Saray hekiminin hazırladığı acı bitki çayları ve hafifletici serumlar sayesinde, Jungkook’un bedenine kendi elleriyle zerk ettiği ağır bastırıcı ilacın tahribatı iki gün içinde kontrollü bir şekilde temizlenmişti. Ancak kimyasal zırhı tamamen yok olan bedeninden sızan o saf, büyüleyici koku, odanın taş duvarlarına adeta sinmişti.
Artık saklanacak bir şey kalmamıştı. Odasının kapısında iki muhafız nöbet tutuyordu; dışarı çıkması yasaklanmamıştı ama attığı her adım saray yönetimine bildiriliyordu. Jungkook kendisini kafese konulmuş yırtıcı bir kuş gibi hissediyordu.
Aynanın karşısına geçip yüksek yakalı siyah tuniğinin düğmelerini ilikledi. Yüzü hâlâ biraz solgundu ama gözlerindeki o dikbaşlı, hırçın ışık yeniden canlanmıştı.
Günün batımına yakın kapı iki kere çalındı ve içeriye Baş Muhafız Seokjin girdi. Elinde gümüş işlemeli, ağır bir kumaştan yapılmış resmi bir pelerin taşıyordu.
"Komutan Jeon," dedi Seokjin. Sesi dünkü resmiyetinden ziyade, derin bir merak ve temkin barındırıyordu. "Majesteleri akşam yemeğini ana kulenin teras salonunda sizinle yemek üzere hazırlık yapılmasını emretti. Bu giysileri giymeniz istendi."
Jungkook masanın üzerindeki pelerine baktı. Kumaşın üzerindeki gümüş işlemeler, yalnızca krallığın üst düzey soylularının ve Alfa’nın yakın çevresinin takabileceği türdendir.
"Ben bir mahkûm muyum, yoksa davetli mi, Baş Muhafız?" diye sordu Jungkook, pelerine dokunmadan.
Seokjin hafifçe iç geçirdi. "Majesteleri Taehyung'un ne düşündüğünü okumak zordur. Ama seni bir mahkûm olarak görseydi, şu an kışlanın altındaki zindanlarda olurdun, bu pelerinle bir yemeğe davet edilmezdin. Kendisine karşı üslubuna dikkat etmeni tavsiye ederim Jeon. O, bu krallıktaki en acımasız Alfa olabilir ama adildir."
Jungkook cevap vermedi. Pelerini omzuna alıp klipsini tutturdu. Kumaşın ağırlığı ve üzerindeki narin kokular ona ait değilmiş gibi hissettirse de duruşunu bozmadı.
Ana kulenin en üst katındaki teras salonu, tüm klan topraklarını ve uzaktaki Sisli Dağlar'ı ayaklar altına seren muazzam bir manzaraya sahipti. Odanın ortasında uzun, ahşap bir yemek masası kurulmuş; üzeri en kaliteli etler, meyveler ve saray mahzenlerinin özel şaraplarıyla donatılmıştı. Ortamda meşalelerin sarı ışığı ve hafif bir rüzgâr hâkimdi.
Taehyung, masanın başındaki yüksek arkalıklı koltuğunda oturuyordu. Üzerindeki koyu kırmızı ve siyah krallık cübbesi, geniş omuzlarını ve asil duruşunu daha da ön plana çıkarıyordu. Elindeki kadehi hafifçe sallarken, kapının açılmasıyla bakışlarını içeri giren genç adama çevirdi.
Jungkook salona adım attığı an, açık havanın esintisine rağmen ortamdaki basınç aniden yükseldi.
Taehyung’un koyu gözleri, Jungkook’un üzerindeki gümüş işlemeli pelerinden, hafifçe açıkta kalan boynuna ve dimdik duran çenesine kadar her noktayı ağır ağır taradı. Alfa’nın içindeki kurt, kendi verdiğini giymiş olan bu Omega’yı gördüğünde göğsünü kabartan derin bir gurur hissetti.
"Otur, Komutan," dedi Taehyung, masanın diğer ucundaki sandalyeyi işaret ederek. Sesi, kadehteki şarap kadar koyu ve sakindi.
Jungkook adımlarını tereddüt etmeden attı ve gösterilen sandalyeye oturdu. Sırtını dik tuttu, ellerini dizlerinin üzerine koydu. Masadaki zengin yemeklere bakmadı bile; tüm odağı tam karşısında oturan adamdı.
"Saray hekimi kanındaki zehrin tamamen temizlendiğini söyledi," dedi Taehyung, kadehinden bir yudum alarak. "Nasıl hissediyorsun?"
"Bedenimi uyuşturan ilaçlar olmadan kendimi çok daha güçlü hissediyorum, Majesteleri," dedi Jungkook, doğrudan Alfa’nın gözlerine bakarak. "Ancak bir odada tutulmak güç toplamanın önüne geçiyor."
Taehyung hafifçe gülümsedi. "Seni bir odaya kapatmadım Jeon. Sadece... Bedeninin bu değişime alışmasını bekledim. Ve elbette, seninle yapacağım bu konuşma için doğru zamanı."
Taehyung kadehini masaya bıraktı. Öne doğru eğilip kollarını masanın üzerine dayadı. Aralarındaki mesafe uzun masa yüzünden fazla olsa da Alfa’nın etrafa yaymaya başladığı o hafif, davetkâr sedir kokusu, aradaki tüm mesafeleri yok ediyordu.
"Bana geçmişini anlat," dedi Taehyung. "Güney sınırındaki bir köyde doğmuş bir Beta olmadığını artık ikimiz de biliyoruz. Bir Omega olarak nasıl orduma sızdın ve bunca yıl o ağır ilaçlarla hayatta kalmayı nasıl başardın?"
Jungkook’un bakışları sertleşti. "Bu bir sorgu mu?"
"Bu, hayatını bağışladığım bir adamın bana borçlu olduğu dürüstlük," dedi Taehyung. Sesi soğuklaşmıştı. Jungkook derin bir nefes aldı. Bakışlarını masanın üzerindeki cılız mum alevine çevirdi. Göğsündeki o eski, hiç kabuk bağlamayan yaranın sızladığını hissetti. Yıllardır kimseye anlatmadığı, zihninin en karanlık köşelerine gömdüğü gerçekleri bu Alfa’nın karşısında dile getirmek, savunma zırhını tek tek sökmek gibiydi.
"On iki yaşındaydım," dedi Jungkook, sesi alçak ama son derece net çıkıyordu. "Güney klanlarının sınırındaki küçük bir yerleşimde yaşıyorduk. Ailem soyumuzun taşıdığı nadir Omega genini saklamak için beni dış dünyadan tamamen izole etmişti. Ama sürgün edilmiş gezgin bir Alfa sürüsü kokumu aldı."
Taehyung’un kadehi tutan parmakları hafifçe sıkılaştı. Gözlerindeki soğuk ifade yerini dikkatli, yırtıcı bir sessizliğe bıraktı.
"Köyü yaktılar," diye devam etti Jungkook. Gözlerini tekrar Taehyung’a dikti, bakışlarında ne bir acıma isteği ne de gözyaşı vardı; sadece ham bir gerçeklik duruyordu. "Babam beni korumak için öldü. Annem ise ele geçmemem için ilk ağır bastırıcı dozu kendi elleriyle kanıma zerk etti. O geceden sonra adım, kimliğim ve geçmişim silindi. Sokaklarda bir Beta yetim olarak büyüdüm. Hayatta kalmanın, güvende olmanın tek yolu orduya girmek ve bir Alfa'nın asla bakmayacağı kadar sert bir asker olmaktı."
Salonun açık penceresinden içeri giren rüzgâr mum ışığını titretti. Taehyung tek bir kelime bile etmeden Jungkook’u dinledi. Genç adamın anlattığı her detay, Alfa’nın zihninde bir bulmacanın parçaları gibi yerine oturuyordu. Karşısındaki bu Omeganın neden bu kadar yırtıcı, neden bir Alfa’nın otoritesine karşı bu kadar hırçın ve dirençli olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyordu. Bu bir küstahlık değil, hayatta kalma güdüsüydü.
Taehyung oturduğu sandalyeden yavaşça ayağa kalktı. Ağır adımlarla masanın etrafından dolanarak Jungkook’a doğru ilerledi.
Jungkook, Alfa'nın kendisine yaklaştığını gördüğünde oturduğu yerde dikleşti. Bedenindeki her kas teyakkuza geçti ama kaçmadı.
Taehyung, Jungkook’un sandalyesinin hemen yanında durdu. Üzerine çöken o heybetli gölge ve etrafa yayılan baskın, sıcak sedir kokusu Jungkook’un nefesini kesti. Taehyung yavaşça öne eğildi, ellerini Jungkook’un oturduğu sandalyenin kolçaklarına dayayarak genç adamı kendi gövdesi ve sandalye arasında hapsetti.
"Demek sırrın buydu," dedi Taehyung. Dudakları Jungkook’un şakaklarına o kadar yakındı ki, konuşurken çıkan sıcak nefes gence çarptı. "Bir Alfa’nın boyunduruğuna girmemek için kendi canını her gün hiçe saydın."
"Ve hâlâ aynı fikirdeyim, Majesteleri," dedi Jungkook, başını çevirip doğrudan Alfa’nın derin, koyu gözlerine bakarak. Aralarında yalnızca bir parmak mesafe vardı. "Beni mühürleyip bir odaya kapatamazsınız. Buna izin vermektense ölmeyi tercih ederim."
Taehyung’un dudaklarında karanlık ama son derece büyüleyici bir gülümseme belirdi. Elini kaldırdı ve uzun, pürüzsüz parmaklarını Jungkook’un çenesine yerleştirdi. Başparmağıyla gencin alt dudağını hafifçe bastırarak okşadı.
"Seni ölü istemiyorum Jeon," dedi Taehyung, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir yemin kadar ağırdı. "Seni bir tutsak olarak da istemiyorum. Seni yanımda istiyorum. Kendi isteğinle, kılıcın elimde, kokun ise sadece benim yanımda serbest kalırken."
Jungkook’un göğsü hızla naikip inmeye başladı. Çenesinde hissettiği bu temas, içindeki bastırılmış Omega’yı çıldırtıyordu. Kanında uyanan o garip arzu, Alfa'nın kokusuna çekilmek, boynunu ona açmak için haykırıyordu. Ama zihni savaşmaya devam ediyordu.
"Ben kimsenin eşi olmam," dedi Jungkook, nefes nefese.
"O zaman bana meydan okumaya devam et," dedi Taehyung, gözleri Jungkook’un dudaklarına kayarken. "Çünkü ben senin bu direnişini, adım adım kırıp seni tamamen kazanmayı daha çok seveceğim."Jungkook tam bir şey söylemek için dudaklarını araladığında, teras salonunun ağır ahşap kapıları büyük bir gürültüyle savrularak açıldı. Muhafızlardan biri kan revan içinde içeriye yuvarlandı.
"Majesteleri!" diye bağırdı nöbetçi muhafız, zorlukla nefes alarak. "Güney sınırından sızan isyancılar... Alt avludaki muhafız kışlasını ateşe verdiler! Saray kapıları içeriden açıldı!"
Taehyung anında geriye çekildi. Çenesindeki o oyunbaz, karanlık ifade bir saliseyle silinip yerini tam bir savaşçı Alfa’nın soğuk yırtıcılığına bıraktı. Belindeki altın işlemeli kılıcının kabzasını kavradı. Feromonları bir fırtına gibi geniş salona yayılarak havadaki tüm oksijeni tüketti.
"Klan muhafızlarını toplayın," dedi Taehyung, sesi surları titretecek kadar gür ve emrediciydi. "Sarayın hiçbir noktasından canlı çıkmayacaklar."
Jungkook hiç tereddüt etmedi. Sandalyesinden fırladı, üzerindeki gümüş işlemeli pelerini tek bir hamlede söküp attı. Duvara asılı duran kınından iki çelik kılıcı birden çekti. Bedenindeki Omega, tehdit kokusunu aldığı an yerini yılların kazandırdığı o acımasız asker içgüdülerine bırakmıştı.
"Ben de geliyorum," dedi Jungkook, kılıçların pürüzsüz çeliğini döndürerek.
Taehyung kapıya doğru birkaç adım attıktan sonra durdu ve omzunun üzerinden arkasına baktı. Koyu renk gözlerinde bir anlık duraksama belirdi. "Henüz tam olarak iyileşmedin Jeon. Bu senin savaşın değil."
"Ben bu ordunun komutanıyım, Majesteleri," dedi Jungkook, Alfa’nın gözlerinin içine meydan okurcasına bakarak. "Ve boynumdaki yaka ne olursa olsun, kılıcım hâlâ bu toprakları koruyor. Arkada beklemem."
Taehyung’un dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. İçindeki Alfa, eşi olarak gördüğü bu varlığın bir köşede saklanmak yerine omuz omuza savaşa atılma arzusuna derin bir saygı ve arzuyla karşılık verdi.
"Peşimden ayrılma," dedi Taehyung ve kılıcını çekerek koridora atıldı.
İkili, sarayın meşalelerle aydınlatılmış karanlık koridorlarından aşağıya bir kasırga gibi indi. Alt avluya ulaştıklarında duman kokusu ve çelik sesleri geceyi kaplamıştı. İsyancılar meşalelerle ahşap binaları ateşe veriyor, saray muhafızlarıyla amansız bir arbede yaşıyordu.
Taehyung, düşman hattının ortasına bir yıldırım gibi düştü. Kılıcının tek bir savruluşuyla iki isyancıyı yere serdi. Safkan Alfa’sının baskısı etraftaki tüm düşmanların bacaklarını titretirken, hamleleri kusursuz ve acımasızdı.
Jungkook ise Taehyung’un hemen arkasında bir gölge gibi hareket ediyordu. Esnekliği, hızı ve iki kılıcı aynı anda kullanma yeteneğiyle Alfa’nın açık bıraktığı her noktayı kapattı. Sırt sırta verdiklerinde, aralarındaki çekim ölümcül bir uyuma dönüştü. Ne bir kelimeye ne de bir emre ihtiyaçları vardı; birbirlerinin nefesini ve adımlarını içgüdüsel olarak hissediyorlardı.
Tam o sırada, yüksek çatıların birinden fırlatılan zehirli bir ok doğrudan Taehyung’un korumasız kalan boynuna doğru süzüldü.
"Taehyung!"
Jungkook durumu saliseler içinde fark etti. Hiç düşünmeden kendini Alfa’nın önüne attı. Kılıcının tersiyle oku havada çeldi ama yayın şiddetiyle okun ucu Jungkook’un sol omzunu sıyırıp geçti. Genç adam acıyla hafifçe inleyerek geriye doğru sendeleyip taş zemine bastı.
Taehyung dönüp okçuyu gördüğü an gözleri kan kırmızıya döndü. Ağır feromon dalgası avluyu kapladı; iki adımda çatıya tırmanan merdivenleri aştı ve oku atan isyancıyı tek hamlede aşağı fırlattı.
Aşağıya atladığında, alan tamamen kontrol altına alınmıştı. İsyancıların çoğu etkisiz hale getirilmiş, geriye kalanlar esir alınmıştı.
Taehyung, elindeki kanlı kılıcı yere düşürerek hızla Jungkook’a doğru koştu. Genç adam, sırtını avlunun taş sütununa yaslamış, eliyle kanayan omzunu tutuyordu.
Taehyung, Jungkook’un önüne diz çöktü. Ellerini hızla gencin yüzüne yerleştirdi. Alfa’nın yüzündeki o her zamanki soğuk maske tamamen parçalanmıştı; gözlerinde açık bir endişe ve kontrol edilemeyen bir öfke vardı.
"Neden kendini öne attın?" dedi Taehyung, sesi titriyordu. "O ok seni öldürebilirdi!"
Jungkook nefes nefese Alfa'ya baktı. Omzundan akan kan üniformasını ıslatıyordu ama gözlerindeki ışık hâlâ oradaydı. Bakışları Taehyung’un endişeli yüzünde gezindi.
"Seni korumam gerekiyordu..." dedi Jungkook, sesi kısıktı. "Ben bir askerim..."
"Sen benim askerim değilsin!" diye gürledi Taehyung. Parmakları Jungkook’un ensesindeki saçların arasına kaydı, onu kendine doğru çekti. Aralarındaki mesafe sıfırlandı. "Sen benim hiçbir şeyine zarar gelmesine izin veremeyeceğim tek kişisin Jeon!"
Taehyung, yaralı gencin teninden yükselen o keskin kan ve taze gece orkidesi kokusunu ciğerlerine çekerken, alnını Jungkook’un alnına dayadı. Ağır solukları birbirine karıştı. İlk kez, Alfa’nın duvarları yıkılmış ve aralarındaki o karşı konulmaz, kaderin ördüğü bağ kaçınılmaz bir gerçeklikle ikisini de sarmalamıştı.