
Ruhum soğuk toprağın üstünde kıvranıyordu.
Soğuk...
Tek hissedebildiğim.
Üzerinde olduğum taşlar dahi zarar vermiyordu vücuduma.
Bir rüzgarda uçabilecek kadar güçsüz ve hareket edemeyecek kadar yorgunum.
Gözlerim...
Açamayacak kadar yorgunum.
Saçlarım...
Esemeyecek kadar ağır.
Hiçbir acı hissetmiyorum.
Tek hissim soğuk.
Kalbim...
Beni yaşatmak için atıyor.
Ben ölmedim.
Ben ölmemişim.
Ne yaşadığımdan habersiz açıyorum gözlerimi.
Yüzyıllık bir uyku uyumuş gibi sersem ve yorgunum.
Bedenim toprağın üstüne boydan boya serilmişken saçlarım uçuşuyor.
Ve hâlâ hissedebildiğim tek şey soğuk...
Bacaklarımı kendime doğru çekip anne karnındaki bir bebeğin duruşunu aldığımda başımı yukarı kaldırdım.
Şafak sökmek üzereydi.
Etrafımı saran altı selvi ağacı vardı.
Etraf sessizdi. Bu sessizlik ürkütücüydü.
Ayağa kalktım ve yürümeye başladım. Tek çarem buydu.
Her bir selvinin ardından başka bir yol uzuyordu.
Buraya nasıl gelmiştim. Zihnim bomboştu.
Bana doğru gelen ,belki de en aydınlık demek daha doğru olur, yola girdim.
Adımımı atar atmaz içimde bir şeyler hissettim. Kalbim ve beynim aynı anda sızlıyordu.
O yol olmaz. O yol olmaz. O YOL OLMAZ.
Bu sızı beni dizlerimin üstüne çökmeye zorlamıştı.
Bu orman normal değildi. En azından benim için.
Vücudum adeta bir kilit olmuştu. Ne bir adım atabiliyor ne de geri dönebiliyordum.
Taa ki atlı sesleri duyana kadar. İç güdüsel olarak yola devam edip koşmaya başladım.
Geri döndüğümde orman yok olmuştu onun yerine kayalık yığıntısı gibi duran bir dağ vardı.
Ama atlı sesleri hâlâ devam etmekle beraber daha da artıyordu.
Kaçmaktan vazgeçtim. Eğer aradıkları bensem teslim oluyordum. Her ne kadar hafızam bomboş olsa da tahmin edebiliyordum. Birilerinden kaçmış ve ağır yaralı kurtulmuştum. Demek ki iyi saklanamamıştım. Peki öyleyse neden vücudumda bir tane bile yara yoktu?
Yolumun önünde atlı birlik görünmüştü artık. Sonum gelmişti.
Birliğin en önünde yapılı bir ( tahminimce komutan ) oturuyordu. Kumral saçları yeni doğan güneşte neredeyse sarı gibi gözüküyordu.
" Ha... yine geldiğimiz yere bak yine çıkmaz yol. Tüm ormanı karış karış aradık korkup şehre kaçmadıysa benim adım da Sancar değil. Ama nereye kaçarsa kaçsın eninde sonunda benim elime düşecek."
Elini sıkıp bir yumruk yapmıştı ve sanki o yumruğu aradıkları kişiye, muhtemelen bana , indirmek için müthiş istekli görünüyordu.
Açık kahverengi gözlerini kısarak ileriye baktı.
" Sen, orada duran kadın burada ne arıyorsun?!"
Hem dilim hem de bacaklarım tutulmuştu. Kaçacak yer yoktu. Çaresizce ilerledim.
" Ba... bana mı dediniz?"
" Senin dışında orada duran biri mi var."
O ve arkasındaki asker takımı umarsızca gülüyorlardı. Benimle alay mı ediyorlardı.
" Bizden önce bu ormanda birini gördün mü?"
Ya gözleri bozuktu ya da benimle alay etmeye devam ediyorlardı.
Duruşumu dikleştirip kaçmaya hazır bir pozisyon aldım.
" Aradığınız kişi benim." diye haykırdım.
Fakat askerler az öncekinden daha da fazla gülmeye başladılar. Öyle ki bir an Sancar neredeyse atından düşecek gibi oldu.
Gülme tufanı bittiğinde bana alayla baktı.
" Aradığımız kişi yaklaşık yirmi yaşlarında bir erkek ve gayet zeki . Evet düşmanım olabilir ama ben zekaya her zaman saygı duyarım. Eh seni de ilk gördüğümde zeki bir kız sanmıştım fakat macera arayan yaşlı bir kocakarıymışsın. Dikkat et bu ormanda aradığından daha fazla macera var."
Gözlerini tehditkar bir biçimde açtı.
" Eee mantar ararken yolunu mu kaybettin? Beyler teyzemize yer açın romatizmalı bacakları yorulmasın. "
Yine bir kahkaha arasından sonra Sancar'ın bir sıra arkasındakilerden biri atından indi. Ata doğru ilerlerken bacağını çelme takarcasıma uzatmıştı.
Gözlerine tehditkar bir biçimde baktığımda ayağını çekti ve ben çevik hareketle ata bindim.
" Umarım her gördüğün insana Nicho'ya baktığın gibi bakmıyorsundur."
" Ne demeye çalışıyorsun?"
" Şunu demeye çalışıyorum küçük hanım belli ki yüksek bi kademeden geliyorsunuz. Ama kim olursanız olun bir ormanda kaybolduğunuzda üstünlüğünüz olmaz."
Bu bir tehdit miydi? Yoksa sadece bir uyarı mı?
Az önce benimle alay eden adam nasıl olmuştu da böyle ciddileşmişti?
" Kısacası hâl ve hareketlerine dikkat et."
İkinci defa dikkatli olmamı söylüyordu. Bilmediklerimin acısıyla
gözlerimi sıktım. Dinlemek zorundaydım. Bu yol beni nereye götürürse götürsün oranın kurallarına uymak zorundaydım.
Önce bir hikaye uydurmam lazımdı. Hiç kimseye ormanın ortasına öylece ışınlandım diyemezdim. Kaybolan altı selvi yolunu hiç kimseye anlatamazdım. Şimdiden üstüme eklenen bu ağır sırrın yükünü taşımak zorundaydım.
" Nereden geliyorsun bilmiyorum ama vaktimiz yok karargaha dönmemiz gerek."
" Zaten bilseniz de bir işinize yaramazdı." dedim.
" Ben çok uzakta bir kuzey kasabasında yaşıyordum. Yaklaşık iki ay önceydi. Köle tacirleri tarafından kaçırıldım ve şehre geldim. Sonra bir fırsat bulup kaçmay çalışırken kendimi bu ormana attım. Saatlerce yürüdüm yoluma bir insan bile çıkmadı. Sürekli bu çıkmaza varınca vazgeçmiştim ki atlıların sesini duydum."
" Ormanda kimseye rastlamaman gerçekten garip. En az bir devriye birliğini görmen gerekti. "
Bana inanmamış mıydı? Eğer inanmadıysa bu başıma gerçekten büyük bir bela açabilirdi.
Hayır, gözlerindeki sadece şüpheydi. Belki de acımıştı. Yüzünden duygu değişimleri anlaşılmıyordu.
" Bölge karargahına gidiyoruz Albay Newate orada senin için en doğru kararı verecektir. Artık hareket etmeliyiz bir an önce karargaha varmalıyız."
Atları çok hızlı sürmeye başladılar ve ben de en az onlar kadar hızlı gidiyordum. İçimde sanki bir savaşçı vardı.
Eğer bu hapse mahkum edilmeseydi senin sonunu getirebilecek bir savaşçı...