(Cemre’nin anlatımıyla)
Karanlık atölyeden çıktığımızda, gecenin serinliği yüzüme çarptı. İçimdeki adrenalin hâlâ dinmemişti ama asıl titrememe sebep soğuk değil… Ahmet’ti.
O kapıdan çıktığımız anda yüzüme bile bakmamıştı.
Arabaya bindik. Ahmet direksiyona öyle bir sıkılıkla sarıldı ki, kemiklerinin gıcırdadığını duydum sandım. Emirhan arkada sessizdi. Ben de öyle.
Motor çalıştı. Ama biz çalışamadık.
Yoldaki sessizlik, Ege’nin kahkahasından bile daha ağırdı.
Emirhan sonunda fısıldadı:
— İyi misiniz?
Ahmet anında patladı, sesi keskin bir bıçak gibi:
— Hiçbirimiz iyi değil Emirhan. Bize tuzak kurdu!
Bu sefer ben dayanamadım.
— Hayır, tuzak kurmadı. Bizi uyardı.
Ahmet’in gözleri bir an yoldan kopup bana döndü.
— Sen hâlâ onu savunuyorsun.
— Savunmuyorum! Ama—
— AMA’SIZ! diye kesti beni. — Kameraları sana çevirdi. Bize değil. Neden? Çünkü seni kullanıyor!
Nefesim kesildi.
— Kullanamaz Ahmet. İzin vermem.
— O zaten senin izin vermene ihtiyaç duymuyor, Cemre.
Bu kelimeyi söylediğinde içim buz gibi oldu.
Normalde yumuşak bir hitaptı. Şimdi bıçak kadar soğuktu.
— Sen böyle düşünüyorsan… diye başladım, kelimelerim titriyordu. — Benimle değil, kendinle kavgan var.
Ahmet acı acı güldü.
— Kendimle mi? Cemre, ben seni korumaya çalışıyorum! Sen ne yapıyorsun? Onu anlamaya mı çalışıyorsun hâlâ?
İçimdeki sabır bir anda koptu.
— Evet, anlamaya çalışıyorum! Çünkü anlamadan durduramayız!
Ahmet fren pedalına bastı, araba sarsıldı. Kenara çekti. Motor hırlayarak sustu.
Döndü… ve ilk defa beni gerçekten acıtan bir bakışla baktı.
— Bazen seni anlamıyorum, Cemre.
Bu cümle yumruk gibi yüzüme çarptı.
— Ne demek bu?
— Onu hâlâ bir yerlerde eski Ege sanıyorsun.
— Hayır.
— O artık senin hatırladığın kişi değil!
— Biliyorum! Ama—
— Ama diye bir şey yok! O seni izledi, seni hedef aldı, seni seçti. Ve sen hâlâ “mesaj veriyor” diyorsun!
Gözlerim doldu ama ağlamadım.
— Çünkü gerçekte neye dönüştüğünü bilmiyoruz, Ahmet. Bunu çözmek zorundayız.
Ahmet başını iki yana salladı.
— Ben çözmek istemiyorum Cemre. Ben seni korumak istiyorum. Aradaki farkı göremiyor musun?
İçimden bir şey koptu.
— Koruma bahanesiyle nefes almama bile izin vermiyorsun artık.
Ahmet bakışını kaçırdı. O an, söylediklerimin canını yaktığını biliyordum. Ama benimki de yanıyordu.
— Peki, dedim. — Böyle birbirimize düşerek mi kazanacağız sanıyorsun?
Ahmet cevap vermedi.
Yolun geri kalanı boyunca konuşmadık.
Eve döndüğümüzde herkes dağılmış gibiydi. Eftel masada uyuyakalmıştı. Emirhan sessizce odasına gitti.
Ben kapıyı kapatırken Ahmet’in sadece şu fısıltısını duydum:
— En çok bundan korkuyorum, Cemre. Onun seni bizden koparmasından.
Omzumda bir ağırlık hissettim.
Bana bakmadan ekledi:
— Ve sanırım… çoktan başladı.
İçim yıkıldı.
Kapımı kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Nefes aldığım hava bile acı veriyordu.
O sırada telefon ekranım karardı.
Bir bildirim yandı.
Bilinmeyen numara.
Tek bir cümle:
“Karanlık bazen korur, Cemre. Aydınlık ise her şeyi ortaya çıkarır.”
Ege.
Telefon elimde titredi.
Ve ben ilk kez…
Ahmet’ten değil, Ege’den değil…
Kendimden korktum.
Çünkü içimde bir ses fısıldıyordu:
“Bu savaşın bir bedeli var Cemre… ve kalbin ilk düşen olabilir.”