İçeriğe geç

Asker ve doktor aşkı (Hayatla Sınanan Sevda)

Bölüm 28 · 4 dk okuma

Asker ve doktor aşkı (Hayatla Sınanan Sevda)

Bölüm 28

26. Bölüm

‎26. Bölüm ‎ ‎Karanlığın içi dalga dalga açılıp kapanıyordu. ‎Bir sıcak… ‎Bir soğuk… ‎Bir ses… ‎Bir sessizlik… ‎ ‎Bedenim sanki bana ait değildi. ‎Kolumda bir iğne, göğsümde ağır bir baskı, bacağımda yanma… ‎ ‎Ama en çok nefes almaya çalıştığımda göğsümün bıçak gibi kesilmesi. ‎ ‎Etrafımdan kesik kesik sesler geliyordu: ‎ ‎“Kan basıncı çok düşük!” ‎“Damar yolu kayboluyor!” ‎“Tampon getir!” ‎“Çabuk olun!” ‎ ‎Birisi benim adımı söyledi ama kim olduğunu seçemiyordum. ‎ ‎“Komutan Demir… dayan!” ‎ ‎Dayanmaya çalıştım. ‎Ama içimde bir boşluk vardı—tam göğsümün altında bir yer. ‎Sanki biri orayı söküp almıştı. ‎ ‎Sonra bir ses… ‎Daha tanıdık. ‎Daha yumuşak. ‎ ‎Ayça. ‎ ‎Sanki kulağımın yanında fısıldıyordu. ‎ ‎“Demir… beni bırakma.” ‎ ‎Gözlerimi açamadım ama onun sesini duydum. ‎İmkânsızdı biliyordum, ameliyathaneye giremezdi. ‎Ama zihnim onu çağırıyordu. ‎ ‎Ayça’nın kokusu bile geldi burnuma. ‎Saçlarının o hafif şampuan kokusu. ‎ ‎Ve bir anda kendimi bir sahnede buldum. ‎ ‎Ayça hastanenin önünde duruyordu. ‎Mavi gökyüzü vardı. ‎Üzerinde beyaz önlüğü. ‎Gülümsüyordu. ‎ ‎“Demir, geldin.” dedi. ‎ ‎O an dizlerimin bağı çözüldü. ‎Adım atmaya çalıştım, ama yere çakıldım. ‎Ayça koştu, yanımda eğildi. ‎ ‎“Demir… ne yaptın kendine?” dedi, sesi titriyordu. ‎Elini yüzüme koydu. ‎“Beni yalnız bırakma.” ‎ ‎Tam eline dokunacakken görüntü karardı. ‎ ‎Yerine ameliyathane ışıkları yandı. ‎ ‎“Kalp ritmi düşüyor!” ‎“Nabız 38!” ‎“Şok hazırlayın!” ‎ ‎Vücudum birden havalandı, sonra sertçe yere geri indi. ‎Göğsüme bir elektrik akımı girdi. ‎ ‎Flaş… ‎ ‎Bir an yine Ayça vardı. ‎Bu kez bana sarılıyordu. ‎Yanaklarımdan öpüyordu. ‎“Ben buradayım Demir… beni duyuyorsun, değil mi?” ‎ ‎Elimi hareket ettirmeye çalıştım. ‎ ‎—Ayça… ‎ ‎Sesim çıkmadı ama içimden bağırdım. ‎ ‎Ayça! ‎ ‎Birden tekrar şok verildi. ‎Göğsüm yandı. ‎ ‎“Ritim geri geliyor!” ‎“Devam edin, daha bitmedi!” ‎ ‎Nefes almaya çalıştım ama her nefes ateş gibiydi. ‎ ‎Karanlık geri çöktü. ‎Ama bu kez içinde bir ışık vardı. ‎ ‎Ayça’nın gözleri. ‎Yalvarır gibi bakıyordu. ‎ ‎“Demir… dön bana.” ‎“Ne olur dön.” ‎ ‎Son gördüğüm şey onun eli oldu. ‎ ‎Elini uzattı. ‎Ben de elimle ona uzanmaya çalıştım… ‎ ‎Ama araya bir perde indi. ‎Ve her şey tamamen sessizliğe gömüldü. ‎ ‎ ‎ ‎Ayça’nın Ameliyathane Kapısındaki Saatleri ‎ ‎Ameliyathane kapısının üzerindeki kırmızı ışık yanarken zaman durdu. ‎Sanki dünya bir anda sessizleşti, nefes bile almayı unuttum. ‎ ‎Sadece bir sandalye vardı kapının yanında. ‎Ona oturmadım. ‎Otursam kalkamayacakmışım gibi hissettim. ‎ ‎Duvarın önünde ayakta kaldım. ‎Ellerim birbirine kenetlendi. ‎Tırnaklarım avuçlarımı acıtıyordu ama fark etmiyordum. ‎ ‎Bir hemşire yanımdan geçerken mırıldandı: ‎ ‎“Durumu kritikmiş…” ‎ ‎Kritik. ‎O kelime bıçak gibi kalbime saplandı. ‎ ‎Derin nefes almaya çalıştım ama ciğerlerim çalışmıyordu sanki. ‎Bir an gözüm ameliyathane kapısına takıldı. ‎ ‎Demir o kapının ardındaydı. ‎Kanlar içinde, nefes almaya çalışarak… ‎Belki de gözleri kapalı, belki de bilinci kayıp… ‎ ‎O an dizlerim titredi. ‎Duvara dayanmak zorunda kaldım. ‎ ‎“Lütfen…” dedim fısıltıyla. ‎“Allah’ım ne olursun… Demir’i bana bağışla.” ‎ ‎Gözyaşlarım sessizce akıyordu. ‎Ağlamak bile içimi rahatlatmıyordu. ‎Her gözyaşı kalbime biraz daha ağırlık ekliyordu. ‎ ‎Kapıdan bir düzensiz hareket sesi geldi. ‎Sanki içeride biri telaşla konuştu. ‎Ben panikle kapıya yaklaştım. ‎ ‎Kulak kabarttım. ‎Bir şey duyamadım ama kalbim boğazıma sıkıştı. ‎ ‎Komutan Aydın yavaş adımlarla yanıma geldi. ‎Sesi normalde hep serttir, ama şimdi kırılmıştı. ‎ ‎“Ayça.” dedi. ‎“Burada beklemek zorundasın.” ‎ ‎“Bekliyorum.” dedim, sesim buz gibi titriyordu. ‎“Ama hiçbir şey yapamıyorum. Bu beni öldürüyor.” ‎ ‎Komutan derin bir nefes aldı. ‎ ‎“Demir güçlüdür. Onun gibi bir adam kolay kolay yıkılmaz.” ‎ ‎Gözlerimi kapattım. ‎Demir’in gülüşünü düşündüm. ‎Gece bana sarılışını. ‎“Senin adamınım.” deyişini. ‎ ‎Sonra birden görüntü karardı. ‎Helikopterin patlamasını düşündüm. ‎O metalin altında sıkışmış halini… ‎ ‎Göğsümdeki acı arttı. ‎ ‎“Neden o?!” diye içimden bağırdım. ‎“Neden hep o yara alıyor?!” ‎ ‎Ama dışımdan sadece şu kelime çıktı: ‎ ‎“Onu kaybedemem.” ‎ ‎Komutan bir şey diyemedi. ‎Sadece elini omzuma koydu. ‎ ‎Saatler geçiyordu. ‎Bir saat… iki saat… üç saat… ‎ ‎Her dakikada biraz daha çöktüm. ‎Bir ara sandalyeye oturdum. ‎Ellerim buz kesmişti. ‎Bileklerim titriyordu. ‎ ‎Bir noktadan sonra gözyaşım bile kalmadı. ‎ ‎Sonra… ‎ ‎Ameliyathane kapısının ışığı söndü. ‎ ‎O an kalbim durdu sandım. ‎Nefesim boğazımda düğümlendi. ‎ ‎Kapı açıldı. ‎ ‎Doktor çıktı. ‎ ‎Üzerinde ameliyat kanı vardı. ‎Yüzü ciddi, ifadesi ağırdı. ‎ ‎Ayaklarım beni zor taşırken ona doğru yürüdüm. ‎ ‎“Demir… nasıl?” dedim kısık bir sesle. ‎Kelime bile çıkmıyordu. ‎ ‎Doktor derin bir nefes aldı. ‎ ‎“Ameliyat bitti.” dedi. ‎“Demir hayatta… ama—” ‎ ‎Ama… ‎ ‎O kelime beni paramparça etti. ‎ ‎“Durumu çok kritik. İlk 24 saat her şeyi değiştirebilir.” ‎ ‎Dünya başıma yıkıldı. ‎Ama yine de nefes aldım. ‎ ‎Hayattaydı. ‎Nabzı atıyordu. ‎Demir yaşıyordu. ‎ ‎Bu bana yetti. ‎ ‎“Onu görmek istiyorum.” dedim. ‎ ‎Doktor tereddüt etti. ‎Sonra başını salladı. ‎ ‎“Birazdan alacağız.” ‎ ‎Ben kapıya bakarken içimden sadece bir cümle geçti: ‎ ‎“Demir… lütfen, gözlerini aç. ‎ ‎ ‎

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.