bana göre dünyanın en güçlü sesiydi. Hemşireler hemen etrafımıza geldi. “Konuşmasına izin vermeyin, yormayın. Sadece yanında durabilirsiniz.” Başımı salladım. Zaten başka bir şey yapacak hâlim yoktu. Zaten o an sadece ona bakmak istiyordum. Demir yavaşça gözlerini kırpıştırdı. Bana odaklanmaya çalışıyordu. Elini hafifçe kaldırmak istedi, ama gücü yoktu. Ben hemen tuttum. “Tamam… hareket etme. Ben buradayım.” Çok hafif bir kaş çatması oldu. Sanki “Neler oldu?” diye soruyordu bakışlarıyla. Sesi kısıktı, dudakları zor hareket etti: “...Ayça… iyi misin?” O hâliyle bile önce beni soruyordu. Gözyaşlarım kendiliğinden aktı. “Ben iyiyim Demir… asıl sen? Beni çok korkuttun.” Demir derin bir nefes aldı, ama nefes bile ona yük oluyordu. Kaşları hafifçe gerildi, gözlerini kapadı. O kadar yorgundu ki belli ki uyanmak bile her saniyesini yakıyordu. Doktor içeri girdi. “Demir, biraz daha uyuman gerekecek. Vücudun hâlâ çok yorgun.” Demir gözlerini açmaya çalıştı ama başaramadı. Ben hemen elini sıktım. “Uyuyabilirsin. Artık yanındayım. Hiçbir yere gitmiyorum.” Göz kapakları ağır ağır kapandı. Elinin sıcaklığı hala avucumdaydı. Ama şimdi fark etmiştim… O artık geri dönmüştü. Ve korku yerini büyük bir şükre bırakmıştı. Kapıdan çıkarken abim beni gördü ve hemen ayağa kalktı. Gözleri heyecanla parladı: “Uyandı mı?!” Başımı yavaşça salladım, gözyaşlarımdan belli oluyordu zaten. “Uyandı abi… Demir geri döndü.” Abim sarılacak gibi oldu ama sonra durdu, “Ağlatma şimdi bizi,” diyerek gülümsedi. Ben güldüm, ağladım, aynı anda bütün duygular içimde dolaştı. Bir süre sonra hemşire çıktı: “Yakında yoğun bakımdan servise alınacak. Durumu stabil.” O an içimde koca bir nefes daha vardı. Demir artık tehlikeyi atlatmıştı. Sadece iyileşmesi kalmıştı. Ve ben o iyileşme boyunca yanından bir adım bile ayrılmayacaktım. Demir yeniden uykuya daldıktan sonra bekleme salonuna geçtim. Saatler geçiyor, insanlar gelip gidiyor ama benim aklım hâlâ o odadaydı. Birinin bana: “Artık güvendesiniz.” demesini bekliyordum sanki. Öğleden sonra doktor tekrar çıktı. Hepimiz başımızı kaldırdık. “Demir’in durumu stabil. Nefes alışları düzenlendi, tansiyonu oturdu. Bugün olmaz ama yarın sabah servise çıkarmayı planlıyoruz.” O anda omuzlarımdan tonlarca yük kalktı. Abim bile elini yüzüne kapatıp iç çekti. Ben sadece fısıldadım: “Şükür…” Bir süre sonra tekrar içeri girme izni verildi. Bu sefer daha uzun kalabilecektim. İçeri girdiğimde o hâlâ uyuyordu ama yüzü daha sakindi. Makine sesleri bile daha yumuşak geliyordu. Sandalye çekip yanına oturdum. Elini tuttum ama bu kez korkudan değil… huzurdan. Başımı hafif yana eğip yüzüne baktım. “Demir… sen bana hayatın boyunca hiçbir söz vermesen bile, bugün gözlerini açman her sözden daha değerliydi.” Elimi okşar gibi hafif bir hareket yaptı. Uyurken bile beni duyuyor gibiydi. Bir an sessiz kaldım. Sonra dudakları çok hafif kıpırdadı. Uyku halinde bile bir şey mırıldandı. Yaklaştım. “…gitme…” Kalbim sıkıştı. Gözlerim doldu. “Hiçbir yere gitmem,” dedim titreyen bir sesle. “Ben senden gitmem Demir. Sen yeter ki döndüğün yerde benim ismimi söyle…” O sırada gözleri hafifçe aralandı. Uyanmak üzere değildi ama sesimi duymuş gibiydi. Göz kapakları yarı kapalı, bilinci bulanıktı. Ama bakışını bana çevirdi. Nefesi çok zayıftı. “...Ayça…” Elini daha sıkı tuttum. “Tamam, tamam… buradayım.” Hemşire içeri girdi, kontrolleri yaparken bana dönüp: “Bu tepkiler güzel. Yarın çok daha iyi olacak. Hazırlanın, yanında uzun zaman geçirirsiniz.” Başımı salladım. Kalbim hâlâ onun ismini fısıldayışında. Bir süre sonra yine uykuya daldı. Ben kalkmadan önce eline eğilip sessizce fısıldadım: “Yarın yeni bir gün başlıyor Demir… artık seni kaybetme korkusunu değil, iyileşme yolunu izleyeceğim.”
Bölüm 30
28. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.