Gözlerimi açtığımda loş, duvarları rutubet kokan o odadaydık. Ben ve Eftel… İkimiz de sandalyeye sıkıca bağlanmıştık. Ellerin koltuğun arkasında uyuşmuştu, ayaklarımda his yoktu. Ağzımdaki bant nefesimi zorlaştırıyordu; içimde hem panik hem öfke kaynıyordu.
Eftel yanımda titriyordu. Gözlerimi onun gözlerine kaldırdığımda “korkma” demeye çalıştım ama bant sadece boğuk bir ses çıkardı.
Kapı açıldı.
Göktuğ ağır adımlarla içeri girdi. Ardından Ege ve Emir… bir köşede bizi izler gibi dikildiler.
Göktuğ: “Demek hâlâ akıllanmıyorsunuz… Özellikle sen.”
Bakışları direkt Eftel’in üstüne saplandı.
Eftel istemsizce sandalyeyi geriye itti ama bağlar izin vermedi. Göktuğ eliyle Eftel’in çenesini sıkıp kafasını kaldırdı, diğer eliyle de Eftel’in kolunu tuttu. Eftel acıyla inledi.
Ben sandalyeyi zorlayıp ona doğru uzanmaya çalıştım ama bileklerim, bağların baskısıyla daha da acıttı. Boğuk bir öfke sesi çıkardım.
Ege omzumdan tutarak beni sabitledi. Göktuğ Eftel’in kolunu sıkıca tutuyordu.
Göktuğ bana döndü: “Sen mi koruyacaksın onu? Kendini bile koruyamıyorsun.”
Ardından diğer kapı açıldı. Ahmet, Adem ve Emirhan içeri sürüklendi. Üçü de elleri bağlıydı. Göktuğ onları öne çekti, tam bizim yanımızda durdurarak:
Göktuğ: “İşte bu küçük oyuncaklar, sizin tepki vermenizi izlemek için geldiler. Onları kullanacağız.”
Ahmet gözlerini bana çevirdi; korku ve öfke birbirine karışmıştı.
Ahmet: “Cemre! Bir şey yapmayın ona—”
Göktuğ Ahmet’in karnına sert bir tekme attı. Ahmet yere kapaklandı. Ben bağlara asıldım, sandalyem gıcırdadı. Bant boğazımdan ağrılı bir çığlık bastı.
Ege bana yaklaşıp sinir bozucu bir gülümsemeyle eğildi.
Ege: “Bak bak… Sırf sen tepki ver diye onları buraya getirdik. Tepkini görelim.”
Omzumdan aşağı buz gibi bir korku indi ama gözlerimi kaçırmadım.
Göktuğ tekrar Eftel’e döndü. Onun omzuna sertçe bastırdı, kolunu kontrol ediyordu, neredeyse yerinden çıkaracak gibi. Eftel acıyla kıvrandı, gözleri doldu.
Ben sandalyemi devirmeye çalışarak ona ulaşmaya çabaladım. Bağlar bileklerimi acıtırken “Yapma!” demek için bantla uğraştım. Dişlerimle bantın köşesini çekip yukarı doğru sıyırmayı başardım. Nefesim kesik kesikti.
Ben: “Ulan erkeklik mi bu?! Bağlı kıza dokunmak mı?! Eftel’e bir daha el sürersen—”
Ege yüzünü bir anda değiştirdi ve bana sert bir yumruk attı. Başım yana savruldu. Kan ağzımın kenarına aktı.
Ege: “Konuşmayı ne kadar seviyorsun… tekrar sus bakalım.”
Yeni bir bantla ağzımı kapattılar. Bu sefer daha sıkıydı.
Göktuğ Eftel’in yüzüne yaklaşarak fısıldadı:
Göktuğ: “Sen bağırdıkça, ben kardeşine daha çok zarar veririm.”
Emirhan zincirleri zorladı.
Emirhan: “Lan dokunma ona! Eftel’e dokunma!”
Adem gözlerinden ateş saçıyordu.
Adem: “Eftel’e bir şey olursa sizi canlı gömmezsem—”
Ege silahı çıkarıp üçünün kafasına doğrulttu. O an herkes sustu. Sessizlik duvarlara çarptı. Psikolojik baskı o kadar yoğundu ki nefeslerimiz düzensizleşti, kalplerimiz deli gibi atıyordu.
Göktuğ eliyle beni işaret etti:
Göktuğ: “Kalkın. İkisine ders vereceğiz. Ama önce onları izleyelim, onların korkusu bizim oyunumuzun bir parçası.”
Ege silahı çevirdi. Sandalyedeki bağlılığımız her hareketi zorlaştırıyordu. Küçük bir hata, omuzlarımıza, dizlerimize daha fazla acı olarak geri dönecekti.
Ege silahı kaldırırken Emir arkamdan omzumu tuttu, hareket etmemi engelledi. Parmakları omzuma bastıkça nefesim kesiliyordu.
Göktuğ da Eftel’in omzunu sıkıca kavramıştı; kız kıpırdayamasın diye kolunu sabitledi.
Bir patlama—
Ardından bir tane daha.
Ben ve Eftel aynı anda öne doğru savrulduk. Kurşun omzumdan geçtiği anda Emir kolumu daha da bastırdı, kaçamamam için. Sıcak kan kolumdan aşağı aktı.
Eftel de aynı anda omzundan vuruldu; Göktuğ onu yerinde tutmak için daha sert bastırdı. Eftel acıyla nefes alamadı, gövdesi titredi.
Sandalyelerimiz geriye devrildi. Beton zemine çarptım. Eftel de yanımda yuvarlandı.
Gözlerim kararıp açılırken uzaktan gelen bir ses duyuldu:
“POLİS! SİLAHLARI BIRAK!”
Kapı bir anda kırıldı. Silah sesleri, bağırışlar, koşturmalar…
Kapının önünde beliren ışık, karanlığı paramparça etti.