Eğitim meydanına çöken sessizlik, taşların arasındaki soğuk rüzgârın uğultusuyla bölününce ikili arasındaki çekim iyice görünür hale geldi. Jungkook, dizlerinin üzerindeki baskıya rağmen bedenini dik tutmaya çabaladı. Kasları kasılıyor, ilacın etkisi hızla çekildikçe ensemden aşağı yayılan yakıcı sıcaklık her hücresini ele geçiriyordu.
Taehyung, aralarındaki son adımı da kapatarak doğrudan Jungkook’un önünde durdu. Siyah pelerininin ucu hafifçe sallandı. Boy farkı ve yaydığı o ezici, baskın sedir feromonu, meydanı tamamen kaplamıştı.
"Bana bak," dedi Taehyung. Sesi bir emirden ziyade, karşı konulamaz bir çekim gücü taşıyıyordu.
Jungkook çenesini kaldırıp gözlerini Alfa’nın koyu renk gözlerine dikti. Bakışlarında boyun eğmeyen bir hayatta kalma arzusu vardı. "Size bir yalan söylemedim, Majesteleri. Sadece görevimi yapıyorum."
"Görevini mi?" Taehyung yavaşça öne eğildi. Elini kaldırıp, parmak boğumlarını Jungkook’un şakaklarından süzülen ter damlasına dokundurdu. Temas ettiği an, Jungkook’un bedeninden hafif bir ürperme geçti. "Görevin benim ordumda bir Beta gibi davranmak mı, yoksa sarayımın tam ortasında bu kokuyu saklayarak beni sınamak mı?"
Taehyung’un parmağı Jungkook’un şakaklarından aşağı, yanağına ve ardından çene çizgisine kaydı. Alfa'nın dokunduğu her nokta sanki alev alıyordu. Jungkook nefesini tuttu; zihnini kaplayan o uyuşuklukla savaşmak için dudaklarını ısırdı. Dişlerinin arasında hissettiği kan tadı, gerçeklikle olan bağını korumasına yardımcı oluyordu.
"Kendi sınırlarınızı zorluyorsunuz, Komutan," dedi Taehyung, sesi tehlikeli bir alçaklıkla yankılandı. "Bedenin bana itaat etmek için çıldırırken, gözlerindeki bu dikbaşlılık... Gerçekten büyüleyici."
"Ben... kimsenin emrine boyun eğmem," diye fısıldadı Jungkook. Sesindeki titremeyi engelleyememişti ama bakışlarındaki ateş hâlâ yerindeydi.
Taehyung hafifçe gülümsedi. Bu, avını tamamen köşeye sıkıştırdığını bilen bir liderin soğuk tebessümüydü. Geri çekilip elini sırtında birleştirdi.
"Göreceğiz," dedi Taehyung. "Saray hekimine haber verilsin. Tıbbi muayeneden geçeceksin, Komutan Jeon. Şimdi odana dön ve yeni emirlerimi bekle."
Taehyung arkasını dönüp ağır adımlarla saray portalına doğru ilerlerken, Jungkook elini göğsüne bastırarak derin bir nefes aldı. Alfa'nın gidişiyle üzerindeki ağır feromon baskısı hafiflemişti ama asıl tehlike şimdi başlıyordu. Hekim muayenesi demek, kimliğinin birkaç saat içinde tamamen ifşa olması demekti.
Sarsak adımlarla kışladaki odasına doğru yürürken zihni fırıldak gibi dönüyordu. Kaçmalı mıydı? Yoksa sarayın içindeki bu kedi-fare oyununu sonuna kadar sürdürmeli miydi?
Odasına ulaştığında kapıyı arkasından kilitledi. Masanın altındaki gizli bölmeyi açtı. Orada yalnızca tek bir doz kalmış, son derece ağır ve yan etkileri ölümcül olabilecek yoğunlaştırılmış bir bastırıcı iğne duruyordu. İğneyi eline alırken parmakları titriyordu. Eğer bu dozu yaparsa, hekimin kanında bir şey bulmasını engelleyebilirdi; ancak bedeni bu yükü kaldırabilir miydi, emin değildi.
Tam iğneyi boynuna hizalamışken, kapı sertçe vuruldu.
"Komutan Jeon, Baş Muhafız Seokjin. Majestelerinin emriyle hekim getirildi. Kapıyı açın."
Jungkook nefesini tuttu. Zamanı tükeniyordu.
Jungkook’un elindeki şırınga havada asılı kaldı. Metalin soğukluğu cildine değerken, kapının ardındaki adımlar ve Seokjin’in kararlı sesi odadaki havayı iyice ağırlaştırıyordu. Tek bir hamlede iğneyi boynuna saplayıp sıvıyı zerk etti. Yakıcı kimyasal kanına karıştığı an, damarlarında bir buz fırtınası koptu; nefesi kesildi, gözlerinin önüne siyah lekeler doluştu.
İğneyi hızla saklayıp üniformasının yakasını düzeltti. Derin bir nefes alarak kapıya yürüdü ve sürgüyü çekti.
Saray Hekimi ve arkasında bekleyen iki muhafızla Seokjin içeri girdi. Hekim, yaşlı ve tecrübeli bir Betaydı; elindeki tahta çantayı masaya bırakırken Jungkook’u baştan aşağı süzdü.
"Komutan Jeon," dedi Seokjin, gözlerinde hafif bir şüpheyle. "Majesteleri kan ve feromon analizinizi tazelememizi emretti. Sınırda maruz kaldığınız gazın etkilerini ölçmemiz gerekiyor."
Jungkook soğukkanlılığını korumaya çalışarak masaya doğru bir adım attı. "Gerek yoktu, Baş Muhafız. Gayet iyiyim."
"Buna Majesteleri karar verir," dedi Seokjin net bir sesle.
Hekim, çantasından çıkardığı cam tüp ve ince metal iğneyle Jungkook’a yaklaştı. Genç adam kolunu uzatırken kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Zerk ettiği ağır doz bastırıcı kanında henüz tam dağılmamıştı; hekimin bunu fark etmesi birkaç dakikaya bakıyordu.
Tam iğne Jungkook’un tenine batacağı sırada, koridordan gelen ağır ve baskın adımlar odadaki herkesi dondurdu.
Taehyung, pelerini arkasında dalgalanarak içeri girdi. Odaya adım attığı an yayılan o keskin sedir ve fırtına kokusu, ortamdaki havanın yoğunluğunu iki katına çıkardı. Hekim ve muhafızlar derhal başlarını eğerek saygı duruşuna geçti.
"Çıkın," dedi Taehyung. Sesi soğuk ve pürüzsüzdü.
Seokjin kaşlarını hafifçe çattı. "Efendim, muayene henüz başlamadı—"
"Sana ve hekime dışarı çıkmanızı söyledim, Seokjin," dedi Taehyung, gözlerini Jungkook’un yüzünden bir an bile ayırmadan. "Raporu bizzat ben alacağım."
Seokjin başını eğerek hekimi ve muhafızları dışarı çıkardı. Kapı ağır bir gıcırtıyla kapandığında, odadaki sessizlik dayanılmaz bir hal aldı.
Taehyung yavaş adımlarla Jungkook’a yaklaştı. Araya giren her adımda, Jungkook’un bedenindeki o sahte soğukluk eriyor, iğnenin yan etkisiyle bastırıcının savaştığı kanı alev alıyordu. Şakaklarından terler süzülmeye başladı.
"Bana yalan söylediğinde gözlerin hafifçe sola kayıyor, Jeon," dedi Taehyung, aralarındaki mesafeyi sıfırlayarak. Elini kaldırıp Jungkook’un boynundaki yüksek yakayı tek bir hamlede kenara çekti.
Jungkook’un boynundaki taze iğne izi, beyaz teninin üzerinde küçük, kırmızı bir nokta olarak parıldıyordu.
Taehyung’un gözleri tehlikeli bir karanlıkla kaplandı. Baş parmağının boğumunu o küçük izin üzerine bastırdı. "Bu nedir?"
Jungkook acıyla hafifçe inledi ama geri adım atmadı. "Ağrı kesici, Majesteleri."
"Bu bir ağrı kesici değil," dedi Taehyung, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüştü. "Bu, bir Omeganın sırrını korumak için kendi bedenini zehirlemesidir."
Taehyung başını eğip dudaklarını Jungkook’un boyun damarına yaklaştırdı. Derin bir nefes çekti. Kimyasalların arkasında sıkışıp kalan, özgür kalmak için çırpınan o ıslak toprak ve gece orkidesi kokusu, Alfa'nın zihnini tamamen ele geçirdi. Taehyung’un içindeki kurt, bu çaresiz ama gururlu koku karşısında zaferle hırladı.
Jungkook, Alfa'nın sıcak nefesini teninde hissettiğinde dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. İçindeki uykudaki Omega, Taehyung’un bu baskıcı, korumacı ve sahip olunası varlığına ilk kez bu kadar net bir tepki veriyor, boyun bükmek istiyordu.
Taehyung, elini Jungkook’un beline dolayarak onu düşmekten son anda kurtardı. İki beden birbirine kenetlendi. Jungkook’un sırtı Taehyung’un göğsüne çarptığında, bedeninden jilet gibi keskin bir ürperti geçti. Alfa’nın güçlü kolu belini bir sarmaşık gibi kavramış, düşmesini engellemişti. Ancak aralarındaki bu temas, sadece fiziksel bir destekten ibaret değildi; iğnenin yavaş yavaş etkisini yitirdiği kanına, Taehyung’un yaktığı o yakıcı feromonlar hücum ediyordu.
"Bırakın..." dedi Jungkook, sesi boğazında düğümlenmiş gibi boğuk çıkmıştı. Gücünü toplayıp Alfa’nın göğsünü itmeye çalıştı ama elleri Taehyung’un sert zırhının üzerinde güçsüzce kaydı.
Taehyung, gencin çaresiz direnişini büyük bir dikkatle izliyordu. Çenesini Jungkook’un omzuna hizaladı. Dudakları, gencin boynundaki o taze iğne izinin milim ötesindeydi.
"Kendini zehirleyecek kadar benden nefret mi ediyorsun, yoksa kimliğinin ortaya çıkmasından mı korkuyorsun?" diye fısıldadı Taehyung. Sesi, gece kadar karanlık ve davetkardı. "Bir Omega olduğunu kabul etmek, gururunu bu kadar mı kırıyor Jeon?"
"Ben bir askerim!" diye parladı Jungkook, başını geriye atarak doğrudan Alfa’nın gözlerine baktı. Koyu renk gözlerinde kırılgan ama pes etmeyen bir hırs parıldıyordu. "Birinin mülkü, birinin mühürlü eşi ya da sarayında süs olarak tutacağın bir koleksiyon parçası değilim!"
Taehyung’un gözlerinde beliren tehlikeli pırıltı derinleşti. Bakışları Jungkook’un aralık kalan, ıslak dudaklarına ve ardından gözlerine kaydı. İçindeki Alfa, bu hırçınlık karşısında uysallaşmak yerine daha da hırslanıyordu. Jungkook’un belindeki tutuşunu sıkılaştırdı, aralarındaki son milimlik mesafeyi de yok etti.
"Seni bir süs eşyası olarak gördüğümü de nereden çıkardın?" dedi Taehyung, sesi bu kez yumuşamış ama daha da tehlikeli bir hal almıştı. "Seni bu saraya bir köle olarak değil... Yanımda duracak tek kişi olup olamayacağını görmek için getirdim."
Jungkook duyduğu cümleyle donakaldı. Kalbinin ritmi aniden değişti.
Taehyung, serbest kalan elini yavaşça kaldırarak Jungkook’un yüzüne düşen nemli siyah saç tellerini geriye itti. Parmak uçları gencin sıcak yanağında gezindi. O an, iğnenin kimyasal baskısı tamamen kırıldı. Jungkook’un bedeninden dışarı patlarcasına sızan o tatlı, büyüleyici ıslak toprak ve gece orkidesi kokusu odanın her köşesini kapladı.
Taehyung derin bir nefes alarak kokuyu ciğerlerine çekti. Bakışları ağırlaştı. İki erkeğin solukları birbirine karışırken, aralarındaki çekim odadaki havayı adeta somut bir baskıya dönüştürdü. Bir an için zaman durdu; ne klanlar arasındaki savaş, ne saray kuralları, ne de saklanan sırlar kaldı. Yalnızca birbirine çekilen iki baskın ruh vardı.
Taehyung yavaşça geri çekildi ama elini Jungkook’un belinden hemen kaydırmadı. "Şimdilik bu odayı terk etmeyeceksin. Bedenindeki zehir temizlenene kadar hekimim seninle ilgilenecek."
Jungkook derin nefesler alarak dengesini kurmaya çalıştı. "Ya reddedersem?"
Taehyung kapıya doğru yürürken durdu ve omzunun üzerinden arkasına baktı. Dudaklarında soğuk ama gizemli bir tebessüm belirdi.
"Reddedemezsin, Komutan. Çünkü bedenimiz birbirini çoktan seçti... Sen kabul etsen de etmesen de."
Taehyung odadan çıkıp kapıyı kapattığında, Jungkook olduğu yere yavaşça çöktü. Elini göğsüne koydu; kalbi bir davul gibi vuruyordu. Alfa haklıydı. Kimliğini ne kadar saklarsa saklasın, aralarındaki o zehirli çekim ağlarını örmeye çoktan başlamıştı.