İçeriğe geç

Asker ve doktor aşkı (Hayatla Sınanan Sevda)

Bölüm 22 · 3 dk okuma

Asker ve doktor aşkı (Hayatla Sınanan Sevda)

Bölüm 22

20. Bölüm

20. Bölüm – Sessiz Çığlık ‎ ‎Ayça o gece hiç uyuyamadı. Pencereden dışarıya baktığında yağmurun cama vurduğu her damlada Demir’in sesi yankılanıyordu kulaklarında. “Bekle beni.” demişti. ‎Bekliyordu… ama beklemek, insanın en sessiz çığlığıydı. ‎ ‎Sabah olduğunda telefona gelen bir bildirim kalbini yerinden sökecek gibi etti. Emir’in adı yazıyordu. ‎Parmakları titreyerek ekrana dokundu. ‎ ‎> Emir: “Ayça… Demir’in birliğiyle irtibat kesildi. Henüz net bilgi yok.” ‎ ‎ ‎ ‎Dünya başına yıkılmış gibiydi. Duyduğu uğultu, kalbinin atışıyla karıştı. ‎“Hayır…” diyebildi sadece. ‎Hastanedeki nöbetini iptal edip koşar adımlarla dışarı çıktı. Hedefi belliydi: Komutanlığa gitmek. ‎Onu kimse durduramazdı. ‎ ‎Koridorda Emir’le karşılaştığında gözyaşlarını artık tutamıyordu. ‎“Bana doğruyu söyle Emir! Demir nerede?” ‎Emir başını eğdi, yutkundu. ‎“Henüz rapor gelmedi ama... kayıp olarak geçiyor.” ‎ ‎Ayça dizlerinin üzerine çöktü. Sanki bütün hava bir anda çekilmişti. ‎Yalnızca kalbinde yankılanan o cümle kalmıştı: ‎ ‎> “Söz vermiştin Demir… beni bırakmayacaktın.” ‎ ‎ ‎ ‎O gece Ayça, Demir’in ona bıraktığı kolyeyi elinde sımsıkı tuttu. ‎Küçük bir dua mırıldandı, gözleri kapalı halde. ‎Yaşadığı acının ortasında bile içinden bir ses fısıldadı: ‎ ‎> “Belki de bazı sözler, uzaklarda bile tutulur.” ‎ ‎Saatler geçiyordu ama Ayça’nın içindeki zaman durmuştu. ‎Emir gitmişti… komutanlık binasında yalnız kalmıştı. ‎Elindeki dosyaya baktı, Demir’in adı kırmızı kalemle yazılmıştı: ‎ ‎> “Durumu: Kayıp.” ‎ ‎ ‎ ‎Bir kelimeydi sadece ama dünyasının ortasına kazınmış bir yara gibiydi. ‎Ayak seslerini duymadı, kalabalığı fark etmedi. ‎Sadece o kelimeyle baş başaydı. ‎ ‎Kendini dışarı attığında yağmur yeniden başlamıştı. ‎Gökyüzü bile ağlıyordu sanki. ‎Adımlarını nereye attığını bilmeden yürüdü, ta ki bir duvarın dibine çökene kadar. ‎Yorgundu. ‎Hem kalbi, hem ruhu. ‎ ‎Elini cebine attı — Demir’in bıraktığı kolyeyi çıkardı. ‎Parmaklarının arasında sıkarken mırıldandı: ‎ ‎> “Sen söz verdin Demir… beni bırakmayacaktın.” ‎ ‎ ‎ ‎Birden telefonu titredi. Ekranda yine Emir’in adı vardı. ‎Ayça korkuyla açtı. ‎ ‎> “Ayça… henüz kesin bilgi yok ama…” ‎“Ama ne Emir?” diye bağırdı gözyaşlarıyla. ‎“Bir iz bulundu. Biri, Demir’in üniformasını taşırken görülmüş. Yaşıyor olabilir.” ‎ ‎ ‎ ‎O an içindeki sessizlik bir anda umutla doldu. ‎Ayça’nın dudaklarından çıkan tek kelime, bir dua gibiydi: ‎ ‎> “Allah’ım, ne olur… yaşasın.” ‎ ‎ ‎ ‎Ve o gece, hastane odasında kimse fark etmeden bir mektup yazdı. ‎Demir dönerse, okuması için. ‎ ‎> “Eğer bu satırları okuyorsan… bil ki ben hiç vazgeçmedim senden.” ‎ ‎ ‎ ‎Kalemi titredi, gözyaşı mürekkebe karıştı. ‎Ama yüzünde, günler sonra ilk kez bir tebessüm belirdi. ‎Çünkü içten içe biliyordu: ‎Demir hâlâ hayattaydı. ‎ ‎Sabahın ilk ışıkları perde aralığından süzülürken Ayça hâlâ uyumamıştı. ‎Masanın üzerinde Demir’e yazdığı mektup, yarısı ıslak bir kâğıt gibi duruyordu. ‎Kafasını ellerinin arasına almış, gece boyunca gelen sesleri dinlemişti. ‎Her rüzgar esişinde kapının tıkırtısı, sanki onun adımlarını hatırlatıyordu. ‎ ‎Tam o sırada kapı çaldı. ‎Ayça yerinden fırladı. Kalbi deli gibi atıyordu — belki, belki bir haber… ‎Kapıyı açtığında karşısında Emir vardı. Gözleri yorgun ama içinde bir ışık vardı. ‎ ‎> Emir: “Hazırlan Ayça. Komutanlık seni çağırıyor.” ‎Ayça: “Ne oldu Emir? Söyle, buldular mı onu?” ‎Emir: “Henüz değil… ama bir iz var. Görev bölgesinden bir sinyal yakalandı. Demir’in cihaz koduyla eşleşiyor.” ‎ ‎ ‎ ‎Ayça’nın elinden mektup düştü. ‎Bir anda dizlerinin bağı çözüldü ama gözyaşlarını bu kez tutmadı — çünkü bu gözyaşlar umut kokuyordu. ‎ ‎Yarım saatte hazırlandı, saçlarını toplamaya bile vakti olmadan Emir’in arabasına bindi. ‎Yol boyunca kimse konuşmadı. Motorun uğultusu kalp atışlarıyla yarışıyordu. ‎ ‎Komutanlık binasına vardıklarında, içeride haritalar ve telsiz sesleri arasında bir telaş vardı. ‎Bir subay elindeki haritayı gösterdi: ‎ ‎> “Burada, sınır hattının 3 kilometre kuzeyinde zayıf bir sinyal alındı. Cihaz Demir Aslan’a ait olabilir.” ‎ ‎ ‎ ‎Ayça, o ismi duyunca gözlerini kapattı. ‎İçinden sadece fısıldadı: ‎ ‎> “Demir… sen yaşıyorsun. Biliyorum.” ‎ ‎ ‎ ‎O an kararını verdi. ‎Herkesin itirazına rağmen, o bölgeye gitmek için gönüllü olacaktı. ‎Çünkü birini beklemek bazen yeterli olmazdı… ‎Bazen, senin gitmen gerekirdi. ‎ ‎Ve Ayça ilk kez korkusuzca söyledi: ‎ ‎> “Eğer o oradaysa, ben de gidiyorum.” ‎ ‎ ‎ ‎Kameralar, raporlar, emirler — hepsi arkasında kaldı. ‎Bir tek şey vardı aklında: ‎Demir’i bulmak. ‎ ‎

Bölüm sonu

1 yorum