Bir yılan tıslaması gibiydi.
Zihnime, bedenime yayıldıktan sonra tam kalbimin üstünde kayboldu sesi.
Bu defa dizlerim kilitlenmemişti. Zihnim durmuştu.
Geçip giden atlar...
Yükselen güneş...
Sanki hiçbiri bana etki etmiyordu.
Hafızamın boşlukları sızlıyordu.
Mavi gözlerde çakan bir şimşek belirdi aniden.
Belirdiği gibi kayboldu.
Zaman eski gidişatına döndü.
Gerçeklik algım yavaş yavaş geri geliyordu.
Güneşin yakıcı sıcağını şimdi hissettim. Dilim, damağım kurumuştu. Görünüşe göre atlar da yorulmuştu.
Ağaçların arasında çağlayan nehrin sesi bir serap gibiydi.
“ Komutan!” dedim.
Atında aniden geriye döndü belki de sesim beklediğinden daha gür çıkmıştı. “ Ne oldu?” diye sordu şaşkınca.
“ Öğlen güneşinde gidemeyiz. Atlar yorgun düştü. Biraz ara vermenin zararı olmaz.”
Elini yumruk yapıp havaya kaldırdı.
“DURUYORUZ”
Gür sesi ormanın her yerine yayılırken ikinci bir ses dalgası yankılandı.
“EMREDERSİNİZ KOMUTANIM”
“ Nehrin yanında mola veriyoruz. Tedbiri elden bırakmayın.”
Atımdan inip onu da şu içmesi için nehrin kenarına getirdim.
Sudaki yansımama baktım.
Gece mavisi bakan gözler ve beyaz ten, siyah saçlarım omuzumda bitiyordu.
Yüzüm oldukça genç duruyordu.
Ardımda onun siluetini gördüm.
Atını benimkinin yanına yaklaştırıp bana baktı.
“ Kendine bakmak için mi durdurdun bizi?”
“ Sizi ben durdurmadım.”
“ Yani sizi durduran tek sebep ben değilim, öğlen güneşinde gitmek askerleriniz için iyi olmazdı.”
Birkaç avuç suyu ağzıma götürüp ağzımı yenime sildim.
“ Emin olabilirsin ki bundan çok daha ağır şartlarda devriye gezdik.”
“ Tek sebep askerleriniz değil. Atlarınız da bu durumda ilerleyemezdi.”
İkimizin atı yan yana su içiyordu.
Toprak rengi atı ve benim rengi çakıl taşına çalan atım.
“ Yani tek sebep kesinlikle ben değildim komutan.”
“ Sancar. Adım Sancar. Bizde yalnızca biri senin üstün ise komutan dersin.”
“ Konuklarımız için bu geçerli değil. Adımla hitap etmenin bir sakıncası yok. Eğer sen de adını bahşedersen ben de sana adınla seslenirim.”
Adım...
Düşünmemiştim.
Niye bu kadar salaktım?
“ Artemis” dedim. “ Adım Artemis ve artık geri dönmek benim için imkansız. Sizin yanınızda asker olmak dışında bir seçeneğim yok.”
“ Sen bilirsin. Ama karargahta kalman hakkında son sözü Albay söyler.”
Bir süre boyunca bakışları bende takılı kaldı.
Benim gözlerim de...
Aramızda neredeyse iki karış boy farkı vardı.
Üzerine giydiği zırh ile beraber oldukça heybetli bir görünümü vardı.
Gözlerinin rengi çok farklıydı. Sanki güneş toprağın altına gömülmüş gibiydi.
Saçlarının rengi gözlerinin rengine benziyordu. Güneş vurduğunda saçına yansıyan parlaklıkla beraber bu renk git gide açılıyordu.
Buradaki askerlerin tümü miğfer kullanıyordu ama onun miğferi yoktu.
Yüzü çizikler içindeydi. Belki her yarasının bir hikayesi vardı. Unutulmayacak acılardı belki bazıları, bazılarıysa bir zaferin kahramanlık nişanesiydi belki.
Gözlerini benden ayırıp yere baktığı anda ben de kaçırdım gözlerimi.
Derin bir nefes alıp konuşmaya başladı.
“ Yapabileceğine emin misin?”
“ Yani bir asker olmak...”
“ Senin için zor olmayacak mı?”
Sözleri rahatsız ediciydi.
Az önce sen bilirsin diyen adam şimdi geçmiş karşıma benim notumu vermeye çalışıyordu.
“ Eğer istersen çevre köylerden birinde yaşayabilirsin. Ev bulmana yardımcı oluruz.”
Bir ev...
Ev neydi?
Evlerin içinde aileler olmaz mıydı komutan?
Bense ailemi hafızamın derininde kaybetmişim.
Bir ev benim ne işime yarar?
Ailemi bulmam gerekti.
Ne olursa olsun?
Onları asla bulamayacaksın küçük kız.
Tüm vücudum tarifsiz bir acıyla kavruldu.
Acı dinerken sadece tek bir duygu kaldı içimde.
İntikam...
Benim varoluş sebebim intikamdı.
Ancak savaşarak alınabilecek bir intikam...
Bunu anlamıştım.
İç güdüsel olarak hızla sürdüğüm at..
Daha pek çok sebep vardı. Buraya ilk geldiğimde birileri tarafından ağır yaralandığımı düşünmüştüm. Hiçbir yara izi yokken hem de. Hiç kimse sebepsiz yere bunu düşünmezdi.
Eğer içimde saklanan bir savaşçıysa ben de bir savaşçı olacaktım.
Karşımda beni güçsüz sanan koca danaya baktım.
“ Yapamayacağımı mı düşünüyorsun?”
Bir adım daha atıp çenemi dikleştirdim.
Ve kendimden emin bir şekilde haykırdım.
“ ÖYLEYSE DENE BENİ KOMUTAN!”