Sarayın üst katındaki geniş çalışma odasında derin bir sessizlik hâkimdi. Yalnızca yüksek pencerelerden içeri sızan gece rüzgârının tuttuğu ahşap çatı çatırtıları ve masadaki şamdanın cılız alevi bu sessizliği bölüyordu. Kim Taehyung, masasının üzerinde serili duran geniş krallık haritasına doğru eğilmiş, dikkatli gözlerle güney sınırındaki hatları inceliyordu.
Safkan bir Alfa olarak varlığı, girdiği her odanın havasını bir anda ağırlaştırmaya yeterdi. Tenine sinmiş olan acı sedir ağacı ve yaklaşan fırtınayı andıran o keskin, baskın feromon kokusu, etrafındaki tüm diğer kurtların başını öne eğmesine sebep olan türdendi. Taehyung için hisler, mantığın ve gücün arkasında kalmak zorundaydı. Yıllardır klanı demir bir disiplinle yönetmiş, zayıflığa ya da kontrolsüz dürtülere hayatında tek bir milim bile yer bırakmamıştı.
Kapı iki kere sertçe vuruldu.
"Gir," dedi Taehyung, ses tonu pürüzsüz ve emrediciydi. Gözlerini haritadan ayırmadı.
İçeriye giren Baş Muhafız Seokjin, omzundaki pelerinini düzeltip saygıyla eğildi. "Efendim, Güney sınırındaki izci birliğinden beklediğiniz rapor geldi. Devriye ekibinin başındaki yeni lider dışarıda bekliyor."
Taehyung elindeki tüy kalemi kenara bıraktı ve sırtını deri koltuğuna yasladı. Koyu renk gözleri ağır bir tempoyla kapıya kaydı. "Sınır kasabasındaki asi hareketliliğiyle ilgili somut bir şey var mı?"
"Kendisi anlatsın," dedi Seokjin ve kapıya doğru döndü. "İçeri gir."
İçeri adım atan genç adam, ilk bakışta dikkat çeken geniş omuzları ve uzun boyuyla bir asker duruşuna sahipti. Üzerindeki deri zırh çamur ve kurumuş kan lekeleriyle kaplıydı; günlerdir yolda olduğu açıktı. Jeon Jungkook, adımlarını kendinden emin bir şekilde atarak odanın ortasına kadar ilerledi ve dizlerinin üzerine çökmeden, sadece başını öne eğerek saygısını sundu.
Ancak Jungkook’un odaya girmesiyle birlikte, ortamın atmosferinde belli belirsiz, garip bir değişim yaşandı.
Taehyung’un kaşları hafifçe çatıldı. Derin bir nefes aldığında, genzini yakan yoğun bastırıcı ilaç kokusunun arkasında, son derece zayıf ama tuhaf bir şekilde pürüzsüz bir nota sezdi. Sert otlar, kimyasallar ve acı bir sentetik koku... Jungkook’un bedeninden yayılan şey tam olarak buydu. Bir Beta için bile fazla nötr, fazla bastırılmış bir koku.
"Adın?" diye sordu Taehyung. Sesi bir fısıltı kadar alçak ama odadaki her bir eşyayı titretecek kadar ağır çıkmıştı. Feromonlarını kasıtlı olarak hafifçe serbest bıraktı; odadaki her askerin dizlerini titreten o doğal baskıyı genç adama doğru yöneltti.
Jungkook, Alfa’nın aurak baskısını hissettiği an çenesini sıktı. Bakışlarını yerden kaldırmadı ama bedenindeki her bir kasın gerildiğini Taehyung fark etmişti. Bir Beta bu baskı karşısında rahatsızca kıpırdanır ya da başını eğerdi; ancak Jungkook, duruşunu milim bozmadan, içgüdüsel bir direnişle yerinde çakılı kaldı.
"Jeon Jungkook, Efendim. Güney İzcileri 3. Bölük Komutanı," dedi Jungkook. Sesi düz, pürüzsüz ve tamamen duygusuzdu.
Taehyung oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Uzun adımlarla masanın etrafından dolandı ve Jungkook’a doğru ilerledi. Aralarında sadece birkaç adımlık mesafe kaldığında durdu. Taehyung’un boyu ve cüssesi, karşısındaki genci tamamen gölgede bırakıyordu. Alfa, dikkatli bakışlarını Jungkook’un boynundaki kalın deri tasmaya ve yüksek yakalı zırhına dikti.
"Güneydeki isyancıların bastırıcı ilaç ticareti yaptığını rapor etmişsin," dedi Taehyung, Jungkook’un etrafında yavaş bir tur atarken. Acı sedir kokusu, odadaki havayı iyice yoğunlaştırmıştı. "Ve senin de kimyasal kokulara boğulmuş olman bir tesadüf mü, Komutan Jeon?"
Jungkook, Alfa arkasına geçtiğinde ense kökündeki tüylerin diken diken olduğunu hissetti. Bedeninin derinliklerinde, yıllardır ilaçlarla uyuttuğu o yırtıcı içgüdü birdenbire uyanıp teyakkuza geçmişti. Çenesini daha da sıktı, gözlerini karşıdaki duvara sabitledi. Taehyung’un varlığı, tenine elektrik çarpmış gibi bir his yayıyordu. Bu bir tehdit hissi değildi; çok daha derin, kabullenmek istemediği, rahatsız edici bir çekimdi.
"S sınırdaki devriyeler sırasında isyancıların kullandığı bastırıcı gazlara maruz kaldık, Efendim," dedi Jungkook, sesinin titrememesine özen göstererek. "Kokunun sebebi budur."
Taehyung, Jungkook’un tam arkasında durdu. Eğilip gencin boyun hizasına doğru hafifçe yaklaştı. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Taehyung’un sıcak nefesi Jungkook’un açıkta kalan kulak memesine çarptı. Alfa, koku duyusunu tamamen bu genç adama odakladı. Sentetik ilacın keskinliğinin altında, zihnini bulandıran, karanlık bir ormandaki ıslak toprağı ve gece açan nadir bir çiçeği andıran mikro bir koku molekülü yakaladı. Çok zayıftı, belki de bir halüsinasyon kadar belirsizdi.
Ama Taehyung’un içindeki Alfa, o küçücük koku kırıntısıyla birlikte aniden doğruldu ve göğsünde derin bir hırlama yükseldi.
Taehyung bakışlarını Jungkook’un esmer teninde, boynunun kenarından geçen belirgin damarda gezdirdi. İçinde garip, daha önce hiç hissetmediği bir mülkiyet ve merak duygusu filizlenmişti. Bu genci çözmek istiyordu.
"Demek öyle..." diye fısıldadı Taehyung, yavaşça geri çekilerek tekrar önüne geçti. "Raporunu masaya bırak. Ve bu geceden itibaren saray muhafızlarının kışlasına geçiyorsun. Güneydeki görevin bitti."
Jungkook başını kaldırıp ilk kez doğrudan Taehyung’un gözlerinin içine baktı. Koyu kahve gözlerinde beliren anlık itiraz ve meydan okuma, Taehyung’un gözünden kaçmadı. Bir asker bir Alfa’ya asla böyle bakamazdı.
"Efendim, benim birliğim—"
"Sana soru sormadım, Komutan," dedi Taehyung, sesi soğuk bir bıçak gibi odayı kesti. Bakışları Jungkook’un dudaklarına, ardından tekrar gözlerine kaydı. "Sarayımda kalacaksın. Yakından incelemem gereken şeyler var."
Jungkook, Alfa'nın gözlerindeki o tehlikeli, karanlık pırıltıyı gördüğünde boğazının kuruduğunu hissetti. Aralarındaki görünmez çekim havayı elektriklendirirken, derinlerde bir yerlerde tehlikenin yaklaşmakta olduğunu biliyordu. Jungkook çenesini hafifçe sıktı. İçindeki kurdun, Alfa'nın bu baskıcı emrine karşı nasıl huysuzlandığını, göğsünü yırtarcasına dışarı çıkmak istediğini hissetti. Yıllardır sentetik haplarla, ağır iğnelerle uyuşturduğu Omega yanının bu kadar çabuk tepki vermesi onu dehşete düşürüyordu. Kim Taehyung’un varlığı, vücuduna zerk edilen ağır bir zehir gibi kanını tutuşturmuştu.
"Emredersiniz, Efendim," dedi Jungkook, sesindeki gerilimi zar zor maskeleyerek. Masanın üzerine deri kılıf içindeki raporu bıraktı.
Geri adım atıp odadan çıkmak üzere arkasını döndüğünde, Taehyung’un keskin gözleri onun her hareketini, sırtındaki kasların gerilişini ve adımlarındaki o hafif, saklanmaya çalışılan savunmacı tereddüdü tek tek kaydetti. Alfa, masanın kenarına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Jungkook kapıyı kapatıp çıktığı an bile, odada kalan o sentetik ilacın arkasındaki gizemli, ıslak toprak kokusu silinmemişti.
"Seokjin," dedi Taehyung, bakışlarını kapıdan ayırmadan.
Seokjin hemen öne çıktı. "Buyurun, Efendim."
"Jeon Jungkook’un geçmişine dair ne varsa... Bütün askerlik kayıtlarını, ailesini, doğduğu köyü, tıbbi geçmişini sabah önümde istiyorum. Tek bir detay dahi atlanmayacak."
Seokjin hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Bir şüpheniz mi var? Kendisi güney sınırındaki en yetenekli izcimizdir. Savaş alanında bir Beta’dan çok daha gözü pek olduğu söylenir."
"Bir Beta..." diye mırıldandı Taehyung, dudaklarında karanlık, belirsiz bir tebessüm belirdi. "Bir Beta, benim feromon baskım karşısında omurgasını dik tutamaz, Seokjin. Ve hiçbir Beta, kimyasallarla örtmeye çalıştığı halde zihnimi bu kadar kurcalayan bir kokuya sahip olamaz. Git ve dediğimi yap."
Sarayın alt katında, muhafız kışlalarına ayrılan soğuk taş koridorlarda yürürken Jungkook’un kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Bir an önce kendisine ayrılan odaya ulaşmak, kapıyı kilitlemek ve cebindeki küçük deri keseyi çıkarmak istiyordu.
Nihayet kışlanın kuytu bir köşesindeki küçük odaya girdiğinde, kapıyı arkasından kapatıp sürgüyü çekti. Sırtını soğuk ahşaba yaslayıp derin, kesik nefesler aldı. Eli titreyerek cebine gitti ve koyu renkli, acı kokan küçük bir hapı çıkarıp susuz bir şekilde yuttu.
Hap boğazından aşağı kayarken genzini yaktı. Göğsünde filizlenmeye başlayan o tanıdık, tehlikeli sıcaklık yavaşça geriledi.
"Lanet olsun," diye fısıldadı Jungkook, ellerini yüzüne kapatarak.
Taehyung’un kokusu hâlâ genzindeydi. Acı sedir ve fırtına... O koku, sadece burnunu değil, ruhunun en derinlerinde bastırdığı o zayıf, muhtaç tarafı hedef almıştı. Hayatı boyunca bir Alfa’ya boyun eğmemek için savaşmıştı. Ailesini kaybettiği o kanlı geceden beri, bir Omega olarak hayatta kalmanın tek yolunun kimliğini tamamen silmek olduğunu biliyordu. Eğer kimliği ortaya çıkarsa, bir Alfa’nın mülkü olmaktan ya da klanlar arası bir piyon olarak kullanılmaktan kaçamazdı.
Şimdi ise Krallığın en güçlü, en acımasız Alfa’sının doğrudan radarına girmişti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, kışlanın avlusunda soğuk bir rüzgâr esiyordu. Jungkook, üzerindeki ağır zırhtan kurtulmuş, sadece ince kumaş gömleği ve pantolonuyla avludaki ahşap eğitim maketlerinin karşısına geçmişti. Zihnindeki karmaşayı, teninde hâlâ hissettiği o garip karıncalanmayı atmanın tek yolu kaslarını son sınırına kadar zorlamaktı.
Sert bir tekmeyle ahşap direği sarstı, ardından elindeki tahta kılıcı büyük bir hızla savurdu. Hamleleri hırslı, ritmik ve yırtıcıydı. Ter damlaları şakaklarından süzülüp çenesinden düşüyordu.
"Grip açın fazla açık," dedi aniden arkasından gelen bir ses.
Jungkook irkilerek geriye sıçradı ve kılıcını refleks olarak sesin geldiği yöne doğru kaldırdı.
Karanlığın içinden, üzerinde sadece siyah bir pelerin ve gevşekçe iliklenmiş bir gömlekle Taehyung çıktı. Alfa, kışlanın gölgeleri arasında adeta bir yırtıcı gibi sessizce ilerliyordu. Gözleri, Jungkook’un terli teninde ve ince gömleğinin altından belli olan kaslı vücudunda gezindi.
Jungkook hızla kılıcını indirip başını eğdi. "Majesteleri... Bu saatte burada olacağınızı düşünmemiştim."
"Kendi sarayımda istediğim saatte gezebilirim, Komutan," dedi Taehyung, adımlarını yavaşlatarak ona yaklaştı. Her adımında, o baskın sedir kokusu avludaki gece havasına karışıyordu. "Duruşun fazla hırslı ama dengen zayıf. Sol tarafını tamamen korumasız bırakıyorsun."
Jungkook çenesini dikleştirdi. Bastırıcı ilacın etkisiyle kendine olan güveni biraz olsun yerine gelmişti. "Güney sınırındaki isyancıları avlarken sol tarafım hiç sorun olmadı, Efendim."
Taehyung’un gözlerinde tehlikeli bir ışıltı çaktı. Duvara yaslı duran yedek tahta kılıçlardan birini tek bir hamlede kavradı.
"Kanıtla," dedi soğuk bir sesle. Jungkook elindeki tahta kılıcın sapını daha sıkı kavradı. Karşısında duran adam sadece krallığın hükümdarı değil, yüzyıllardır süregelen en saf Alfa soyunun tek temsilcisiydi. Aralarındaki statü farkı bir yana, Taehyung’un heybetli cüssesi ve etrafa yaydığı o ezici aura, normal şartlarda bir askeri daha hamle yapmadan diz çöktürmeye yeterdi.
Ama Jungkook normal bir asker değildi. İçindeki bastırılmış kurdun hırsı, Alfa’nın bu açık meydan okumasıyla tutuştu.
"Sizi sakatlamaktan korkarım, Majesteleri," dedi Jungkook. Sesi alçak ama içinde meydan okuyan bir ton taşıyıyordu.
Taehyung’un dudaklarında karanlık, tehlikeli bir tebessüm belirdi. "Beni sakatlayacak gücün olsaydı, güney sınırında bir izci değil, muhafız komutanı olurdun Jeon. Hamleni yap."
Jungkook daha fazla beklemedi. Gece havasını yaran bir hızla ileri atıldı; kılıcını yukarıdan aşağıya doğru sert bir kavisle indirdi. Taehyung, milimetrik bir hareketle yana kayarak hamleyi boşa çıkardı ve kendi kılıcını Jungkook’un kaburgalarına doğru savurdu. Ahşapların birbirine vurmasıyla çıkan sert ses, sessiz avluda yankılandı.
İkili, karanlığın ortasında adeta bir dansa tutuşmuştu.
Jungkook son derece hızlı, esnek ve yırtıcıydı. Hamleleri bir Beta’nın düzensiz gücünden ziyade, içgüdüsel bir inceliğe sahipti. Ancak Taehyung her hamleyi rahatlıkla savuşturuyor, genç adamı adım adım köşeye sıkıştırıyordu. İki kılıç birbirine kenetlenip kilitlendiğinde, aralarındaki mesafe aniden kapandı.
Nefes nefese kalmışlardı. İkisinin de terli teninden yükselen sıcaklık, gece soğuğunda gözle görülür bir buhar oluşturuyordu.
Taehyung, kılıçların kenetlendiği noktadan güç alarak Jungkook’a doğru bir adım daha attı. Göğüsleri neredeyse birbirine değiyordu. Alfa, gözlerini Jungkook’un hızla naikip inen göğsünden kaldırıp doğrudan koyu renkli gözlerine dikti.
"İlaçların," dedi Taehyung, alçak bir fısıltıyla. "Efor sarf ettikçe kanın hızlanıyor ve teninden dökülen terle birlikte o bastırmaya çalıştığın koku sızıyor, Komutan."
Jungkook’un gözleri hafifçe büyüdü. Bedeninin terlemesiyle birlikte bastırıcı ilacın etkisinin zayıfladığını ve gözeneklerinden dışarı sızan o tatlı, ıslak toprak kokusunu engellemediğini fark etti.
Taehyung, kılıç baskısını aniden arttırarak Jungkook’un dengesini bozdu. Tek bir hamlede genç adamın elindeki tahta kılıcı savurup uzağa fırlattı, ardından kendi kılıcının ucunu Jungkook’un adem elmasının hemen altına, tam boyun damarının üzerine dayadı.
Jungkook sırtını avlunun soğuk taş duvarına çarparak durdu. Boğazında hissettiği tahtanın soğukluğu değil, Taehyung’un tam karşısında duran gövdesi ve üzerini kaplayan acı sedir feromonlarıydı.
Taehyung boştaki elini yavaşça kaldırdı. Deri eldivenli parmak uçlarını, Jungkook’un çenesinin altına yerleştirdi ve başını hafifçe yukarı kaldırdı. İki erkeğin bakışları havada keskin bir elektrik üretti.
"Bana bir Beta olduğunu söylediler," dedi Taehyung, parmağını yavaşça Jungkook’un adem elmasından aşağı, zırhının açıkta bıraktığı köprücük kemiğine doğru kaydırırken. "Ama hamlelerindeki bu yırtıcı teslim olmama hırsı ve terinin altında sakladığın o kokulu sır... Bir Beta’ya ait olamayacak kadar özel."
Jungkook nefesini tuttu. Alfa’nın teması teninde yakıcı bir iz bırakıyordu. İçindeki Omega, bu temas karşısında sarsılıyor, Alfa’nın otoritesine boyun eğmek ve boynunu tamamen açmak için çıldırıyordu. Jungkook dişlerini birbirine o kadar sert bastırdı ki çene kemiği sızladı.
"Ben sadece bir askerim, Majesteleri," dedi Jungkook, nefes nefese. Sesi bu kez biraz pürüzlü çıkmıştı. "Kendi kokumu seçemem."
"Doğru," dedi Taehyung, hafifçe öne eğilerek dudaklarını Jungkook’un kulağının hemen altına yaklaştırdı. Derin bir nefes çekti; o ıslak toprak ve gece orkidesi kokusunu ciyerlerine doldurdu. Alfa’nın içindeki kurt tatminle hırladı. "Kokunu seçemezsin. Ama onu benden saklayamazsın da."
Taehyung kılıcını indirdi ve yavaşça geri çekildi. Karanlık gözlerinde gizemli, oyunbaz ama bir o kadar da gözdağı veren bir ifade vardı.
"Git ve dinlen, Komutan Jeon," dedi pelerinini düzelterek. "Yarın sabah saray muhafızlarının eğitimine sen liderlik edeceksin. Yanımda olmanı istiyorum."
Jungkook başını öne eğerek selam verdi ama Alfa arkasını dönüp sarayın derinliklerine doğru ilerlerken, sırtındaki duvara daha da sindi. Kalbi durmayacakmış gibi atıyordu.
Taehyung onu köşeye sıkıştırmıştı ve avının kokusunu almış bir yırtıcı gibi geri adım atmayacaktı. Jungkook, Alfa'nın gölgesi avlunun karanlığında tamamen kaybolana kadar yerinden kıpırdayamadı. Sırtını yasladığı taş duvarın soğukluğu bile tenindeki o yakıcı sıcaklığı bastırmaya yetmiyordu. Taehyung’un deri eldivenli parmaklarının dokunduğu köprücük kemiği, sanki gerçek bir ateşle dağlanmış gibi sızlıyordu.
Yavaş adımlarla odasına döndü. Kapıyı kilitler kilitlemez masanın üzerindeki sürahiye uzandı ve suyu doğrudan başından aşağı döktü. Soğuk su damlaları saçlarından süzülüp göğsüne akarken derin bir nefes verdi.
"Çok yaklaştı," diye mırıldandı kendi kendine. "Kokuyu aldı."
Eğer Taehyung onun bir Omega olduğunu kesin olarak kanıtlarsa, tek yapacağı şey onu diz çöktürmek ve mühürlemek olacaktı. Bir Alfa için safkan bir Omega, hele ki klanların kaderini değiştirebilecek nadir bir kokuya sahipse, sadece bir ganimetti. Jungkook ise hiçbir erkeğin ganimeti olmamaya ant içmişti.
Sessizce yatağına uzandı ama gözlerini sabaha kadar kapatamadı. Zihninde sürekli aynı ses yankılanıyordu: “Kokunu seçemezsin. Ama onu benden saklayamazsın da.”
Ertesi sabah saray, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte hareketlendi. Güneş daha tam doğmadan eğitim meydanında toplanan saray muhafızları, sıra halinde dizilmiş komutanlarını bekliyordu. Jungkook, üzerindeki resmi muhafız üniformasıyla meydanın ortasında duruyordu. Yüksek yakalı, kalın kumaştan yapılan bu zırh, boynundaki o hassas bölgeyi tamamen kapatıyordu.
"Komutan Jeon," diyerek yaklaşan Seokjin, elindeki ahşap çalıştırıcı tahtalarını sırayla askerlere dağıttı. Jungkook’un yanına geldiğinde adımlarını yavaşlattı ve genç adamı süzdü. "Gece iyi uyuyamadın sanırım. Yüzün solgun."
"Sadece yeni ortama alışmaya çalışıyorum, Baş Muhafız," dedi Jungkook pürüzsüz bir sesle.
"Dikkatli ol," dedi Seokjin, sesini alçaltarak. "Majesteleri bugün eğitimi bizzat yüksek balkondan izleyecek. Dünkü rapordan sonra seni yakından gözlemlemek istiyor."
Jungkook başını kaldırıp sarayın üst katındaki geniş taş balkona baktı. Taehyung, siyah zırh pelerini ve elinde tuttuğu altın işlemeli kılıcıyla orada duruyordu. Rüzgâr koyu renk saçlarını savururken, gözleri doğrudan meydanın ortasındaki Jungkook’a kilitlenmişti.
"Eğitime başlayın!" diye bağırdı Jungkook, bakışlarını Alfa’dan kaçırarak askerlere döndü.
Saatler süren ağır antrenman boyunca Jungkook, askerlere kılavuzluk etti. Ancak üst balkondan gelen o ağır, ezici baskıyı her saniye üzerinde hissediyordu. Taehyung, feromonlarını tam olarak salgılamasa da varlığıyla meydandaki tüm havanın dengesini değiştiriyordu.
Öğlene doğru, ağır eforun etkisiyle Jungkook’un şakaklarından terler süzülmeye başladı. Kalbi hızla atıyor, kanı damarlarında fırtına gibi akıyordu. Tam o anda, ilacın etkisinin hücrelerinde teker teker kırıldığını dehşetle hissetti. İçindeki Omega, balkonda duran Alfa’nın varlığına yanıt veriyor; bastırıcıların ördüğü duvarları yıkmak için çırpınıyordu.
Bedenine aniden giren kramp ile Jungkook hafifçe sendeledi. Elindeki kılıç toprağa saplandı.
"Komutan Jeon?" dedi yanındaki askerlerden biri, endişiyle öne atılarak. "İyi misiniz?"
"Yaklaşma!" dedi Jungkook sertçe. Nefes nefeseydi. Ağzından çıkan her nefesle birlikte, etrafa yayılmaya başlayan o tatlı, ıslak toprak ve gece orkidesi kokusu biraz daha belirginleşiyordu.
Balkondan gelen adımların sesi taş merdivenlerde yankılandı. Taehyung, ağır adımlarla eğitim meydanına iniyordu. Odadaki ve meydandaki diğer askerler ne olduğunu anlayamayacak kadar Beta ağırlıklıydı ama Taehyung... O, kokuyu yüzlerce metre öteden bile alabilirdi.
Taehyung meydanın ortasına yürüdü. Her adımıyla etrafındaki askerler geriye çekilip saygıyla eğiliyordu. Alfa’nın gözleri, hafifçe iki büklüm olmuş, göğsü hızla naikip inen Jungkook’un üzerindeydi.
"Eğitim bitti. Herkes meydanı terk etsin," dedi Taehyung. Sesi soğuk ve tartışmaya kapalıydı.
Askerler hızla alanı boşaltırken, meydanda sadece ikisi kaldı. Gün ışığı ikisinin üzerine vururken, rüzgâr Jungkook’un bedeninden yükselen o saf, bastırılamayan koku kırıntılarını doğrudan Taehyung’un yüzüne doğru savurdu.
Taehyung yavaşça Jungkook’a doğru ilerledi. Durdu, başını hafifçe yana eğdi ve serbest kalan kokuyu ciğerlerine çekti. Bakışlarında bir avı köşeye sıkıştırmanın verdiği o karanlık, tatmin dolu ifade vardı.
"Bastırıcıların tükeniyor, Jeon," dedi Taehyung, alçak bir fısıltıyla. "Bakalım bu yalanı daha ne kadar sürdürebileceksin."
Jungkook dişlerini sıkarak başını kaldırdı ve doğrudan Alfa’nın gözlerinin içine baktı. Bedenindeki titremeye rağmen gözlerindeki meydan okuma ateşi hâlâ sönmemişti.