— Bu okulda şiddetin bahanesi yok.
Müdürün sesi odanın içinde sertçe yankılandı. Masasının arkasında duruyor, bize tek tek bakıyordu. Ben ve Emir karşısında ayaktaydık.
— Ne yaşanmış olursa olsun, sınıf içinde kavga edemezsiniz.
— Ceza olarak, şimdi, okul bahçesindeki çöpleri birlikte toplayacaksınız.
Başımı salladım.
— Tamam.
Emir dişlerini sıktı ama bir şey demedi.
Kapıdan çıktığımızda Ahmet bizi bekliyordu. Tam bana bir şey söyleyecekti ki telefonu çaldı. Arayan Adem’di.
— Ne dedi doktor? diye sordu Ahmet.
Bir süre dinledi, sonra yüzü biraz olsun yumuşadı.
— Tamam… anladım.
Telefonu kapattı, bana döndü.
— Eftel’in ayağı kırık değil.
— Ama feci burkulmuş. Bir iki gün üstüne basmayacak.
Derin bir nefes aldım.
İçimdeki ağırlık biraz azaldı.
— İyi ki… dedim kısık sesle.
Bahçeye çıktığımızda elimizde çöp poşetleri vardı. Hava serindi. Dersler devam ediyordu, okul garip bir şekilde sessizdi.
Çöpleri toplarken omzum yeniden sızladı.
İstemeden elimi oraya götürdüm, bastırdım.
Emir bunu fark etti.
Bakışları bir an omzuma takıldı.
— Hâlâ orası mı? dedi alçak bir sesle.
— Ege’nin vurduğu yer…
Bir an duraksadım ama inkâr etmedim.
— Evet. dedim.
— Geçmedi.
Emir kısa bir sessizliğe gömüldü ama sonra yine o alaycı tonu takındı.
— Yine de çok büyüttünüz.
Poşeti yere bıraktım, ona döndüm.
— Sana komik gelen şey beni etkiliyor. dedim.
— Sizin başınıza gelseydi, eminim bizi çoktan şikâyet ederdiniz.
Emir’in yüzü gerildi.
Bir anda üstüme doğru yürüdü.
Aramızda mesafe kalmadı.
Nefesini yüzümde hissettim.
— Ne ima ediyorsun sen? dedi dişlerini sıkarak.
Kalbim hızlı atıyordu ama geri çekilmedim.
İki elimle göğsünden ittim.
— Üzerime yürüme.
Tam o anda arkamızdan sert bir ses duyuldu:
— Çocuklar!
Bir hoca bize doğru geliyordu.
— Ayrılın.
— İşinize devam edin.
Emir geri çekildi.
Ben omzumu tutarak poşeti aldım, başka tarafa yürüdüm.
Kimse konuşmadı.
Ama ben şunu çok iyi biliyordum:
Bazı yaralar sadece bedende kalmıyordu.
Ve bu hikâye…
Henüz kapanmamıştı.