Gece serinliğini hâlâ üzerimizde taşıyorduk ama içimizde hafif bir rahatlama vardı. Ege’nin tutuklanmasıyla ilk kez derin bir nefes almıştık. Evde sessizlik hâkimdi; ama bu sessizlik huzursuzluk değil, güvenli bir sakinlikti. Herkes kendi düşüncelerine gömülmüştü. Eftel ve Emirhan'ın kardeş olduğunu öğrenmiştik, bir yandan iyi bir yandan kötü. Çünkü Eftel onu gerçekten çok seviyordu, bu duruma alışması gerçekten zor olacaktı fakat olan ortada kimsenin yapabileceği birşey yok, bu mevzudan sonra Eftel çok üzüldü yani Emirhan'ın yüzüne bile bakmıyordu, konuşmuyordu. Sadece biraz zamana ihtiyacı vardı, Emirhan'ında, her şeyin düzeleceğine emindim.
“Böyle olmasını istemezdim…” dedi Emirhan sessizce, gözlerini kaçırarak.
Eftel hiçbir şey demedi. Sadece başını çevirip pencereye baktı.
“Abi… bir şey söyle bari,” dedi Emirhan, sesi kırılarak.
“Konuşacak bir şey yok,” diye fısıldadı Eftel. “Sadece… zamana bırak.”
Ertesi sabah okula yürürken yan yana olsak da hepimizin aklında aynı şey vardı: Emir ve Göktuğ’un gelişi. Bir zamanlar Ahmet, Emirhan ve Adem’le sıkı dost olan ikili, artık karşı taraftaydı. Sanki eski bağlar görünmez bir bıçakla ikiye ayrılmıştı.
“Onlarla karşılaşınca ne yapacağız?” diye sordum sessizce.
Ahmet çenesini sıktı. “Hiçbir şey. Gerekmedikçe.”
Adem kısa bir kahkaha attı. “Gerekirse de ben varım.”
“Sen dur,” dedi Ahmet ters ters bakarak. “Kimse tek başına hareket etmeyecek.”
Koridora adım attığımız anda herkesin bize baktığını hissettik. İki grubun varlığı gizli değildi artık; fısıltılar bile taraf tutuyordu. Ahmet öfkesini saklamaya çalışıyor ama gözleriyle birini arıyordu: Göktuğ’u.
“Bakışlarını indir biraz,” dedim Ahmet’e. “Daha da dikkat çekiyorsun.”
“Umurumda değil,” diye mırıldandı. “Onu gördüğüm an—”
“Ahmet,” diye araya girdi Adem, “sakin.”
Adem yanımıza gelip eliyle omzumu sıktı. “Bugün dikkatli olmamız gerekecek,” dedi hafifçe.
“Bir şey olursa?” diye sordum.
“Olursa birlikte oluruz,” dedi Adem net bir şekilde.
Emir ve Göktuğ sınıfın köşesinde kendi aralarında fısıldaşıyordu. Göktuğ’un bakışları rahatsız ediciydi, alaycıydı.
“Bakışlarına bak,” dedi Emirhan dişlerini sıkarak. “Hiç değişmemiş.”
“Daha kötü olmuş,” dedi Adem.
Teneffüste sınıf boşalmaya başladığında, o an geldi. Göktuğ yavaşça bize doğru geldi, dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümsemeyle.
“Koruma timi yine iş başında anlaşılan,” dedi alayla. “Bence boşuna uğraşıyorsunuz… Özellikle
Cemre’ye dikkat edin. Çok kişi merak ediyor onu.”
“Ne demek istiyorsun?” dedim sertçe.
Göktuğ omuz silkti. “Anlayacak kadar zekisin bence.”
Ahmet bir adım öne çıktı. “İsmini ağzına alma.”
Göktuğ sırıttı. “Yoksa ne olur?”
Cümlesi bittiği an Ahmet’in sabrı bitti. Bir anda ileri atıldı, yumruğu Göktuğ’un çenesine sertçe indi. Göktuğ sendeledi, sıraya çarptı. Ahmet onu bırakmadı, gömleğinden tutup ikinci yumruğu geçirdi.
Emirhan: “AGA DUR!”
Adem: “AHMET YETER, ADAMI BAYILTACAKSIN!”
“Bırak şunu!” diye bağırdım.
Ama Ahmet çoktan gözü dönmüştü. Göktuğ’u duvara yasladı ve üçüncü yumruğu bastı. Kan kokusu sınıfta hafifçe yayılmıştı.
“Bir daha onun adını anmayacaksın!” diye bağırdı Ahmet.
Göktuğ güçlükle güldü. “Geç kaldın…”
Ben o an dayanamadım. Göktuğ’un yere çöktüğünü, Ahmet’in hâlâ titreyen ellerini, herkesin nefesinin kesildiğini gördüğüm anda gözlerim doldu. Boğazım düğümlendi, kalbim sıkışıyordu.
“Yeter…” diye fısıldadım ama sesim çıkmadı.
Bir şey söylemeden yönümü değiştirdim ve hızla sınıftan çıktım. Gözyaşlarım istemsizce akıyordu. Tuvalete girip kapıyı kapattım, lavabonun köşesine tutundum. Nefesim düzensizdi, kalbim kucağımdan çıkacak gibiydi.
“Geçti… geçti…” diye kendime mırıldandım.
Su açtım ama ağlamam durmuyordu.
Bir süre sonra kapı tıklatıldı. Nazik, yumuşak bir ses fısıldadı:
“Cemre… ben geldim. Açar mısın?”
Bu Eftel’in sesiydi. Zorla nefesimi düzeltmeye çalıştım ama sesim titriyordu. “Bir dakika…” dedim. Sonra kapıyı araladım.
Eftel beni görünce gözleri yumuşadı. Hiçbir şey söylemeden sarıldı bana. Kolları titriyordu.
“İyi misin?” diye fısıldadı.
“Çok korktum,” dedim hıçkırarak.
“Ben de,” dedi Eftel, sesi kısık ama kararlı. “Ahmet bazen fazla korumacı oluyor… ama sana bir şey olmasın diye yaptı.”
“Biliyorum ama… bu kadar olmamalıydı,” dedim.
“Kontrolünü kaybetti,” dedi Eftel. “Ama seni düşündüğü için.”
“Göktuğ yere düşünce… Ahmet’in yüzünü görünce… bilmiyorum, içim sıkıştı.”
Eftel saçımı okşamaya başladı, sakinleştirici bir tonda:
“Biz buradayız. Seni asla yalnız bırakmayacağım. Emirhan da ben de… kimse sana zarar veremez.”
“Ya daha kötü olursa?” diye sordum sessizce.
“Olursa da birlikte atlatırız,” dedi.
Gözlerimi sildim, nefesim biraz düzeldi.
“Peki ya onlar? Emir, Göktuğ… durmayacaklar.”
Eftel derin bir nefes aldı.
“Durmayacaklar biliyorum. Ama biz de durmayacağız. Bu savaş başladıysa… birlikte vereceğiz.”
“Emirhan da aynı düşünüyor mu?” dedim.
Eftel kısa bir duraksadı. “O da… seni korumak istiyor. Sadece nasıl yapacağını bilmiyor.”
Elimden tuttu.
“Hadi, çıkalım. Ahmet dışarıda seni bekler. Yüzünde pişmanlık var, sana bir şey olduğunu düşündüğü an dağılıyor.”
“Gerçekten mi?” dedim.
“Görsen anlarsın,” dedi hafifçe gülümseyerek.
Beraber çıkarken, koridor bir an sessizleşti. Herkes bize bakıyordu ama Eftel elimi daha sıkı tuttu.
“Boş ver onları,” dedi kulağıma eğilip. “Biz yeteriz.”
Artık yüklerimiz ağırdı, geçmişlerimiz karışık, dostluklar bölünmüş, tehditler gölgelerde dolaşıyordu. Ama ilk kez… biz de birlik olmuştuk.
Ve bu sadece başlangıçtı.