İçeriğe geç

Asker ve doktor aşkı (Hayatla Sınanan Sevda)

Bölüm 27 · 6 dk okuma

Asker ve doktor aşkı (Hayatla Sınanan Sevda)

Bölüm 27

25. Bölüm

‎25. BÖLÜM — Demir’in Ağzından ‎ ‎Görev aracının camından dışarı bakarken Ayça’nın yüzü hâlâ gözlerimin önündeydi. Sarılırken titrediğini hissettim… ‎Yalan yok, ben de aynı titremeyi içimde taşıyordum. ‎ ‎Bu görev diğerlerine benzemiyordu. ‎Riski yüksekti. ‎Plan değişebilirdi. ‎Ama en çok da… dönüş garantisi yoktu. ‎ ‎Bunu ona söyleyemezdim. ‎ ‎Yan koltukta oturan Serhat dirseğiyle bana dokundu. ‎“Komutan, kafan yine onda.” dedi gülerek. ‎ ‎“Konuşma lan.” dedim ama gülümsedim de. ‎Beni tanıyordu. Ne Ayça’yı ne de onu saklayabilirdim. ‎ ‎Araç zırhlı kapıların önünde durdu. İçeri girdiğimizde brifing salonu sessizdi. ‎Masada haritalar, dosyalar, hedef fotoğrafları… ‎Komutan ciddi bir ses tonuyla başladı: ‎ ‎“Bu operasyon hassas. Bilgiler yeni düştü. Demir, en önde sen olacaksın.” ‎ ‎Herkes şaşırmadı; alışkındılar. ‎Ama ben boynumdaki zinciri elimle yokladım—Ayça’nın bana verdiği küçük metal parça. ‎Bu görev boyunca hep yanımda olacaktı. ‎ ‎Brifing bittiğinde komutan beni kenara çekti. ‎ ‎“Demir, sen iyisin ama aklın karışık.” ‎Gözlerimin içine baktı. ‎“Bu görev duygusuz yapılır. Arkada bıraktığın biri varsa… zihnin bölünür.” ‎ ‎“Ben bölünmem komutanım.” dedim. ‎ ‎Yalanın tadı ağzıma acı geldi. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Gece inişi için helikopter hazırdı. ‎Rüzgâr keskin, hava soğuktu. ‎Kaskımı takarken Ayça’nın bana sarılışını düşündüm. ‎“Beni böyle uğurlama” demiştim… ‎ ‎Ama o öyle bakmıştı ki… ‎Sanki kalbimi alıp avcuma bırakmıştı. ‎ ‎Serhat omzuma vurdu. ‎“Dönünce ilk ne yapacaksın?” ‎ ‎Gözüm kapandı, Ayça’nın yüzü belirdi. ‎ ‎“Onu tekrar göreceğim.” dedim. ‎“Bu kez bırakmayacağım.” ‎ ‎Helikopter havalandı. ‎ ‎Gökyüzü karanlıktı. ‎Motor sesi her zamanki gibi değildi—daha ağır, daha tehditkâr. ‎Sanki gece bile bize karşıydı. ‎ ‎Ama en kötüsü… ‎İçimdeki o tuhaf his. ‎ ‎“Bu görev… bir şeylere mal olacak.” ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Nokta iniş bölgesine yaklaştığımızda pilot anons yaptı: ‎ ‎“Hazırlanın. Bu biraz sert olacak.” ‎ ‎Tam teçhizat doğruldum. ‎Silahımı kontrol ettim. ‎Kalbimde sadece tek bir cümle vardı: ‎ ‎“Ayça, söz… sana döneceğim.” ‎ ‎Ama sözler bile karanlığa karışıyordu. ‎ ‎Helikopter ilk atışı aldığı anda geriye sadece bir ses kaldı: ‎ ‎Boom . ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Patlama helikopteri yana savurdu. Gövde gıcırdadı, uyarı ışıkları kırmızıya döndü. ‎ ‎ Serhat bağırdı: ‎“Demir! Tutun!” ‎ ‎Metal duvarlara çarpan teçhizatların sesi, kafamın içinde yankılandı. Pilot kontrolü toparlamaya çalışıyordu ama helikopter titriyordu. ‎ ‎Bir patlama daha. ‎ ‎BOOM! ‎ ‎Helikopter bu kez ciddi şekilde eğildi. Dizlerimin altından zemin kaydı. Yere düşmemek için kemere asıldım. ‎ ‎“Motor 2 gitti!” diye bağırdı pilot. ‎ ‎Kulaklığımın içi uğulduyordu. ‎Bu bir uyarı değil, bildiğin ölüm fısıltısıydı. ‎ ‎Serhat gözlerimin içine baktı. ‎Bu bakışta bir şey vardı… ‎Sanki “Yine çıkamayacağız” der gibiydi. ‎ ‎Ama ben öyle bakmadım. ‎ ‎“Toparla! Daha bitmedi!” dedim. ‎ ‎Nefesim daralıyordu ama Ayça’yı düşündüm. ‎“Ben döneceğim.” demiştim. ‎Dönmeliydim. ‎ ‎Helikopter yere çakılmadan birkaç metre önce pilot bağırdı: ‎ ‎“İNİŞE HAZIRLAN!” ‎ ‎Serhat kolumdan tuttu. ‎ ‎“Demir! Sakın gözünü kapatma!” ‎ ‎Son bir sarsıntı… ‎Son bir çığlık… ‎Son bir metal sesi… ‎ ‎Ve her şey karardı. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎— Ara sahne — ‎Ayça’nın Ağzından ‎ ‎Telefonum titredi. ‎Gece nöbetindeydim. Ellerim sanki bir anda buz tuttu. ‎ ‎Komutan Aydın arıyor. ‎ ‎Kalbim karnımın içine indi. ‎Komutan onu aramazdı. ‎Kimse aramazdı. ‎ ‎Telefonu açarken ellerim titriyordu. ‎ ‎“Efendim?” ‎ ‎“Doktor Ayça… sakin kalman gerek.” ‎Komutanın sesi titriyordu. ‎“Demir’in olduğu helikopter… irtibat kesildi.” ‎ ‎Gözüm karardı. ‎Duvar bana doğru gelir gibi oldu. ‎ ‎“Ne… ne demek irtibat kesildi? Bulamadınız mı? Demir nerede?!” ‎ ‎Komutan kısa bir sessizlikten sonra fısıldadı: ‎ ‎“Henüz hiçbir şey bilmiyoruz.” ‎ ‎Henüz. ‎ ‎O kelime o kadar ağırdı ki… nefes alamadım. ‎ ‎“Ben geliyorum!” dedim. ‎ ‎Hastane kapısından koşarak çıktım. ‎Ayaklarım taşların üstünde sürüklendi. ‎Kalbim göğsümü parçalıyordu. ‎ ‎Demir’in sesi kulaklarımda çınladı: ‎ ‎“Ayça, söz… sana döneceğim.” ‎ ‎Ama karanlık içime bir şey fısıldadı: ‎ ‎Ya dönemedi? ‎ ‎ ‎ ‎Karanlığın içinden bir uğultu yükseldi. ‎ ‎Önce uzak bir ses… ‎Sonra metal kokusu… ‎Sonra da nefes almaya çalışırken göğsümdeki sızı. ‎ ‎Gözlerimi açmak istedim. ‎Açılmadı. ‎Sanki biri kirpiklerime ağırlık koymuştu. ‎ ‎Kulağıma yakın bir yerde bir ses vardı: ‎“Komutan! Burada biri nefes alıyor!” ‎ ‎Ben miydim o? ‎Kıpırdamaya çalıştım ama bacağımın altından keskin bir acı geçti. ‎Helikopter parçalanmıştı. ‎Vücudumun yarısı bir metal parçasının altında sıkışmıştı. ‎ ‎Serhat? ‎Pilot? ‎Diğerleri? ‎ ‎“Ser… hat…” diye fısıldadım ama kendi sesimi bile duyamadım. ‎ ‎Bir el omzuma dokundu. ‎Bir asker. ‎ ‎“Komutan, beni duyuyor musun?” dedi. ‎ ‎Gözlerimi yarı araladım. ‎Dünya bulanıktı. ‎Ateş, duman, kırmızı ışıklar… ‎ ‎“Yaşıyor!” diye bağırdı asker. ‎ ‎Bu sesle birlikte başka bir ses duydum: ‎“Telsizi getirin! Komutana haber verin! Demir bulunmuş!” ‎ ‎İçimden bir nefes verdim ama göğsümdeki acı yüzünden nefesim hırıltılı çıktı. ‎ ‎Ayça… ‎Ben sana döneceğimi söylemiştim. ‎ ‎Gözlerim tekrar kapanırken tek düşündüğüm şey o oldu. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Ayça’nın Ağzından ‎ ‎Arabayı sürerken ellerim direksiyonu o kadar sıkıyordu ki, parmaklarım uyuşmuştu. ‎Komutanın sesi hâlâ kulaklarımdaydı: ‎ ‎“İrtibat kesildi.” ‎ ‎Kalbim kesilmiş gibiydi. ‎Nefesim hızlandı, her saniye içimde daha büyük bir boşluk açılıyordu. ‎ ‎Karargâhın kapısına vardığımda nöbetçiler beni görünce omuzlarını gerip durdular. ‎ ‎“Doktor Ayça, bu bölgeye giriş yetkiniz yok.” ‎ ‎“Demir Aslan nerede?!” diye bağırdım. ‎Sesim titriyordu. ‎“Helikopter nereye düştü?! Bana söyleyin!” ‎ ‎Bir anda komutan Aydın dışarı çıktı. Yüzü bembeyazdı. ‎ ‎“Doktor… sakin olun.” ‎ ‎“Sakin olamam!” dedim, gözyaşlarım yanağımdan indi. ‎“Demir yaşıyor mu?!” ‎ ‎Komutan derin bir nefes aldı. ‎Gözleri yavaşça yumuşadı. ‎ ‎“Bir haber var.” dedi. ‎Ben donup kaldım. ‎Nefes bile almadım. ‎ ‎“Bulunan biri var. Yaşıyor.” ‎Bir adım geri attım. Kalbim duracak sandım. ‎ ‎“Kim… kim o?” dedim fısıldayarak. ‎“Demir mi?” ‎ ‎Komutan başını sallamadı. ‎Doğrudan söylemedi. ‎Ama gözlerindeki yumuşaklık… ‎O an içimde bir şey kıpırdadı. ‎ ‎“Büyük ihtimalle…” dedi, sesi titreyerek. ‎“Demir.” ‎ ‎Ayaklarımın bağı çözüldü. ‎Kollarım yanlarıma düştü. ‎Dizlerim titredi. ‎ ‎“Onu getiriyorlar. Ama durumu ağır.” ‎ ‎Ağır… ‎ ‎O kelime beni bıçak gibi kesti. ‎ ‎“Ben… ben hazırlık yapacağım.” dedim. ‎Sesim neredeyse çıkmadı. ‎“Onu hayatta tutacağım.” ‎ ‎Koşarak revir tarafına yönelirken içimden sadece bir cümle geçti: ‎ ‎“Demir, ne olursa olsun… seni bırakmam.” ‎ ‎ ‎ ‎Ambulans sireni karargâhın avlusuna girdiğinde kalbim gırtlağıma kadar yükseldi. ‎Koştum. ‎Koşarken ayaklarımın yeri hissetmedim. ‎ ‎Ambulansın kapıları açıldı. ‎ ‎İlk önce yoğun duman kokusu geldi. ‎Sonra yanık metal. ‎Sonra… ‎ ‎Demir. ‎ ‎Sedye üzerinde yatıyordu. ‎Yüzü kan içindeydi, saçlarına duman sinmişti. ‎Soldaki kaşı yarılmış, yanağında büyük bir çizik vardı. ‎Omzundaki üniforma yanmıştı. ‎Bacağının bir kısmına metal parçası saplanmıştı, kanı durdurmak için baskı bandajı yapılmıştı. ‎ ‎Ama en kötüsü… ‎ ‎Baş tarafına bağlanan oksijen maskesi. ‎Göğsünün her nefeste zorlanarak inip kalkması. ‎ ‎Sedye aşağı indirildiğinde ayaklarım kilitlendi. ‎Ellerimi kaldırdım ama dokunamadım. ‎ ‎Bir hemşire koluma dokundu. ‎“Ayça, senin girmen gerekecek. Herkes seni bekliyor.” ‎ ‎Sanki o an buz tutmuş bir heykelden nefes almayı öğrendim. ‎ ‎Kendimi zorlayarak öne çıktım. ‎Sedye hareket ederken yanına geldim. ‎Elini tuttum. ‎ ‎Soğuktu. ‎Çok soğuktu. ‎ ‎“Demir… ben buradayım.” dedim fısıltıyla. ‎“Tamam? Gitmiyorsun bir yere. Beni duyuyorsun, değil mi?” ‎ ‎Göz kapakları titredi. ‎Ufacık bir hareket. ‎Ama benim için dünyaydı. ‎ ‎“Doktor Ayça, acile alıyoruz!” diye bağırdı bir sağlıkçı. ‎ ‎Ben de onlarla beraber koştum. ‎Koridorun ışıkları teker teker üzerimizden geçerken içimdeki korku büyüdü. ‎ ‎“Kan basıncı düşüyor!” ‎“Nabız zayıflıyor!” ‎“Oksijen saturasyonu 84’e indi!” ‎ ‎Bunları duydukça nefesim kesildi. ‎ ‎Sonra ameliyathane kapısına geldik. ‎ ‎Bir asker kolumu tuttu. ‎“Buradan sonrası yasak.” ‎ ‎“Elini bırakmam!” dedim, gözyaşlarım akarken. ‎“Bırakamam… bırakmayacağım.” ‎ ‎Ameliyathaneye giren doktorlar Demir’in sedyesini içeri çekti. ‎Oksijen maskesinin buğusu bile gözümün önünden gitmedi. ‎ ‎Kapı kapanırken son bir kere eline dokundum. ‎ ‎“Demir… ‎Sana söz. ‎Ne olursa olsun… ‎Seni geri alacağım.” ‎ ‎Kapı kapandı. ‎Kırmızı ışık yandı. ‎Ve ben dizlerimin üzerine çöktüm. ‎ ‎ ‎

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.