Ahmet’le aramızdaki sessizlik derin ve keskin bir duvar gibiydi. Aynı evde dolaşıyor ama göz göze gelmek bile zor geliyordu. Kavganın bıraktığı soğukluk, her adımımızda üzerimizdeydi.
Eftel ve Emirhan kaybolmuştu. Telefonları kapalıydı, sinyalleri kesilmişti. Ev aniden buz gibi bir sessizliğe bürünmüştü. İçimde bir sıkışma vardı; nefes almak bile zor geliyordu.
Ahmet kapının önünde durdu. “Hazırlan,” dedi. Sesindeki sertlik, aramızdaki mesafeyi daha da büyütüyordu. “Onları bulmamız lazım.”
“Zaten hazırım,” dedim, nefesimi kontrol ederek.
Yola çıktık. Şehrin dışındaki eski depolama alanına yaklaştıkça içimdeki gerginlik artıyordu. Ahmet sessizdi, ben de sessiz kalmayı seçtim. Her ikimiz de Eftel ve Emirhan’ı bulma sorumluluğunun ağırlığını hissediyorduk.
Yol boyunca Eftel ve Emirhan’ın izlerini takip etmeye çalıştık. Her köşe, her terkedilmiş bina ve sokak lambasının altı, potansiyel bir işaret olabilirdi. Bir yandan güvenlik kameralarının kayıtlarını inceliyor, bir yandan kendi gözlerimizle çevreyi tarıyorduk. Her sinyal kesildiğinde kalbimiz hızlanıyor, her ufak bir iz bulduğumuzda nefesimiz kesiliyordu.
Gece ilerledikçe şehir sessizleşti. Arabanın farları uzak depoların metal kapılarına vururken, Ahmet’in yüzündeki endişeyi görebiliyordum. Ellerini direksiyonda sımsıkı tutuyor, arada bana bakıp onay istiyordu; ben de sessizce kafamı sallıyordum.
Saatler geçti. Aradığımız iki kişinin varlığı hâlâ bir bulmacaydı. Bir çöp konteynerinin yanında, devrilmiş bir kutunun altına gizlenmiş küçük bir tablet gördük. Eftel’in güvenlik ağına bağlanmaya çalıştığı izler hâlâ açık bırakılmıştı.
“Burada bir iz var,” dedim. Ahmet eğildi, parmağımla ekrana dokundum. Ekranda, küçük bir konum işareti belirdi.
“Bu… olabilir,” dedi Ahmet.
“Veya bir tuzak,” diye uyardım.
Depoya vardığımızda içerisi hâlâ karanlıktı; paslı kapılar, kırık camlar ve rüzgârın uğultusu ortamı daha da tehditkar hâle getiriyordu. Sessizce ilerledik. Köşelerde gölgeler hareket ettiğinde kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.
“Eftel? Emirhan?” diye fısıldadım.
Karanlıktan zayıf bir fısıltı geldi:
“Cemre…?”
“Buradayız!”
Koşup yanlarına çömeldim. Eftel’in kolu kesilmiş, Emirhan’ın alnından kan sızıyordu ama ikisi de yaşıyordu. Ahmet yanımıza geldi, yüzündeki sertlik yerini endişeye bırakmıştı.
“Size bunu kim yaptı?” diye sordu.
Emirhan güçlükle başını kaldırdı.
“Biri bizi buraya sıkıştırdı… kaçmamıza izin vermedi.”
Eftel bana baktı. Gözlerinde hâlâ korku vardı ama aynı zamanda bir rahatlama da…
“Cemre… iyi ki geldiniz.”
Ahmet yaralıları destekleyerek ayağa kaldırdı. Bir an göz göze geldik; o bakışta kırgınlık, öfke ve eski güvenin bir karışımı vardı.
Hepimiz depodan çıkıp arabaya yürüdük. Eftel ve Emirhan yan yana duruyordu. Eftel, Emirhan’ın elini tuttu, başını hafifçe yana eğdi ve dudakları sessizce birleşti. O öpüşme, yaşadıkları korku ve gerilimin ardından gelen kısa bir rahatlama gibiydi. İçimden hafif bir gülümseme yükseldi. Ahmet, önden sessizce bakıyordu; gözlerinde hâlâ bir mesafe vardı ama kırgınlık yerini endişeye bırakmıştı.
Arabaya bindik. Motor çalıştı, geceyi geride bırakırken, Ahmet yan koltukta sessizdi. Ben gözlerimi yoldan ayırmadım; arkamdaki Eftel ve Emirhan’ın birbirine sarılması içimi ısıttı. Sessizlik artık ağır değildi; güvenli bir nefes gibiydi.
(2 gün sonra)
Eftel ve Emirhan güvende, işler toparlanmıştı. Biz dört kişi birlikte bir kafede oturuyorduk; kahvelerimizi almış, sohbet ediyorduk. Gülüşmeler, hâlâ biraz yorgun ama hafiflemiş bir havayı taşıyordu.
“Bir tuvalete gitmem gerekiyor,” dedim, hafifçe gülümseyerek ve kalktım.
Ayak seslerimi takip eden sessiz bir varlık olduğunu hemen fark ettim. Kapıya vardığımda, Ahmet’in sessizce peşimden geldiğini gördüm; çaktırmadan, sessiz ama kararlı bir adımla. İçimde hem şaşkınlık hem de sıcak bir his belirdi.
Tuvalete girdiğimde Ahmet arkamda duruyordu. Göz göze geldiğimizde, birkaç saniye boyunca konuşmadan durduk. Sonra Ahmet yavaşça elimi tuttu, bana yaklaştı.
“Cemre… özür dilerim,” dedi alçak bir sesle.
Kalbim yerinden fırlayacak gibi attı. “Ben de üzgünüm, Ahmet… Seni suçladığım için,” dedim titreyerek.
Birbirimize yaklaştık, ellerimiz birbirine kenetlendi. Sessiz bir an… tüm kırgınlıklar eriyip gitmiş gibiydi.
Ahmet dudaklarını bana yaklaştırırken hafifçe fısıldadı:
“Hatırlıyor musun… ilk öpüştüğümüz o tuvaleti, okulda?”
Gözlerim doldu, hafifçe gülümsedim. “Evet… unutulmaz bir andı,” dedim.
Ve sonra, geçmişin tüm ağırlığını, kırgınlıkları ve suskunlukları bir kenara bırakıp, yavaşça dudaklarımız birleşti. Öpüşmemiz, yaşadığımız tüm gerilimin, korkunun ve kaygının ardından gelen bir rahatlamaydı. İçimizde bir sıcaklık yükseldi, her şey hafiflemişti.
O an, sadece biz vardık. Rüzgâr ve dünya dışarıda kalmış gibiydi; içeride ise içimizdeki sıcaklık karanlık ve soğuk gecenin üzerine yayılmıştı. Ve biz, sonunda, yeniden birlikteydik.
