25. BÖLÜM — Demir’in Ağzından Görev aracının camından dışarı bakarken Ayça’nın yüzü hâlâ gözlerimin önündeydi. Sarılırken titrediğini hissettim… Yalan yok, ben de aynı titremeyi içimde taşıyordum. Bu görev diğerlerine benzemiyordu. Riski yüksekti. Plan değişebilirdi. Ama en çok da… dönüş garantisi yoktu. Bunu ona söyleyemezdim. Yan koltukta oturan Serhat dirseğiyle bana dokundu. “Komutan, kafan yine onda.” dedi gülerek. “Konuşma lan.” dedim ama gülümsedim de. Beni tanıyordu. Ne Ayça’yı ne de onu saklayabilirdim. Araç zırhlı kapıların önünde durdu. İçeri girdiğimizde brifing salonu sessizdi. Masada haritalar, dosyalar, hedef fotoğrafları… Komutan ciddi bir ses tonuyla başladı: “Bu operasyon hassas. Bilgiler yeni düştü. Demir, en önde sen olacaksın.” Herkes şaşırmadı; alışkındılar. Ama ben boynumdaki zinciri elimle yokladım—Ayça’nın bana verdiği küçük metal parça. Bu görev boyunca hep yanımda olacaktı. Brifing bittiğinde komutan beni kenara çekti. “Demir, sen iyisin ama aklın karışık.” Gözlerimin içine baktı. “Bu görev duygusuz yapılır. Arkada bıraktığın biri varsa… zihnin bölünür.” “Ben bölünmem komutanım.” dedim. Yalanın tadı ağzıma acı geldi. --- Gece inişi için helikopter hazırdı. Rüzgâr keskin, hava soğuktu. Kaskımı takarken Ayça’nın bana sarılışını düşündüm. “Beni böyle uğurlama” demiştim… Ama o öyle bakmıştı ki… Sanki kalbimi alıp avcuma bırakmıştı. Serhat omzuma vurdu. “Dönünce ilk ne yapacaksın?” Gözüm kapandı, Ayça’nın yüzü belirdi. “Onu tekrar göreceğim.” dedim. “Bu kez bırakmayacağım.” Helikopter havalandı. Gökyüzü karanlıktı. Motor sesi her zamanki gibi değildi—daha ağır, daha tehditkâr. Sanki gece bile bize karşıydı. Ama en kötüsü… İçimdeki o tuhaf his. “Bu görev… bir şeylere mal olacak.” --- Nokta iniş bölgesine yaklaştığımızda pilot anons yaptı: “Hazırlanın. Bu biraz sert olacak.” Tam teçhizat doğruldum. Silahımı kontrol ettim. Kalbimde sadece tek bir cümle vardı: “Ayça, söz… sana döneceğim.” Ama sözler bile karanlığa karışıyordu. Helikopter ilk atışı aldığı anda geriye sadece bir ses kaldı: Boom . Patlama helikopteri yana savurdu. Gövde gıcırdadı, uyarı ışıkları kırmızıya döndü. Serhat bağırdı: “Demir! Tutun!” Metal duvarlara çarpan teçhizatların sesi, kafamın içinde yankılandı. Pilot kontrolü toparlamaya çalışıyordu ama helikopter titriyordu. Bir patlama daha. BOOM! Helikopter bu kez ciddi şekilde eğildi. Dizlerimin altından zemin kaydı. Yere düşmemek için kemere asıldım. “Motor 2 gitti!” diye bağırdı pilot. Kulaklığımın içi uğulduyordu. Bu bir uyarı değil, bildiğin ölüm fısıltısıydı. Serhat gözlerimin içine baktı. Bu bakışta bir şey vardı… Sanki “Yine çıkamayacağız” der gibiydi. Ama ben öyle bakmadım. “Toparla! Daha bitmedi!” dedim. Nefesim daralıyordu ama Ayça’yı düşündüm. “Ben döneceğim.” demiştim. Dönmeliydim. Helikopter yere çakılmadan birkaç metre önce pilot bağırdı: “İNİŞE HAZIRLAN!” Serhat kolumdan tuttu. “Demir! Sakın gözünü kapatma!” Son bir sarsıntı… Son bir çığlık… Son bir metal sesi… Ve her şey karardı. --- — Ara sahne — Ayça’nın Ağzından Telefonum titredi. Gece nöbetindeydim. Ellerim sanki bir anda buz tuttu. Komutan Aydın arıyor. Kalbim karnımın içine indi. Komutan onu aramazdı. Kimse aramazdı. Telefonu açarken ellerim titriyordu. “Efendim?” “Doktor Ayça… sakin kalman gerek.” Komutanın sesi titriyordu. “Demir’in olduğu helikopter… irtibat kesildi.” Gözüm karardı. Duvar bana doğru gelir gibi oldu. “Ne… ne demek irtibat kesildi? Bulamadınız mı? Demir nerede?!” Komutan kısa bir sessizlikten sonra fısıldadı: “Henüz hiçbir şey bilmiyoruz.” Henüz. O kelime o kadar ağırdı ki… nefes alamadım. “Ben geliyorum!” dedim. Hastane kapısından koşarak çıktım. Ayaklarım taşların üstünde sürüklendi. Kalbim göğsümü parçalıyordu. Demir’in sesi kulaklarımda çınladı: “Ayça, söz… sana döneceğim.” Ama karanlık içime bir şey fısıldadı: Ya dönemedi? Karanlığın içinden bir uğultu yükseldi. Önce uzak bir ses… Sonra metal kokusu… Sonra da nefes almaya çalışırken göğsümdeki sızı. Gözlerimi açmak istedim. Açılmadı. Sanki biri kirpiklerime ağırlık koymuştu. Kulağıma yakın bir yerde bir ses vardı: “Komutan! Burada biri nefes alıyor!” Ben miydim o? Kıpırdamaya çalıştım ama bacağımın altından keskin bir acı geçti. Helikopter parçalanmıştı. Vücudumun yarısı bir metal parçasının altında sıkışmıştı. Serhat? Pilot? Diğerleri? “Ser… hat…” diye fısıldadım ama kendi sesimi bile duyamadım. Bir el omzuma dokundu. Bir asker. “Komutan, beni duyuyor musun?” dedi. Gözlerimi yarı araladım. Dünya bulanıktı. Ateş, duman, kırmızı ışıklar… “Yaşıyor!” diye bağırdı asker. Bu sesle birlikte başka bir ses duydum: “Telsizi getirin! Komutana haber verin! Demir bulunmuş!” İçimden bir nefes verdim ama göğsümdeki acı yüzünden nefesim hırıltılı çıktı. Ayça… Ben sana döneceğimi söylemiştim. Gözlerim tekrar kapanırken tek düşündüğüm şey o oldu. --- Ayça’nın Ağzından Arabayı sürerken ellerim direksiyonu o kadar sıkıyordu ki, parmaklarım uyuşmuştu. Komutanın sesi hâlâ kulaklarımdaydı: “İrtibat kesildi.” Kalbim kesilmiş gibiydi. Nefesim hızlandı, her saniye içimde daha büyük bir boşluk açılıyordu. Karargâhın kapısına vardığımda nöbetçiler beni görünce omuzlarını gerip durdular. “Doktor Ayça, bu bölgeye giriş yetkiniz yok.” “Demir Aslan nerede?!” diye bağırdım. Sesim titriyordu. “Helikopter nereye düştü?! Bana söyleyin!” Bir anda komutan Aydın dışarı çıktı. Yüzü bembeyazdı. “Doktor… sakin olun.” “Sakin olamam!” dedim, gözyaşlarım yanağımdan indi. “Demir yaşıyor mu?!” Komutan derin bir nefes aldı. Gözleri yavaşça yumuşadı. “Bir haber var.” dedi. Ben donup kaldım. Nefes bile almadım. “Bulunan biri var. Yaşıyor.” Bir adım geri attım. Kalbim duracak sandım. “Kim… kim o?” dedim fısıldayarak. “Demir mi?” Komutan başını sallamadı. Doğrudan söylemedi. Ama gözlerindeki yumuşaklık… O an içimde bir şey kıpırdadı. “Büyük ihtimalle…” dedi, sesi titreyerek. “Demir.” Ayaklarımın bağı çözüldü. Kollarım yanlarıma düştü. Dizlerim titredi. “Onu getiriyorlar. Ama durumu ağır.” Ağır… O kelime beni bıçak gibi kesti. “Ben… ben hazırlık yapacağım.” dedim. Sesim neredeyse çıkmadı. “Onu hayatta tutacağım.” Koşarak revir tarafına yönelirken içimden sadece bir cümle geçti: “Demir, ne olursa olsun… seni bırakmam.” Ambulans sireni karargâhın avlusuna girdiğinde kalbim gırtlağıma kadar yükseldi. Koştum. Koşarken ayaklarımın yeri hissetmedim. Ambulansın kapıları açıldı. İlk önce yoğun duman kokusu geldi. Sonra yanık metal. Sonra… Demir. Sedye üzerinde yatıyordu. Yüzü kan içindeydi, saçlarına duman sinmişti. Soldaki kaşı yarılmış, yanağında büyük bir çizik vardı. Omzundaki üniforma yanmıştı. Bacağının bir kısmına metal parçası saplanmıştı, kanı durdurmak için baskı bandajı yapılmıştı. Ama en kötüsü… Baş tarafına bağlanan oksijen maskesi. Göğsünün her nefeste zorlanarak inip kalkması. Sedye aşağı indirildiğinde ayaklarım kilitlendi. Ellerimi kaldırdım ama dokunamadım. Bir hemşire koluma dokundu. “Ayça, senin girmen gerekecek. Herkes seni bekliyor.” Sanki o an buz tutmuş bir heykelden nefes almayı öğrendim. Kendimi zorlayarak öne çıktım. Sedye hareket ederken yanına geldim. Elini tuttum. Soğuktu. Çok soğuktu. “Demir… ben buradayım.” dedim fısıltıyla. “Tamam? Gitmiyorsun bir yere. Beni duyuyorsun, değil mi?” Göz kapakları titredi. Ufacık bir hareket. Ama benim için dünyaydı. “Doktor Ayça, acile alıyoruz!” diye bağırdı bir sağlıkçı. Ben de onlarla beraber koştum. Koridorun ışıkları teker teker üzerimizden geçerken içimdeki korku büyüdü. “Kan basıncı düşüyor!” “Nabız zayıflıyor!” “Oksijen saturasyonu 84’e indi!” Bunları duydukça nefesim kesildi. Sonra ameliyathane kapısına geldik. Bir asker kolumu tuttu. “Buradan sonrası yasak.” “Elini bırakmam!” dedim, gözyaşlarım akarken. “Bırakamam… bırakmayacağım.” Ameliyathaneye giren doktorlar Demir’in sedyesini içeri çekti. Oksijen maskesinin buğusu bile gözümün önünden gitmedi. Kapı kapanırken son bir kere eline dokundum. “Demir… Sana söz. Ne olursa olsun… Seni geri alacağım.” Kapı kapandı. Kırmızı ışık yandı. Ve ben dizlerimin üzerine çöktüm.
Bölüm 27
25. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.