İçeriğe geç

Arketip 11

Bölüm 1 · 9 dk okuma

Arketip 11

Bölüm 1

Düşüş kısım-1

Sandığımızın aksine siyah ya da beyaz yoktu, tek gerçek griydi. Kendini beyaz gören ve kendi günahlarını toplumun günahıyla örtense en tehlikelidir ve unutmamak gerekir:

İnsanı Tanrı yaratmıştır, toplum değil…

Akşamüstü vaktiydi uçak havada ilerlerken uçağın içini öğrencilerin sesleri dolduruyordu. Pilotun yaptığı konuşmalarla ara ara susan ve sonra tekrar yükselen seslerin arasında oturup kafa dinlemek pekte kolay değildi açıkçası. Kafasını cama yaslamış aşağı bakıyordu düşündüğü sabit bir şey yoktu ama yoğunluk bakımından gezinin geleceğini düşünüyordu ama beyninin içindeki diğer bi seste zaten değiştiremeyeceksen düşünmeninde bi manası yok dercesine zihnini bastırmaya çalışıyordu tam bu konu içinden çıkılmaz bi hal almışken…

“Hey Sonam yine ne düşünüyorsun biraz eğlenmeye baksana”

Yavaşça kafasını çevirdi huzursuz olduğu belli olan Sonam gözlerini kısıp bıkkın bi ifade takınarak:

“teşekkür ederim ben böyle iyiyim şarkı söylemeyi pek sevmiyorum.”

Tatmin olmayan bi ‘peki’ sözcüğü duyduktan sonra düşünmeye devam etti, eğlenmeye müsaade etmeyecek kadar karanlıktı hayat, dünya birkaç sene önce kutuplara bölünmüş ve her kutup arasında devasa kültür farkları vardı kendileri ise politikacıların “Hiçbir sorun yok bakın kültürler kaynaşıyor” demesi için kullanılan piyonlardan ibarettiler. Bunları düşünmek insanın moralini bozuyor çokta değerli değiliz düşüncesi kaplıyor insanı ama iç sesin dediği gibi değiştiremeyeceğin şeyleri düşünmenin bi anlamı yoktu. Çok geçmeden Kuyaş yine konuşmaya başladı:

“Hey bi şey sorucam sencede çok distopik bi evrende değil miyiz? Sanki yazarların her toplumsal olayda yazdığı bi roman bu, arkayada romanı sosyal medyada paylaşanlar hep aynı şarkıyı koyar.”

Sonam buna gülmüştü ve düşünmekten biraz olsun kendini almayı başardı sesini biraz daha canlı bi tona alarak:

“Haklısın en son 4891 diye bi kitap okumuştum o romanda da böyle olaylar oluyordu ama bizimki daha masum bence”

“Kafayı mı yedin biz görmediğimiz için böyle sadece 16 yaşındayız bize basit geliyor ama değil. Biz doğmadan 4 yıl önce büyük bi savaş çıkmış biz pek sonucu bilmiyoruz, savaşın dünya genelindeki sonuçlarını, ama büyük bi savaş olduğunu söylemişti annem ve babam. Savaşta kullanılan silahlar toplumun hafızasını bile sarstığı için net kaynak bulmak zor, sahi bu konu hakkında düşüncelerini hiç sormadım sen ne düşünüyorsun?”

Sonam pek beklemedi ve mırıldanır gibi konuştu:

“Benim savaş hakkında düşüncelerim zaten herkesin diyeceği şeylerdir herhalde, insanların çıkar uğruna birbirini kırdığı bi olaydan ötesi değil büyükler kazanırken küçükler yem olucak.,”

Kuyaş kafasını aşağı yukarı salladı ardından sinsi bi yüz ifadesi takındı gözlerini kısarak:

“Büyük Asya Konfedere Devletine bağlısın değil mi”

Konfedere mi? Konfedere sadece bi yalandan ibaretti, Çin dışında başka kimsenin sözünün geçmediği bi konfederasyon. Gülünç bi durum, sadece diğerlerine sunulan bi özgürlük yanılsaması.

“Dalga mı geçiyosun tabii ki bağlıyım ama savaşı gereksiz buluyorum hepsi bu beni rahat bırak”

Kuyaş sırıtarak onayladı ve ekledi:

“Gerçekten biraz eğlen etrafına bak insanlar ne kadar mutlu şarkı söylüyorlar ve şakalaşıyorlar kendi kart oyunlarını oynayan bile var, dur bunlar yasak? Siktir et neyse hadi”

Sonam kafasını biraz kaldırarak arka koltuklara baktı kimi uyurken diğerleri uyuyanın suratını boyuyor bazıları şarkı söylerken bazıları çeşitli işlerle kafa buluyordu.

“Tamam belki biraz oya-“

Sözünü bitiremeden uçak titremeye başladı bu normal bi türbülans değildi kokpit her ne kadar ‘sakin olun her şey kontrol altında’ desede mikrafonu kapatamadan bu sözlerin yerini küfürler aldı.

O kadar gürültünün içerisinde Sonam ve Kuyaş bi ses duydu çığlıkların arasından gelen bi ses sanki her küçük çocuğa küçükken anlatılan çekirge ve kızılderili hikayesinin başka bi versiyonu gibi bi olay, rahatsız edici boğuk bi kapı gıcırtısı gibi kafanın içine giren ve dakikalarca çıkmayacak bi ses.

“Başlıyoruz…”

Korku bedenini sarmıştı kafasını hızla cama çevirip düştükleri yere baktı ve boğazı düğümlendi, aşağıda olan tek şey devasa dağ ve kayalardı ,karla kaplı dağlar, yaşama dair tüm umutları o an tükenmişti. Sonra anlam veremediği bi şey oldu bayılır gibi oldu sanki ara ara açılan göz kapaklarından görebildiği tek şey ise kaynağı belli olmayan yeşil bi ışıktı.

Gözlerini açtığında güneşe bakarak sabah saat 9 falan olmalıydı uçak ise akşamüstü vakitlerinde düşmüştü yani bu demek oluyodu ki en azından saatlerdir baygındı. Biraz etrafa bakındıktan sonra aç olduğunu fark etti ve kendi kendine lanetler edip ‘ağaç bile olmayan bu dağda nasıl bir şey bulabilirim’ diye düşünürken kafasına dank etti, burada tepesi beyaz duvaklı ve vücudu çıplak dağların varlığından eser bile yoktu burası dağ bile değildi bu çok saçmaydı Tibet platosunda bu mevsimde yağmur ormanı mı? Dalga mı geçiyorsun? İmkansız.

“Bu olan şeyler çok… çok saçma, siktir Tibet Platosu 1 milyon kilometrekare hatta daha büyük acaba Hindistan’ın ormanlarına mı düştük ama bu da çok saçma çünkü çakıldığımızı gördüm o eğimle düşen bi uçak asla Hindistan’a inemez NERDEYİM LAN BEN?”

Panik tüm vücudunu sanki bi sarmaşık gibi ele geçiriyordu onu sıkıyor ve nefes almasını engelliyordu, yere yattı elini göğsüne koyup derin nefesler almaya çalışıyordu, dışarıdan gören biri onun üzerine tuz dökülmüş bi sümüklü böcek olduğunu sanabilirdi. Dışarıdan biri görüyorduda zaten, yavaş adımlarla ona yaklaşan, kızıl tüylü, dizboyu uzunluğunda, çekik gözlü ve son derece sevimli. Kafasını yana eğip gırtlaktan gelen bi ses tonuyla:

“Hey insan ilk defa böyle giyinen birini gördüm hangi kabiledensin”

Sonam burada yalnız olmadığını bilip sevinerek göz ucuyla yanına gelen bu yaratığa bakıp konuşmaya başladı:

“Kabile mi?” Kekeleyerek “Şe-Şey bizim şey uçağımız düştü evet uçağımız düştü sanırım ve biz olmalıydık dağda ama burası orman ve sende bi til-“

Çığlık atıp kendini arkasındaki ağaca yasladı. Kalbi, ormanın sessizliğinde tilkinin rahatlıkla duyabileceği kadar şiddetle çarpıyordu, göz bebekleri küçülmüş ve sanki yüzündeki tüm kan çekilmişti kalbi kanı sanki beynine değil ‘KAÇ!’ Komutu verircesine bacaklarına pompalıyordu ama yapamıyordu her yeri kitlenmişti. Tilki ise sessizliği bozdu:

“Korkma eğer konuşabiliyorsam senin sayende, sana saldıracak değilim hangi aptal kendisine fayda sağlayan birinin tadına bakmak ister ki?”

Sonam sonunda biraz nefesini toplayarak:

“Ben aç olsam tadına bakabilirdim aslında, kahretsin nerdeyim ben sen neden ya da nasıl konuşuyorsun ve anlamadım nasıl benim sayemde konuşabiliyorsun ki?”

Tilki, cahilliğinden yakınırcasına oflayıp:

“Ha haberin yok mu insan, dün bağlanma günüydü ve kabilelerim hepsi dün bunu yaptı, gerçekten nerde yaşıyorsun sen? dünyadan bi habersin çok yaşayamaz seni gibileri”

“Ne bağlanma günü ne kabilesi, gerçekten ne dediğini anlamıyorum sanırım ben öldüm ve sende bi çeşit meleksin ama benle dalga geçiyorsun dimi? Ya da bi ihtimal reenkarne oldum”

“Seni aptal sence bi meleğe göre konforlu bi yaşayış biçimi mi bu? Ve reenkarne ne be?”

“Ne bileyim belki kılık falan değiştirmişsindir ve reenkarnasyon yeniden doğmak demek”

“Sen nerden geldin bilmiyorum ama sana anlatmama fırsat ver bende bildiğim kadarını anlatabilirim ama kusura bakma. Neyse şöyle oluyor, her 50 yılda bir kabilenin şamanı ve bazı üyeleri toplanırlar ardından bi çeşit büyü ile şaman nerden geldiğini bilmediğim bi gücü bu üyelere dağıtır ama güçlerin neye göre şekillendiğini tam bilmiyorum çünkü ben bi hayvanım basit mantıkla hareket ederim.”

Sonam başının ağrıdığını hissetti kafasından onlarca düşünce geçti ne olabileceğiyle ilgili ve kararını verdi o uçak kazasında ölmüştü ve bi isekai evreni mantığıyla reenkarne olup burada tekrardan başlamıştı ya da sadece bi rüyaydı? Ama o ilk seçeneğin olmasını diliyordu rüya olsa sıkıcı olurdu değil mi?

Sonam yalnızlığın getirdiği korkuyla ve bu yerde tilkiden kesinlikle daha tehlikeli şeylerin olucağını düşünerek bi karar verdi, buradaki ağaçlar belki en kısası 50 metreydi yani eğer durum buysa mantıken daha fazla oksijen vardı ve fazla oksijen varsa daha büyük böcekler vardı paleozoik çağ gibi bir zamanda olabilirdi ve şu an en istemediği şey devasa böceklerdi.

“Hey Tilki biliyor musun bence arkadaş olabiliriz yani sen benle birlikteyken zekisin bende senle birlikteyken yalnız olmadığımı bilirim ve en önemlisi birlikte avlanabiliriz”

“Hmm biliyor musun insan, neyse ki iyi biriyim sen gibi başıboş bi çocuğu yalnız bırakmaya içim el vermezdi ama bi şartım var.”

“Tabii dinliyorum söyle”

“Lütfen güçlerini biraz öğren yoksa bu dünyada hayatta kalamazsın burada belli başlı birkaç kural var ilki ise güçlü olmak. Anlaştık mı?”

“Hmhm anlaştık!”

Sonam doğruldu ve etrafına bi göz attı. Etraf devasa ağaçlarla kaplıydı, çizgifilmlerden çıkma mantarlar gövdelerinden sızıyordu. Kendi dünyasından bu ağaçlara bir tür biçebilecek olsaydı çam ağacı olduğunu söyleyebilirdi tabii ki çok daha uzun ve kalın dallılardı, kafasını aşağı çevirdiğinde ise çevresinin morumsu çalılarla kaplı olduğunu gördü bu çalılar anormal bir şekilde parlıyordu ancak ortama ışık yaydıkları için şikayetçi olunamazdı çalılıkların arasından çıkan ateşböcekleri ve ara sıra öten kuşların sesiyle beraber ortam sanki bi kamp yapıyormuş hissi verdiriyordu. Etrafı inceleyen Sonam buranın aslında sakinliğiyle kendini büyüleyen bir yer olduğunu düşünmüştü, rahatsız edecek kadar sakin. Ardından tilkiye döndü ve bu sessizliği kırmak istercesine:

“Hey tilki, senin bi adın var mı?”

“Hayır, bi adım yok bana sadece tilki desen olur. Ha bu arada senin adın ne?”

“Doğru sana ismimi söylemedim dimi? Benim adım Sonam, 16 yaşındayım”

“Şey yeniden doğduğunla ilgili bir şeyler söylemiştin değil mi? Eğer yeniden doğduysan bebeklik çağında olman ve hadi onu geçtim farklı bi bedende olman gerekmiyor mu? Kıyafetlerin bile aynı senin”

Sonam birkaç saniye sessiz kalıp düşündü bi isekai evreninde değil miydi yoksa?

“Tilki biliyor musun bazen gerçekten zeki olabiliyorsun gerçi tanışalı bir saati geçmedi çoğunlukla zekisin işte her neyse, benim görünüşüm neye benziyor?”

“Şöyle ki epey bi tipsizsin” Sonam’ın yüzü sinirden kızardı “ve o kadar esmersin ki kızardığında tatlı olmak yerine etrafı tamamen köz olmuş bi biberi hafif soymuşlar gibi bi şey oluyor sana”

Sonam sinirle homurdanarak:

“Benim verdiğim yetenekle konuşuyorsun kıl yumağı şimdi bana diğer fiziksel özelliklerimi söyle”

“Hmmm tamam, şöyle kii, hasiktir sen gibi bi şeyi nasıl tarif edebilirim ki, hah kafa kılların siyah, ortalama uzunlukta düz bi yapısı var. Yüzüne gelirsek bi kız yüzünü andırıyor, serçe parmak kalınlığındaki kaşlarının altında, gözlerin yeşil, pek canlı bakmıyorlar, burnun kalkık fakat hafif kemerli bi yapısı var, dudakların kuru ve dediğim gibi esmersin, gözlerinle çok tezat bu. Ah pardon! Kulaklarını unuttum kulakların ortalamadan biraz büyük değişik bi şekilde sivri. Boyuna bakalım ortalama boydasın bunu net söyleyemem, vücut kütlesine bakarsak zayıftan biraz fazlasısın ne kaslı ne yağlı bi vücudun var, kıyafetlerini zaten biliyorsundur.”

Sonam, kafasını eğip kendine göz gezdirdi, bol siyah bi eşofman, soluk yeşil bi gömlek, bel çantası. Gerçektende tilkinin dediği doğruydu hiçbir şeyi değişmemişti. Yeniden doğsaydı en azından vücudu biraz değişirdi aksine her şeyi olduğu gibiydi hatta bi sıyrık bile almamıştı uçak kazasından, sahiden uçak kazası olmuş ve etrafında bi duman bile yoktu bu tuhaftı eğer kendisi hayatta kaldıysa diğerleride hayatta kalmış olabilirdi ve bu ona bi umut verdi eğer diğerlerini bulursa buradan birlikte çıkacaklardı.Tilkiye döndü:

“Tilki buralara düşen böyle, büyük metal bi şey gördün mü ben gibi bi insandan içine 200 tanesi rahatlıkla sığabiliyor çok büyük bir şey”

“Sanırım dediğin şeyi dün gördüm, ayinin tam ortasına doğru düşüyordu sonra yeşil ışıklar parladı ve ertesi gün seni gördüm. Bi dakika sen o uçaktaydın değil mi?”

“Sana zeki sözümü geri alıyorum, tabii ki o uçaktaydım hiçbir şey bilmediğimi görüyorsun dimi? kahretsin belki başkalarıda hayatta ama ben onların nerde olduğunu bilmiyorum bile”

Tilki, sesini yumuşatmaya çalışarak yardımsever bir edayla.

“Bak Sonam sana yardımcı olmaya çalışacağım moralini bozma tamam mı? şimdi düzgünce bi düşünelim diğerlerini nerden bulabileceğimizi, bu diyarda insanlar genelde belli başlı yerlerde bulunurlar çünkü kimse bilmediği ormanın içine gitmek istemez yani belli başlı yolları bulursak insan buluruz”

Sonam elini kaşının ortasına götürüp ovmaya başladı sesi bi mermer gibi pürüssüzdü:

“Kabileler dedin, ayinler dedin ya bulacağımız insanlar benim arkadaşlarım değilde onlar olursa o zaman napacağız”

“Bak güçler sadece hayvanlarla konuşmaktan ibaret değil tamam mı nasıl yaptıklarını maalesef yine bilmiyorum ama birbirinden farklı dilleri konuşan kabîlelerim bi anda birbirini anlamasını sağlayan büyücüler var onlardan biri sayesinde iletişime geçebiliriz”

Sonam kafasını tilkiye çevirip dolmuş gözlerini sildi:

“Sana güvenmekten başka çarem yok ama şimdi nereden gideceğimizi kararlaştıralım”

Sonam etrafına yine bi göz attı ve çalılık olmayan bir yol gördü, bu dehşet verici sakinlikle olduğu yerde kalarak başa çıkamayacağının farkındaydı ve ilk adımını atarken hatırlamaya çalıştı o anı ve ilk aklına gelen şuydu ‘Kuyaş’a noldu?’ Merak yerini endişeye bırakıyordu.

1.Bölüm 1.Kısım sonu…

Bölüm sonu

5 yorum

  • Bence geliştirebilirsin sonrala doğru daha rahat ve açık anlatim olmuş ama başlarda biraz karakterin düşünceleri ile başlarsan yada biraz gizem karardan okuyucu merak eter ve daha odaklanır başarılar dilerim🤍🤏🏻

    1Yanıt
  • Öncelikle yazım stili çok profesyoneldi belli bi bilgi birikimi olduğu aşikar bölüm başında biraz acemilik sezdim ama sonlara doğru açılmış ilerleyen bölümlerde daha gizemli olursa bence daha iştahli okunur ayrıca hikayede sonamla ilgili verilen bilgiler bana bi arkadaşımı anımsattı ve daha yakın hissettim kendimi karaktere çizimlere gelirsek çizim aşamalarının çoğuna şahit oldum ve başarılı buldum umarım yeni hikayelerle ufkunu genişletirsin