İçeriğe geç

AŞK-I NEMNU (İYİLEŞMEK SANDIĞIMIZ GÜNLER)-4

Bölüm 4 · 7 dk okuma

AŞK-I NEMNU (İYİLEŞMEK SANDIĞIMIZ GÜNLER)-4

Bölüm 4

SENİ DEĞİL, KENDİMİ KAYBETTİM

(Ahmet’in anlatımıyla)

Ambulansın kapısı kapanır kapanmaz içimde bir şey çöktü. Adem’i gözümün önünden aldılar. Hiçbir şey yapamadım. Sadece baktım. Sonra. Kapı kapandı. Ve biz dışarıda kaldık. Koridor soğuktu. Ama içim daha soğuktu. Eftel duvara yaslanmıştı. Emirhan ve Furkan biraz ilerideydi. Ben ortada kalmıştım. Ve o an… Cemre bana doğru yürümeye başladı. Adımları yavaştı. Ama kararlıydı. Karşımda durdu. Göz göze geldik.

“Niye?” dedi.

Tek kelime. Ama içimde yankılandı.

“Niye tek gittin Ahmet?”

“Cemre ben—”

“Elimde telefon vardı!” dedi bir anda.

Sesi yükseldi.

“Ben buradaydım!”

Bir adım daha yaklaştı.

“Tamam bana ya da Eftel’e söyleyemedin diyelim…”

Durdu. Gözlerini kısmıştı.

“Emirhan’a, Furkan’a neden söylemedin?”

Cevap veremedim.

“Tek başına gecenin köründe ormana gidiyorsun…” dedi.

Sesi titriyordu.

“Bu sadece senin için değil… Adem için de geçerli!”

“Ben onu kurtarmaya gittim!” dedim.

“Ya başaramasaydın?!” diye bağırdı.

“Ya sen de orada kalsaydın?!”

“Ben riski aldım!” dedim sertçe.

“Sen değil!”

“Evet!” dedi.

“İşte sorun bu zaten!”

Bir adım daha attı. Artık çok yakındı.

“Her şeyi tek başına çözebileceğini sanıyorsun.”

“En azından deniyorum.” dedim.

Cemre acı bir şekilde güldü.

“Denemek mi?”

Eliyle acil kapısını gösterdi.

“Bak neredeyiz Ahmet.”

“Adem içeride!”

“Ve sen…”

Yaklaştı. Burun burunaydık.

“…bunu tek başına yapmaya çalıştığın için.”

Ben de geri çekilmedim.

“Sen de gelmedin.” dedim.

Cemre’nin yüzü değişti.

“Ne?”

“Gelseydin birlikte olurduk.”

“Bunu bana mı atıyorsun?” dedi.

“Ben oradaydım!”

“Ben de oradaydım!” dedim.

“Tek fark, ben girdim!”

“Çünkü söyledin mi?!” diye bağırdı.

“Söyledin mi bana?!”

Sustum. Ama bu sefer geri adım atmadım.

“Her zaman yanımda olurdun ha…” dedim.

Sesim düşüktü ama keskin. Cemre dondu.

“Ne demek istiyorsun?”

“Belki de sadece öyle sanıyorsundur.”

Gözleri doldu. Ama hâlâ güçlü duruyordu.

“Devam et.” dedi.

Ben de ettim.

“Oraya girmedin.” dedim.

“Ben girdim.”

“Ve belki de…” dedim yavaşça,

“…sen sadece konuşuyorsun.”

Bu cümle… Kırılma noktasıydı. Bir saniyelik sessizlik. Sonra—

ŞAK!

Tokat yüzüme indi. Başım yana savruldu. Koridor sessizleşti. Yavaşça tekrar ona baktım. Gözleri doluydu. Ama bu sefer tutmuyordu.

“Bunu hak ettin.” dedi.

“Gerçekten hak ettin.”

Bir adım geri attı. Ama gitmedi. Henüz.

“Ben konuşuyorum öyle mi?” dedi.

Sesi kırılmıştı.

“Aynen.” dedim.

Cemre başını salladı. Gözlerinden yaşlar aktı.

“Ben hep senin yanındaydım.” dedi.

“Her zaman.”

Bir adım yaklaştı.

“Sen düştüğünde…”

“Sen saçmaladığında…”

“Sen herkesi ittiğinde bile…”

Parmağıyla beni işaret etti.

“…ben buradaydım!”

Bir an durdu. Nefesi titriyordu.

“Ve sen bana diyorsun ki ben sadece konuşuyorum?”

Gözlerimi kaçırmadım.

“Evet.” dedim.

Bu sefer daha sert. Cemre’nin yüzü değişti. İçinde bir şey tamamen koptu.

“Tamam.” dedi.

Başını salladı.

“Tamam.”

Bir adım geri attı.

“Demek böyle düşünüyorsun.”

“Belki de artık gerçekten öyleyimdir.” dedim.

Bu cümle… Son darbeydi. Cemre sustu. Uzun uzun bana baktı. Sonra çok yavaş konuştu:

“Ben senin yanında savaşırım Ahmet.”

Sesi kısıktı.

“Ama sen beni yanında istemiyorsun.”

Cevap vermedim. Çünkü doğruydu. Ama kabul edemedim.

“Ben seni koruyorum.” dedim.

Cemre başını salladı.

“Hayır.”

“Sen beni hayatından çıkarıyorsun.”

Sessizlik. Ağır. Boğucu.

“Şu an…” dedi.

“…seninle konuşmak istemiyorum.”

“Cemre—”

“Hayır!” dedi.

“Gerçekten bitti.”

Bu kelime… İlk defa bu kadar net çıktı.

“Bitti.”

Bir an durdu. Son kez bana baktı. Gözlerinde hem kırgınlık hem öfke vardı.

“Ben artık peşinden koşmayacağım.”

Arkasını döndü. Yürümeye başladı. Durmadı. Ben arkasından baktım. Ama gitmedim. Gidemedim. Furkan birkaç saniye sonra hareket etti. Bana baktı. Hiçbir şey demedi. Sonra Cemre’nin peşinden gitti. Ben… Olduğum yerde kaldım. Ve o an anladım. Bu sefer… Gerçekten yalnızdım.

----

Cemre gitti. Arkasından bakmadım demek isterdim. Ama baktım. Sonuna kadar. Köşeyi dönene kadar. Sonra Furkan gitti. O da bir şey demedi. Sadece geçti yanımdan. Ve o an… Gerçekten yalnız kaldım. Sessizlik çöktü. Ama uzun sürmedi.

“Ne yaptın sen?”

Emirhan’ın sesi. Sert değildi. Ama içi doluydu. Yavaşça döndüm. O ve Eftel bana bakıyordu. İkisi de aynı yerde duruyordu. Ama aynı düşünmüyorlardı. Emirhan daha kontrollüydü. Eftel ise… Tutuyordu kendini. Zorla. Yaklaştım. Adımlarım ağırdı. Hiçbirimiz konuşmadık bir süre. Sonra Eftel konuştu.

“Gerçekten merak ediyorum.” dedi.

Sesi sakindi. Tehlikeli derecede sakin.

“Ne düşündün de tek gittin?”

Cevap veremedim hemen. Yutkundum.

“Zaman yoktu.” dedim.

Eftel başını hafifçe eğdi. Gülümsedi. Ama o gülümseme… İyi değildi.

“Zaman yoktu…” diye tekrarladı.

“Telefon da mı yoktu?”

Sessizlik. Emirhan araya girdi.

“Bak Ahmet…” dedi.

“Biz burada sana yüklenmek için durmuyoruz.”

Durdu.

“Ama bu yaptığın…”

Başını salladı.

“…mantıklı değildi.”

“Adem oradaydı.” dedim.

“Bekleyemezdim.”

Eftel bir anda yaklaştı. Aramızdaki mesafe kapandı.

“Biz de beklemezdik!” dedi.

İlk defa sesi yükseldi.

“Bir haber verseydin yeterdi!”

Göz göze geldik.

“Biz neydik o zaman?” dedi.

Bu soru… Cevap istemiyordu. Çünkü cevabı belliydi. Ama yine de sustum. Eftel başını salladı.

“Adem içeride.” dedi.

Parmağıyla acil kapısını gösterdi.

“Ve biz dışarıdayız.”

“Ben içindeydim.” dedim.

Eftel’in yüzü sertleşti.

“Evet.” dedi.

“Ve bu seni haklı yapmıyor.”

Emirhan derin bir nefes aldı.

“Cemre haklı.” dedi.

“Bu sadece senin kararın değildi.”

Çenem gerildi. Ama bu sefer bağırmadım. Sadece dinledim. Çünkü artık karşı çıkacak gücüm yoktu. Eftel yavaşça konuştu:

“Bir daha böyle bir şey yaparsan…”

Durdu. Gözlerini benden ayırmadı.

“…yanında kimse kalmaz.”

Bu cümle… İçime oturdu. Ağır. Net. Kaçacak yer yoktu. Başımı hafifçe salladım. Ama bu kabul değildi. Sadece… Cevap verememekti. Bir adım geri attım. Sonra bir tane daha. Onlardan uzaklaştım. Kimse durdurmadı. Kimse arkamdan seslenmedi. Koridorda yürümeye başladım. Adımlarım yankı yapıyordu. Her adım… Daha ağır geliyordu. Acil kapısının ışığı hâlâ yanıyordu. Ama bakmadım. Bakamadım. Koridorun sonuna geldim. Tuvaletin kapısı. Duraksadım. Bir saniye. Sonra kapıyı ittim. İçeri girdim. Kapıyı arkamdan kapattım. Sessizlik. Anında. Boğucu. Soğuk fayanslar. Floresan ışığın uğultusu. Lavaboya doğru yürüdüm. Aynaya baktım. Yüzüm… Tanıdık gelmedi. Gözlerim kızarmıştı. Çenem hâlâ gergindi. Ama en çok… Boş görünüyordum.

“Ne yaptın…” dedim.

Kendime. Fısıltıyla. Ellerimi lavaboya koydum. Başımı eğdim. Nefesim hızlandı. Cemre’nin sesi kafamda yankılandı:

“Beni dışarıda bırakıyorsun…”

Gözlerimi sıktım.

“Saçmaladın…” dedim.

Ama bu yetmedi. Eftel’in sesi geldi:

“Biz neydik o zaman?”

Dişlerimi sıktım. Ellerim titredi.

“Kes…” dedim.

Ama sesler kesilmedi. Adem’in hali geldi gözümün önüne. Kan. Şişlik. Nefes alamayışı. Bir anda içimde bir şey koptu. Yumruğumu kaldırdım. Ve—

BAM!

Mermer lavaboya indirdim. Ses yankılandı. Acı geldi. Ama yetmedi.

BAM!

Bir daha. Daha sert. Nefesim kesildi. Dişlerimi sıktım. Elim titriyordu. Ama geri çekmedim. Yavaşça aşağı baktım. Deri açılmıştı. Kan… Parmaklarımın arasından akıyordu. Lavaboya damlıyordu. Kırmızı. Yoğun. Gerçek. Bir an baktım sadece. Donmuş gibi. Sonra—

“S*ktir…” dedim dişlerimin arasından.

Nefesim titredi.

“Ne bok yedin sen Ahmet…”

Elimi geri çektim. Kan damlamaya devam etti.

“Salak mısın sen…” dedim.

Duvara yaslandım. Elimi sıktım. Acı arttı. Ama içimdeki… Daha fazlaydı. Lavaboya eğildim. Suyu açtım. Elimi altına tuttum. Sızlama bir anda yükseldi.

“Of… s*ktir ya…”

Gözlerimi kapattım. Ama hiçbir şey gitmedi. Ne Cemre. Ne Adem. Ne söylediklerim. Başımı lavaboya yasladım. Suyun sesi doluyordu etrafa.

“Ben ne yaptım…” dedim.

Bu sefer gerçekten. Cevap bekleyerek. Ama… Yine yoktu. Aynaya baktım tekrar. Gözlerim… Değişmişti. Ve o an anladım. Sorun sadece o gece değildi. Sorun… Bendim.

----

(Furkan’ın anlatımıyla)

Bahçeye çıktığımızda hava daha da soğumuştu. Ama mesele hava değildi. Cemre’nin haliydi. Yürüyordu ama nereye gittiğini bilmiyor gibiydi. Adımlarını takip ettim. Bir şey demedim. En sonunda bir banka oturdu. Yavaşça. Sanki gücü kalmamış gibi. Ben de yanına oturdum. Sessizlik… Uzun sürdü. Sonra omuzları titremeye başladı. Ve bir anda... Ağlamaya başladı. Gerçekten. Tutamadan.

“Ben…” dedi ama devam edemedi.

“Ben böyle olmasını istemedim…”

Ellerini yüzüne kapattı.

“Ben sadece yanında olmak istedim…”

Gözyaşları durmuyordu.

“Ben hep yanındaydım…” dedi.

“Ama o…”

Sesi kırıldı.

“…beni yok saydı.”

Başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı.

“Ben ne yaptım Furkan?” dedi.

“Ne yaptım da bunu hak ettim?”

Cevap vermedim. Sadece dinledim.

“Ben onunla giderdim…” dedi.

“Hiç düşünmeden…”

Bir an durdu. Nefesi değişti. Hızlandı. Ve o an— Bir anda ayağa kalktı. Sinirle. Ellerini saçlarının arasına geçirdi. Saçlarını kavradı. Sıkıca. Çekti.

“Ya anlamıyor!” dedi.

Sesi titriyordu.

“Hiçbir şey anlamıyor!”

İleri geri yürümeye başladı.

“Ben onun yanında olmak istiyorum diyorum…”

“Ben kaçmıyorum diyorum…”

Durdu. Bana döndü. Gözlerinden yaş akıyordu. Ama bu sefer… Öfke daha baskındı. Saçlarını tekrar çekti. Ve o an içinden koptu:

“S*keyim ya. CİDDEN S*KEYİM…!”

Bu kelime havada asılı kaldı. Ben de o an ayağa kalktım.

“Cemre!” dedim sertçe.

“Bu ne hâl?”

O an bana döndü. Kaşlarını çattı.

“Ne var?” dedi.

Sesi kırık ama savunmadaydı.

“Bu şekilde konuşmak neyi çözüyor?” dedim.

“Bağırıyorsun, küfrediyorsun… kendini parçalayıp duruyorsun!”

“Ne yapayım?! İçime mi atayım?!” dedi hemen.

“Evet!” dedim sertçe.

“En azından kendine zarar vermeyi bırak!”

“Ben kendime zarar falan vermiyorum!” diye çıkıştı.

“Sen ne anlıyorsun ya benim ne hissettiğimden?!”

Bu cümle… Direkt geldi. Bir adım yaklaştım.

“Anlıyorum.” dedim.

“Çünkü ben de oradaydım!”

“Hayır değildin!” dedi.

“Sen onunla değildin!”

Sessizlik. Bir saniye. Sonra daha kısık ama daha ağır:

“Ben olurdum.”

Bu cümle… Her şeyi susturdu. Gözlerim ona kilitlendi. Ama o devam etti. Ellerini yavaşça indirdi. Nefesi titriyordu. Sonra… Dizleri çözüldü. Yavaşça yere çöktü. Başını eğdi. Ama bu sefer ağlamadan konuştu:

“Ben çok yoruldum Furkan…”

Sustu. Sonra başını kaldırdı. Gözleri direkt bana baktı. Ve o cümleyi söyledi:

“Furkan…”

Durdu.

“…artık o benim için bir arkadaştan ibaret.”

Donup kaldım. Cemre devam etti. Daha net. Daha keskin:

“Sevmiyorum artık.”

Bir an durdu. Sonra vurgulayarak:

“Sev-me-ye-ce-ğim.”

Bu kelime… Kesindi. Geri dönüşü yoktu. Başını tekrar eğdi. Ve bu sefer… Ağladı. Sessizce. Derinden. Hiçbir şey demedim. Sadece yanına çöktüm. Onu kendime çektim. Sarıldım. O da sarıldı. Sıkıca. Sanki tutunacak tek şey buymuş gibi. Ve o an… Cemre sadece üzgün değildi. Birini içinde bitirmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.