Sabahın ilk ışıkları odaya sızarken, hâlâ onun elini tutuyordum. Parmaklarım, avuçlarının arasındaki sıcaklığı kaybetmemek için biraz daha sıkı kavradı. O sessizliğin içinde tek duyulan şey, monitörün düzenli sesi ve kalbimin hızlı atışlarıydı. Her nefesinde, biraz daha umutlanıyordum. “Uyandığında ilk beni gör istedim,” dedim, sesim kısık ve yorgundu. Yüzüne baktım, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir hareket vardı. O kadar küçük bir şeydi ki… ama benim için bir mucize gibiydi. “Demir… beni duyuyorsan, lütfen… bir kez daha yap,” dedim, gözlerim dolarak. Birkaç saniye geçti. Sonra… o hareketi yine gördüm. Bu kez biraz daha belirgindi. O an içimde bir şey kırıldı ama güzel bir şekilde — sanki uzun zamandır beklediğim umut, yeniden canlandı. Kapı yavaşça açıldı, doktor girdi içeri. Gözlüğünün ardından bana baktı ve yumuşak bir sesle, “İyileşme süreci başladı,” dedi. “O seni duyuyor.” O kelimeleri duyar duymaz dizlerimin bağı çözüldü. Başımı Demir’in omzuna yasladım, usulca fısıldadım: “Biliyordum… ne olursa olsun, beni bırakmazsın.” Gözyaşlarım eline düştü, ama bu kez korkudan değil. Bu defa sevinçten, minnetten… ve yeniden doğan bir inançtan. Güneş odaya tamamen dolarken, içimdeki karanlık da yavaşça dağılıyordu. O an anladım ki, ne kadar düşsem de, o yanımdayken kalkmayı hep başaracaktım. Ve içimden sessizce söyledim: “Artık sıra bizde Demir… Bu hikâyeyi birlikte bitireceğiz.” Zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadım. Günler birbirine karıştı… Hastane odasının duvarları artık bana yabancı gelmiyordu. Her sabah aynı sandalyede uyanıyor, aynı elin sıcaklığıyla güne başlıyordum. Demir’in elleri soğuk olsa bile, içinde hep bir yaşam vardı. Ve ben o yaşamı kaybetmemek için nefes alıyordum. Bazen göz kapakları titriyor, bazen dudakları hafifçe kıpırdanıyordu. O anlarda kalbim sanki duracak gibi oluyordu. Bir umutla, bir korkuyla, “Belki bu sefer...” diyordum her defasında. O gece de öyleydi. Yorgundum, başımı yatağının kenarına yaslamıştım. Gözlerim dalmış, ellerini tutarken parmaklarımı usulca hareket ettiriyordum. Sonra... o an geldi. Parmakları saçlarıma dokundu. Bir anlığına nefesim kesildi. Başımı kaldırdım, gözlerine baktım. Göz kapakları yavaşça aralandı, dudakları kıpırdadı. “Demir…” dedim fısıltıyla, kelime ağzımdan çıkarken titredim. Zorlanarak konuştu ama o sesi duydum: “Buradayım…” O iki kelime, bütün o sessizliğin, bütün korkuların, bütün bekleyişin anlamıydı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken, sadece başımı onun göğsüne yasladım. “Biliyorum,” dedim. “Hiç gitmedin zaten.” O an odanın içi değişti sanki. Monitör sesi bile daha yumuşaktı, nefeslerimiz birbirine karışmıştı. Demir gülümsedi, yavaşça elimi sıktı. “Bırakmam demiştim,” dedi. Ben de gülümsedim. “Artık biliyorum,” dedim. “Ne olursa olsun, bizi hiçbir şey ayıramaz.” Ve o an içimden sessizce geçirdim: Bu sadece bir başlangıçtı. ---
Bölüm 12
10. Bölüm
