Sömestr tatilinin üzerinden bir hafta geçmişti. Evde herkes biraz toparlamıştı. Ahmet hâlâ yürürken zorlanıyor, nefesi çabuk kesiliyordu ama toparlanıyordu. Adem’in omzu ara ara sızlıyordu ama o da iyileşiyordu.
Biz, Eftel, Damla, Elif ve ben buluşmaya karar verdik. Kafenin köşesindeki masaya oturduk. Bir süre sessizlik vardı. Hepimiz kendi düşüncelerimizle meşguldük.
Eftel sessizliği bozdu:
“Cemre… gerçekten iyi misin?”
Boğazım düğümlendi, gözlerim doldu.
“Bilmiyorum…” dedim.
“Ben artık Ahmet’i daha iyi anlıyorum. O beni hep koruyordu… hep. Ben fark etmemişim. Ama ben onu koruyamadım.”
Damla ellerini birbirine kenetledi.
“Ahmet sana kızmadı ki, senden bir şey beklemedi. O seni sevdiği için korumaya çalışıyordu.”
Elif başını salladı:
“Senin yanında olmasaydı… ne olurdu kimse bilemez. Ama şimdi iyileşiyor. Biz buradayız.”
Bir süre sessizlik oldu. Hepimiz sadece nefes alıyorduk. İçimizde hâlâ korku vardı ama umut da vardı. Masada birbirimize bakarken, geçen hafta yaşananların ağırlığını bir nebze de olsa paylaştığımızı hissettik.
(Ahmet'in evdeki hali)
Gün ilerledikten sonra Ahmet evdeydi, yarı oturur hâlde pencereden dışarı bakıyordu. Solgun ama gözlerinde hafif bir canlılık vardı. Masasında su bardağı ve ilaçları duruyordu. Adem de yanında oturuyordu, endişeyle ona bakıyordu.
Ahmet derin bir nefes aldı:
“Bütün o kabustan sonra hâlâ buradayım. Cemre beni hep koruyordu… ben de onu korumalıydım. Şimdi birlikteyiz.”
Adem hafifçe gülümsedi:
“Evet, iyileşiyorsun. Şimdi kendine bak, her şey yoluna girecek.”
Ahmet başını hafifçe salladı, gözlerini Adem’e dikti:
“Keşke… o anlar için… Cemre’yi koruyabilseydim… ama korktum, üzülmesini istemedim.”
Adem omzuna dokundu:
“Artık hepsi geride. Şimdi sadece birlikte güç toplayacaksınız.”
Ahmet derin bir nefes alıp hafifçe gülümsedi:
“Her şey düzelecek… artık iyileşiyorum. Yeniden güçlü olacağım.”