(Cemre’nin anlatımıyla)
O sabah, evdeki hava farklıydı.
Kimse konuşmuyordu ama herkes biliyordu: bu gece bir şey olacaktı.
Ege’nin yaşadığını görmek hepimizi sarsmıştı. Ekrandaki o an — onun gözlerini kameraya çevirmesi, o soğuk, hesaplayıcı bakış — hâlâ zihnimde yankılanıyordu.
O mesaj:
“Ben bitmedim.”
Sanki duvarlara kazınmış gibiydi.
Ahmet’in yüzü gün boyu ciddiyetini hiç kaybetmedi. Emirhan’ın elleri sürekli bilgisayarın tuşlarında, Eftel’in kalemi ise kağıttan hiç kalkmadı. Ev, bir sığınaktan çok bir operasyon merkezine dönmüştü. Ve ben… ben o merkezin tam ortasındaydım.
Ahmet bir ara yanıma gelip sessizce elimi tuttu.
— Emin misin?
— Evet, dedim. — Bu bitmeli.
Gözlerimin içine baktı, bir süre konuşmadı. Sonra sadece şunu söyledi:
— Eğer bir şey olursa, işareti unutma. “Karanlık.”
Bu kelime, her şeyi değiştirecek bir işaretti. Planın anahtarıydı.
Eftel önümüze detaylı planı serdi.
— Cemre, sen Ege’yle buluşacaksın. Biz seni uzaktan takip edeceğiz. Emirhan tüm cihazları gözetimde tutacak. Ahmet, çevrede olacak. Eğer Ege’nin yanında biri varsa, ya da beklenmedik bir şey olursa, hemen sinyal ver.
— Anlaşıldı, dedim.
Artık korkmuyordum. Korkunun yerini keskin bir kararlılık almıştı.
Akşam üzeri gökyüzü kurşuniye dönmüştü; yağmur başlamadan önceki o ağır sessizlik vardı havada. Kapüşonumu başıma çektim, telefonumda açık duran iletişim hattını kontrol ettim. Emirhan’ın sesi kulaklığımdaydı, net ve profesyoneldi:
— Sesin net geliyor. Kameralar açık. Her adımını görüyoruz.
Yola çıktım. Şehrin kenarında, neredeyse unutulmuş bir sokaktaki eski bir kafeye doğru yürüdüm. Sokak lambaları yanıp sönüyor, kaldırımdaki yağmur izleri sararmış yapraklarla karışıyordu.
Adımlarımın sesi bile yankılanıyordu.
Kafeye girdiğimde hava loştu.
Bir köşede oturdum, sırtımı duvara verdim. Gözlerim her köşeyi taradı — kapı, pencere, çıkış.
Cebimde Ahmet’in verdiği küçük kâğıt vardı.
Sadece tek bir kelime yazıyordu: Karanlık.
Dakikalar geçtikçe kalp atışlarım hızlandı.
Derken kapı açıldı.
Ve Ege içeri girdi.
O an zaman durdu.
Yüzü solgundu ama bakışları canlıydı. Gözlerinde o tanıdık, tehlikeli sakinlik vardı. Üzerinde koyu bir mont, elleri ceplerinde. Bana doğru yürüdü. İnsanlar gelip geçiyor, ama kimse bu sahnenin ağırlığını fark etmiyordu.
Yanımdaki sandalyeye oturdu, gözlerini benden ayırmadan:
— Demek geldin, dedi.
— Gelmemi sen istedin, dedim.
— Evet. Ama böyle kararlı bir hâlde olacağını sanmıyordum.
Sesindeki alaycı tını bile değişmemişti.
Yıllar geçse de, Ege’nin sesi hâlâ aynı şekilde damarlarıma işliyordu — sert, net, ama içten içe kırık.
Bir süre sessizlik oldu. Sadece dışarıdaki yağmurun cama vuruşu duyuluyordu.
Sonra cebinden bir fotoğraf çıkardı.
Masaya koydu.
Phoenix günlerinden bir kareydi.
O gülüşler, o anlar… şimdi birer hayal gibi görünüyordu.
— Bunu saklamıştım, dedi. — Çünkü o zaman, her şeyin hâlâ gerçek olduğuna inanıyordum.
Gözlerimi ondan ayırmadan sordum:
— Ne istiyorsun, Ege?
— Sadece gerçeği, dedi sessizce. — Kim gerçekten benim yanımdaydı, kim bana ihanet etti… onu bilmek istiyorum.
O an, telefonum masanın altında titredi. Emirhan’ın sesi kulaklıkta yankılandı:
— Cemre, konum sabitlendi. Kameralar kayıtta. Her şey yolunda.
Derin bir nefes aldım.
Plan işliyordu.
Ama sonra, bir şey oldu.
Ege’nin bakışları bir anda değişti. Sanki gözleri bir noktaya, arkamdaki cama kilitlendi.
Başını hafifçe eğdi, gülümsedi.
— Hâlâ beni izlediklerini sanıyorsun değil mi?
Sözleri kalbime buz gibi indi.
Elimi cebime atıp parmaklarımla kâğıdı aradım — “karanlık” sinyali için.
Ama o sırada Ege ayağa kalktı.
Ceketinin cebinden bir cihaz çıkardı, parmağını bir tuşa bastı.
Kulaklığım bir anda sustu.
Bağlantı koptu.
Emirhan’ın sesi gitti.
Ahmet’in nefesi, Eftel’in talimatları… hepsi bir anda sessizliğe gömüldü.
Ege bana baktı.
— Artık sadece sen ve ben varız, Cemre.
Bir an donup kaldım.
Sanki zaman o kafede sıkışmıştı.
Ama içimde başka bir ses vardı: “Korkma.”
Derin bir nefes aldım.
— Her zamanki gibi plan yapmışsın, dedim. — Ama bu kez yalnız değilsin.
Sözüm biter bitmez kapı hafifçe aralandı.
Eftel’in sesi kulaklığın yerine geçmiş gibiydi, içimde yankılandı:
“Cemre, dışarı çıkma. Emirhan sinyali geri alıyor.”
Ege arkasını dönüp dışarı baktı.
Yağmur camı dövüyordu.
Bir anlık kararsızlığını fırsat bilip ayağa kalktım.
Masadan hızla uzaklaştım, kalbim kulaklarımda atıyordu.
Kapıdan çıktığımda Ahmet’in silueti sokağın başında belirdi.
Göz göze geldik.
O an kelimelere gerek yoktu.
Bir planın, bir güvenin sessiz diliyle anlaştık.
Tam o sırada Ege de dışarı çıktı.
Yağmurun altında durdu, başını kaldırdı, gözlerini bize çevirdi.
Sokak lambasının altında yüzü yeniden o karanlık, tanıdık hâlini aldı.
Gülümsedi.
Yavaşça elini cebine götürdü, sonra kaldırdı — parmaklarının arasındaki küçük cihazı gösterdi.
Kameraların kırmızı ışığı yeniden yanıp söndü.
Ekranlarımızda o görüntü belirdi.
Ege, kameraya bakıyordu.
Yüzünde aynı ifade: sakin, hesaplayıcı, neredeyse meydan okuyan bir bakış.
Sonra konuştu.
Sesini rüzgârın bile taşıdığı bir netlikle duydum:
— “Bir sonraki hamlenizi ben yazacağım.”
Ve görüntü karardı.
Bir anda sokak sessizleşti.
Yağmur dinmişti, ama içimizdeki fırtına dinmemişti.
Ahmet yanıma geldi, elini omzuma koydu.
— Kumpas tamamlandı, dedi. — Ama oyun bitmedi.
Ben başımı kaldırdım, Ege’nin kaybolduğu yönü izledim.
Gözlerim yanıyordu, ama korkudan değil.
Artık biliyordum:
Ege sadece hayatta değildi — dönmüştü.
Ve bu kez, kendi savaşını o yazmak istiyordu.
Ama biz de hazırdık.
Phoenix’in küllerinden yeniden doğacağı yer, tam da bu andı.
Yağmurun ardından gökyüzü açılırken, içimden sadece tek bir cümle geçti:
“Artık kaçış yok… bu kez biz ateşi yakacağız.”