Sınırın Sessizliği Motorun sesi, dağ yolunda yankılanıyordu. Ayça, Emir’le birlikte arazi aracının içinde sessizce ilerliyordu. Sınır hattına yaklaştıkça yollar kayboluyor, sessizlik artıyordu. Yalnızca telsizden gelen cızırtılı sesler eşlik ediyordu onlara. > Emir: “Emin misin Ayça? Burası artık tehlikeli bölge. Sivil geçiş yasak.” Ayça: “Demir oradaysa, beni hiçbir yasak durduramaz.” Sözleri kararlıydı, ama kalbinin içi fırtına gibiydi. Bir yanda korku, diğer yanda özlem… Sanki her nefeste Demir’in kokusunu hatırlıyordu. Aracı bir noktada durdurdular. Haritada işaretli bölgeye yalnızca yürüyerek gidilebiliyordu. Ayça sırtına çantasını aldı, askeri yeleği giydi. Emir’in gözleri endişeliydi. > Emir: “Eğer onu bulamazsak…” Ayça: “Bulacağız.” Adımlarını sessizce attı, çamurlu zeminde iz bırakmadan ilerliyordu. Rüzgâr yüzüne vurdukça Demir’in sesi yankılanıyordu zihninde: > “Ben dönene kadar güçlü kal.” Bir süre sonra yere düşmüş bir kumaş parçası fark etti. Yere eğildi — askeri üniforma parçasıydı. Elini üzerine koydu, kalbi bir anda hızlandı. Üzerinde kan lekesi vardı… ama altındaki dikişte tanıdık bir işaret: Demir’in kendi elleriyle diktiği küçük bir “A” harfi. > “Ayça…” diye fısıldadı Emir, arkasına baktığında onun gözleri dolmuştu. “Bu onun… ben dikmiştim,” dedi Ayça, sesi titrerken. O an rüzgârla birlikte bir ses geldi, uzaktan — bir mırıltı, bir nefes, bir inilti… Ayça başını çevirdi, yüreği neredeyse göğsünden çıkacak gibiydi. > “Demir…?” Sesin geldiği yöne doğru koştu. Her adımda ayağının altındaki taşlar eziliyor, kalbi biraz daha hızlanıyordu. Sonra… bir kayanın ardında, yıkık bir sığınağın içinde bir siluet gördü. Adamın omzunda kan, yüzünde yaralar vardı. Ama o gözler… O gözler Ayça’nın kalbine kazınmıştı. > “Demir…” dedi fısıltıyla. Demir başını kaldırdı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı: “Sen… geldin mi gerçekten?” Ayça gözyaşlarıyla koştu, dizlerinin üzerine çöktü. > “Ben seni buldum Demir… sözümü tuttum.” Demir gülümsedi, kanla karışık bir tebessüm… > “Ben de seni hiç bırakmadım.” O an dünya sustu. Sadece iki kalp, bir mucize kadar sessizdi. Ayça’nın kollarına yığıldığında Demir’in nefesi zayıftı. Soğuktu… Ama hâlâ yaşıyordu. Ayça ellerini onun yüzüne koydu, titreyen sesiyle fısıldadı: > “Demir, beni duyuyorsan gözlerini aç… ne olur.” Demir zorlukla nefes aldı. Sanki binlerce kelime söylemek istiyor ama sesi çıkmıyordu. > “Söz… vermiştim… dönecektim…” Ayça’nın gözyaşları Demir’in yanaklarına karıştı. > “Ve ben seni buldum,” dedi, hıçkırıklar arasında. “Artık hiçbir şey bizi ayıramayacak.” O sırada Emir telsizle yardım çağrısı geçti. > “Yaralı bulundu! Canlı, tekrar ediyorum, canlı!” Dakikalar saat gibi geçti. Ayça, Demir’in elini bir an bile bırakmadı. Sanki bırakırsa yeniden kaybolacakmış gibi… Kurtarma ekibi geldiğinde, Demir sedyeye alınırken bile gözleri Ayça’yı aradı. > “Gitme… gözümden kaybolma…” “Gitmiyorum,” dedi Ayça, gözyaşları içinde. “Bu kez seninle geliyorum.” Helikopterin pervaneleri dönmeye başladığında, Ayça Demir’in yanındaydı. Ellerini sımsıkı tutuyordu. Kaskın gürültüsü arasında birbirlerini zar zor duyabiliyorlardı, ama kalpleri aynı ritimde atıyordu. > “Demir… dayan. Birlikte döneceğiz.” “Yanımda… olduğun sürece… her yere dönerim,” dedi Demir, gözlerini kaparken. Ayça başını eğdi, alnını onun eline dayadı. Gözyaşlarıyla karışan rüzgâr, sanki bütün korkuyu alıp götürmüştü. O an ilk defa, içindeki fırtına durdu. Çünkü Demir artık kayıp değildi. O, yanındaydı. Ve Ayça, yıllardır duymadığı bir kelimeyi kendi kendine fısıldadı: > “Kurtuldun…” Helikopter uzaklaşırken, güneş bulutların arasından doğdu. Yeni bir gün başlıyordu. Ama Ayça biliyordu… Artık hiçbir gün eskisi gibi olmayacaktı.
Bölüm 23
21. Bölüm
