Öfkem, haklılığımı benden aldı…
Kuyaş gözlerini bi mağaranın girişinde açtı. Elini alnına götürdü ve başını ovarken, sendeleyip ayağa kalktı, bi elini mağaranın girişindeki kayalardan birine yerleştirip kendini destekledi. Etrafı anlamak adına gözleriyle etrafı süzen Kuyaş’ın, gözlerinden önce teni çalıştı, ilk önce havanın oldukça soğuk olduğunu her zerresinde hissetti, üstelik kurt gibi acıkmıştı ,yemeğe ihtiyacı vardı, ancak etrafına baktığında gördüğü manzara pek istediği manzara değildi burası sanki yangından çıkmış ağaç gövdelerinden ibaretti ağaçlarda tek bir tane meyve yoktu, toprak kül rengini almış ve tek yaşam kaynağı biraz uzağından sesi gelen ırmaktan ibaretti.
Kuyaş, daha ömrü boyunca balık tutmamasına rağmen balık tutma umuduyla ırmağa gitti. Ayak parmağını suya soktuğunda ise ayak parmağından başlayıp saç tellerine kadar ulaşan bi titreme geldi vücuduna. Bu suya girmeyi bırak yakınında durmak bile onu hasta edebilirken, Kuyaş ‘başka çarem yok’ diyip suya atladı. Suyun içerisine girdiği gibi nefesinin kesildiğini hissetti su sanki hareketlerini yavaşlatıyordu, kendini gayretle yüzmeye zorladı yavaş yavaş gözlerini ırmağın içinde açtı daha önce hiç bu kadar temiz bi suda yüzdüğünü hatırlamıyordu turkuaz renkli suda, yosunlar capcanlı renklere bürünmüş, balıklar iriydi, ırmağın dibindeki kayalar sanki yontulmuşçasına oval ve pürüzsüzdü. Ancak güzelliğe ayıracak zaman yoktu tek gerçek aç olduğuydu o an, gördüğü her şeye saldıracaktı.
Dakikalarca süren avın sonucu berbattı tek bi balık bile yakalayamadan ırmaktan sürünerek çıktı. Çakıllı yolda giden bi tır gibi titriyordu, tüm vücudu kasılıyorken ağlamaya başladı sinirden toprağı yumrukluyor ve bu kadar rezil bi şekilde ölecek olmasını gururuna yediremiyordu, çığlık attı, belki biri onu parçalasa böyle çığlık atmazdı. Bu onun için gerçekten aşağılık bi ölüm türüydü. Ayağa kalkmaya çalıştı ama olmadı, sendeledi, pes etmedi, emeklemeye başladı. Bacakları kendini saldılar kollarıyla kendini bi ağacın dışarıda kalan köküne kadar sürükledi ardından ısırmaya başladı, bunu sindiremeyeceğini o da biliyordu ama karnına ne geçse ne razıydı. Ağzı kanamaya başlamışken ağlayarak dua etti.
“Tanrım eğer varsan lütfen, lütfen bana bi işaret gönder böyle ölmek istemiyorum”
Kafasını toprağa bastırıp ağlamaya devam etti tam gözleri kararıp uykuya dalacakken bi çırpınma sesi duydu, nehirden bi balık dışarı çıkmıştı ve karada çırpınıyordu. Hiç vakit kaybetmedi bacaklarına tüm gücünü verdi, koşup balığın üstüne atladı. Onu sımsıkı kavradı. Sanki dünyalar kadar servet onun elinde gibi sevinçle balığı göğsüne bastı.
Sevinci kısa sürdü bu balığı nasıl pişireceğini bilmiyordu, ateş yakmanın bildiği tek yolunu sadece televizyon programlarından görmüştü yine de pes etmeye niyeti yoktu kaybedecek bir şeyi yoktu zaten. Hemen etrafındaki ağaçların kuru dallarını ve otları mağaranın içine taşıyıp bi küme haline getirdi, bulduğu düzgün bi çubuğu alıp ovalamaya başladı. Ovaladı, ovaladı, ovaladı, ovaladı, ovaladı. Belki bir saat boyunca yaptı bunu, tahmin ettiği gibi, duman bile çıkaramamıştı. Çubuğu öfkeyle parçalasada haykıracak nefesi kalmamıştı, mağaranın o soğuk duvarına yaslandı kafasını yukarı çevirip gözlerini kapadı ve düşünmeye başladı. O kısılmış, sanki hırıltı gibi gelen ses tonuyla:
“Keşke şu an ateşim olsaydı”
Bu kadar uçuk bi şeyin olmaya niyeti yoktu tabii ki, diye düşünüyordu ama ellerinde bi sıcaklık hissetti. Sonra sıcaklık artmaya başladı, bu ölmeden önce vücudumun bana oynadığı bi oyun diyerek gözlerini hafifçe açtı ve gördüklerine inanamadı, elleri… elleri yanıyordu!? Korkuyla mağaranın çıkışına yöneldi ırmağa doğru koşarken geri döndü elleriyle çalı çırpıyı yaktı ve tekrardan ırmağa doğru koşmaya başladı, ettiği bi duanın bu kadar hızlı kabul olacağını bilse herhalde eve geri dönmeyi falan isterdi.
Ellerini acının verdiği o körlükle direkt suya soktu, bu yapmaması gereken ilk şeydi. Yanığa direkt soğuk su müdahalesi kan damarlarını büzer ve doku ölümü başlar, Kuyaş hatasını fark edip hemen elini sudan çekti ateş sönmüştü ama elleri perişan durumdaydı. Yapabileceği en mantıklı şeyi yaptı, kıyafetinden bi parçayı ağzıyla kopardı ıslattıktan sonra hafifçe ellerinin üzerine koydu. Durumu sanki artık öncesindende kötüydü balığı pişirecek ateşi vardı ama tutucak eli yoktu, düşünecek enerjisi bile kalmamıştı yorgunlukla uykuya daldı.
Gece vakti bi dal kırılması sesi duydu, hemen gözlerini açan Kuyaş, anormal derecede parlak olan ay ışığı sayesinde karşısındakini rahatlıkla seçebiliyordu. 180cm boylarında, kemikleri sayılan, kel bi adamdı, yüzünü bu mesafeden seçemiyorsu. Budistlerin giydiği, beyaz bi keşiş cübbesi vardı üzerinde, elinde ise göğüs hizasına gelen sarmal yapılı ahşap bir asa tutuyordu. Lafı gevelemeden sordu.
“Kimsin sen?”
Adam sakince konuştu:
“Bu evin sahibiyim çocuk.”
Kuyaş öfkesine sahip çıkamayan biriydi ve bu saçmalığa tahammülü yoktu.
“Ne evi be! Burası lanet bi mağara ve burayı ben buldum. Eğer beni rahatsız etmeye devam edersen yaşına başına bakmadan seni…”
Sözünü devam ettiremedi, kontrolü kaybettiğini düşündü ve sustu. Karşısındakinin konuşmasını bekledi. Adam yaşlılara has olan o öğüt veren konuşma tipiyle:
“Bak genç adam, öfkeli olduğunu anlıyorum bunda çok haklısın. Ben biraz kabalık ettim sanki seni burdan kovarmış gibi oldum eh eh. Madem ikimizde burayı istiyoruz o halde dövüşmeliyiz, ne dersin?”
Gözleri kısıldı ve Kuyaş’ın dudaklarından dökülecek sözlere odaklandı, avının düşüp açık vermesini bekleyen bi sırtlan gibiydi. Kuyaş fazla düşünmedi hızla ve bağırarak:
“Bak dayı! Her ne bokumsa burdan beni çıkaramayacaksın bu halinle neyine güveniyorsun bilmiyorum ama bir adım dahi atarsan pestilini çıkarırım” ve ekledi “belki bana inanmazsın ama ateş püskürtebiliyorum.”
Adam bıyığının altından dudakları ince bi çizgi gibi hareket ederek gülümsedi. Kuyaş göz kırptığı an adam, onun bakış açısından çıkmıştı. Gözlerini karnına vuran rüzgarla aşağı çeviren Kuyaş, onun yüzünü gördü ama daha ne olduğunu anlayamadan adam 180 derece arkasını döndü ve sopasının ucuyla Kuyaş’ın karnına bi darbe indirdi, bu darbe ile öksürerek arkaya doğru fırlayan Kuyaş’ın düşmesine fırsat vermeyen adam, sopasıyla kıçına bi darbe yanlamasına bi darbe daha indirdi. Alaycı bi ses tonuyla:
“Hey! Genç adam, bi alev göremiyorum?”
Kuyaş öfkeyle saldırıya geçti, rastgele tekmeler savurmaya başladı. Ancak adam her birinden kaçıyordu. İlk yüksek tekmeden eğilerek geri çekildi, diğer kafasına doğru yapılan düz tekmeyi tuttu ve çevirdi, Kuyaş balerin gibi kendi etrafında dönerken çelme takarak onu düşürdü. Dayak arsızı olan Kuyaş öfkeyle yerden bi kanca tekme savursada adam zıpladı ve mağaranın tepesine çıktı. Artık burada öfkeden deliye dönen Kuyaş:
“Sen nesin lan?! Orası 3 metre sen hay sıçayım en az yüz yaşındasın”
Adam gözlerini kapatıp gülerken Kuyaş doğruldu, adam gülerken, alevi doğru yönlendirebilirse vurabilirdi ama elleri perişandı bu yüzden aklına ilk geleni yaptı, her zamanki gibi.
Mırıldandı:
“Alevi ayağında hisset, alevi ayağında hisset”
Başarmıştı, acıyla bağırdı sonrasında futbol topunu hayal etti, şut çeker gibi bacağını adama savurdu. İkinci aşamada başarılıydı, alev topunu gönderebilmişti.
Adam şaşkınlığını gizleyemedi kaşları yukarı kalktı ama bozuntuya verme gibi bi niyeti yoktu. Tek gözü açık bi şekilde kendisine yaklaşan alev huzmesine baktı, en küçümser yüz ifadesini takınmaya çalışarak:
“O hareket böyle yapılır çocuk!”
Adam, kendisine bi ayaktan gelen alevi ayağıyla yakaladı. Sanki alevi kendi bacağıyla kenetledi, bacağını savururken cübbesi havalandı, siktir buraya pek girmek istemiyorum her neyse, alev topunu, kendisine açılan bi orta varmışta kendisi gol vuruşunu yapıyormuşçasına tekmeledi. Kuyaş’ın gözleri faltaşı gibi açılmıştı… bu hız gerçek miydi? Sağ tarafında bi sıcaklık hissetti ve kafasını, dönen paslı bi çark gibi takılarak çevirdi. O alev topu bu kuru toprağı, kendi yarıçapı boyutunda oyarak tahminince 100 metreye kadar sürmüştü, bu yarık boyunca küller yükseliyordu. Adamsa içinden geçenleri dışından söyleyerek:
“Vay be! Fazla mı yüklendim ki? Hey çocuk iyi misin? Sadece biraz gözünü korkutmak istedim.”
Kuyaş, kafasını adama çevirdi, bi sarhoş gibi güldü ve gözleri yukarı gitti, hemen ardından yere yığıldı.
Burnu oynadı, güzel bi koku vardı. Göz kapaklarını zorlayarak açmayı başardı. Rahat bi uyku çekmişti, gördüğü yer şeyin bi rüya olduğunu sanıp doğruldu ve elleriyle gözlerini ovuşturmaya başladı. Hemen ellerini çekti ve şaşkınlıkla:
“Dur bi dakika ellerim? Ellerim sargılı, nasıl? Nasıl olur? Bunlar gerçek miydi”
“Günaydın çocuk, iyi uyuyabildin mi?”
Hemen geri çekildi ve dövüş pozisyonu aldı.
“Bana bak yaşlı adam dur bi dakika Gandhi? Sen yaşıyor musun? Pardon konuyu böldüm her neyse geri çekil!”
“Sakin ol seni iyileştirdim ellerin artık iyi ve lütfen bana saldırayım deme yoksa yeniden eski haline çeviririm”
Sesinden ciddi olup olmadığı anlaşılmıyordu. Kuyaş temkinlice konuşmaya başladı:
“Sen kimsin? Burası neresi tüm bu olanlar çok tuhaf aslında daha ne olduğunu düşünmey fırsatım bile olmadı ama”
Adam, Kuyaş’ın sözünü yarıda kesti. Sıcak bi tavırla:
“Anlatıcam çocuk, anlatıcam ama gel ilk önce bi kahvaltı yapalım…”

Düşüş 1.bölüm sonu…

