Okulun son dersine daha bir saat vardı ama gün sabahtan beri üstüme çökmüştü sanki. Koridorlarda dolaşan herkes normal, neşeli… bir ben içimde bir ağırlıkla yürüyordum. Kabusun gölgesi hâlâ omuzlarımdaydı.
Tenefüs arasında Cemre’nin yanından ayrılmıştım; su içmek bahanesiyle nefes almaya çalışıyordum. Tam o sırada Adem bana doğru hızlı adımlarla geldi. Yüzünde bir gerginlik, gözlerinde suçlayıcı bir parıltı…
“Ahmet bir konuşalım,” dedi.
“Konuşalım da… tonun niye böyle?” diye sordum. Zaten yorgundum, zaten gergindim.
Adem bir an duraksadı sonra patladı:
“Sen hep haklısın değil mi? Bir kere de karşındakini anlamaya çalış be Ahmet!”
Sözler yüzüme tokat gibi çarptı.
“Neyi anlamaya çalışayım Adem? Ne oluyor?”
“Ben uğraşırken sen hep duvar örüyorsun. Seninle dost olduğum için çabalıyorum ama… senin umurunda bile değil!”
İşte o cümle… tam göğsümün ortasına saplandı.
Kaşlarım çatıldı, sesim titredi:
“Adem… ben seni kardeşim diye bağrıma bastım. Destek çıkman gereken yerde bana karşı geliyorsun. Bu mu yani?”
Adem gözünü kaçırdı ama geri adım atmadı.
“Bilmiyorum Ahmet… bazen çok bencilsin.”
Bu sözle birlikte aramızdaki bağ gıcırdayarak çatladı.
Bir şeyler koptu ama toparlayamadım.
Cemre de bizim tarafa doğru bakıyordu ama araya girmedi…
Haklıydı.
Bu hesaplaşma benim ve Adem’in arasındaydı.
Tenefüs bitmişti ama ben sınıfa giremedim. İçimdeki düğüm nefesimi kesiyordu. Sessizce uzaklaştım. Merdivenleri çıkıp okulun terasına çıktım. Boştu… sakin… ama içim daha gürültülüydü.
Terasın demirlerine yaslandım, aşağıdaki bahçeye baktım.
Elim titriyordu.
“Su… karanlık… Ege… Göktuğ…” diye kendi kendime fısıldadım.
Kabus zihnimde yeniden canlandı.
Nefesim hızlandı, gözüm karardı.
Tam o anda kapı açıldı. Emirhan’la Furkan koşar adım yanıma geldi.
“Ahmet? Kanka iyi misin?” dedi Emirhan.
Cevap veremedim. Sadece aynı kelimeler ağzımdan kendiliğinden döküldü:
“Su… karanlık… boğulmak…”
Emirhan’ın yüzü endişeyle gerildi.
“Ne? Nasıl yani Ahmet, ne boğulması?”
Ben konuşamayınca Furkan omzuma elini koydu, kısık bir sesle Emirhan’a açıkladı:
“Salonda o gün sıçrayarak uyandı ya… işte o an bir kabus görmüştü Ahmet. Kabusta Ahmet sandalyeye bağlanmış. Elleri, kolları, ayakları… hepsi. Önünde bir masa var. Üstünde bir kova su. Sonra… Ege ve Göktuğ görünmüş. Ahmetin kafasını defalarca suya bastırıp boğmaya çalışmışlar.”
Emirhan’ın gözleri büyüdü.
“Lan… ciddi misin?”
Furkan başını salladı.
“Evet. Ahmet onu atlatamadı. Bugün de üstüne Adem’le gerildi… çocuk iyice çöktü.”
Emirhan hemen yanıma çöktü. Sırtımı sıvazladı.
“Kanka… bak buradayız. Tamam mı? Yalnız değilsin. Adem’le olan şey… böyle olsun istemezdin biliyorum. Biz buradayız.”
Furkan da öteki yanıma oturdu.
“Ahmoş… kardeşim… tamam. Derin nefes al. Bak biz buradayız. Bitti o kabus. Gerçek değil.”
Gözlerim doldu… yine de silmedim.
Omuzlarım iki yandan sarıldı, nefesim yavaşladı.
İlk kez… içimdeki o karanlık biraz dağıldı.
Bu sefer konuşabildim, sesi çok kısık bir fısıltıydı:
“Ben… böyle olsun istemedim. Adem’le… hiç.”
Emirhan gülümsedi, gözleri dolmuştu:
“Biliyoruz kanka. Sen kimseyi kırmak istemezsin zaten.”
O an… üçümüz sessizce oturduk.
Ve o sessizlik… beni biraz iyileştirdi.