Son zamanlarda kendimi garip hissediyordum. Sanki değişmiştim. Eski ben değildim. Eftel ile aramızda hafif bir çatlak oluşmuştu ve bunun daha fazla büyümesini istemiyordum. Belki de haklıydı. Onu ben yönetiyordum sanırım. Sanırım değil. Direkt yönetiyordum. Eve geldiğimizde konuşmadık.
Bizimkiler salonda oturmuş maç hakkında tartışıyorlardı. Bizim evin klasiği olmuştu artık. Sesler yüksekti, kahkahalar araya giriyordu ama bana çok uzaktan geliyordu. Eftel’le göz göze gelmeden odalarımıza geçtik. Üzerimi değiştirirken aynada kendime baktım. Yüzümde bir sertlik vardı. Fark etmediğimi sandığım ama oraya yerleşmiş bir ifade. Salona geçtiğimizde yan yana oturduk ama aramızda yine o görünmeyen mesafe vardı. Omuzlarımız neredeyse değiyordu ama sanki arada başka bir oda vardı. Maçı izlemiyordum. Eftel’e bakıyordum. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemişti. Dalgındı. Benim yüzümden olduğunu bilmek canımı acıtıyordu.
Dayanamadım.
“Eftel,” dedim alçak bir sesle.
Bana baktı ama hemen konuşmadı. O bakış, konuşmak için izin verip vermediğini ölçüyordu sanki.
“Bugün söylediklerini düşünüyorum,” dedim.
Ahmetler gürültüyle bir pozisyona tepki verdi. Bizim konuşmamız onların sesinde kayboldu.
“Ve haklısın,” dedim.
Bu kelimeyi söylemek zor geldi. Boğazımdan geçerken takıldı ama bırakmadım.
“Ben çoğu zaman senin yerine karar verdim.”
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Bunu fark etmeden yaptım,” diye devam ettim.
“Koruduğumu sandım ama aslında alanını daralttım.”
Bir süre sustu. Sonra başını çevirdi. Sesini alçaltarak konuştu.
“Ben senin kötü niyetli olduğunu hiç düşünmedim,” dedi.
“Beni asıl yoran, bunu fark etmemen oldu.”
İçim sıkıştı.
“Özür dilerim,” dedim.
Bu kez gerçekten. Savunmadan, açıklamadan, gerekçe aramadan.
“Beni senin nefesine ayak uydurmaya çalışırken boğduğumu fark etmedim. Seni dinlemek yerine seni yönettim.”
Gözleri bana kaydı. İlk defa o akşam bakışını kaçırmadı.
“Ben seninle yürümek istiyorum,” dedim.
“Önünde ya da arkanda değil. Yanında.”
Derin bir nefes aldı.
“Bazen durmak istiyorum,” dedi.
“Bazen de yanlış yapmak.”
Başımı salladım.
“Bırakacağım,” dedim.
“Yanında olacağım ama seni sen olmaktan alıkoymayacağım.”
Bir anlık sessizlik oldu. Bu kez patlayacak bir sessizlik değildi. Yerine oturan bir şeyin sessizliğiydi. Eftel hafifçe gülümsedi.
“Tamam,” dedi.
Ve o tek kelime, bütün gün taşıdığım ağırlığı biraz olsun hafifletti. Omuzlarımız bu kez gerçekten değdi. İlk defa şunu hissettim: Uyum, aynı anda yürümek değilmiş. Aynı anda durabilmekmiş. Ve o akşam,
aynı yerdeydik.