Ayağa kalktım, ani bir kararla. Çam da bana bakıp havlamaya başladı; gözlerinde bir uyarı, bir telaş vardı. Merakıma yenilmiştim. Siyah pelerinimi omuzlarıma aldım ve dışarı çıktım. Kalbim göğsümde çırpınan bir kuş gibi çarpıyordu. Çünkü bu, ilk defa bilinmez bir tehlikenin içine attığım adımdı… ya da ben biraz abartıyordum. Fakat sonuç değişmiyordu: karanlık beni çağırıyordu.
Ormana doğru açılan ağaçlara göz gezdirdim. Belki annemin tarlasından bir şeyler çalmak isteyen biri vardı. Belki açtı… belki de yalnızca havuç seviyordu. Hava serindi, bulutlar koyu griydi ve orman, sanki kendi nefesini tutmuş gibi sessizdi. Yavaşça adım attım.
“Merhaba… ee, bir ihtiyacınız var mıydı?” dedim. Hayatınızda hiç arkadaşınız olmayınca böyle oluyor; kelimeler dilinizde dolaşmayı reddediyor, konuşma özürlüsü oluyorsunuz. Cidden, “ihtiyaç” ne alaka?
Ormandan hiçbir ses çıkmıyordu. Sanki her şey ölmüş, zaman durmuştu. Gerginlikle yutkundum. Belki şizofrendim; belki de kitap okumaktan kafayı yemiştim. Arkamı döndüm, eve doğru yürümeye başladım.
“Ta… tamam. Belki halüsinasyondur,” derken…
“Ah!”
Tam o sırada kafama sert bir şey çarptı. Şaşkınlıkla etrafa bakındım. Yerde ağır bir taş gördüm. Kaldırmaya çalıştım ama gücüm yetmedi. Üzerinde kan vardı. Elimi kafama götürdüm, sonra avucuma baktım. Tanrım… kafam yarılmıştı. Daha ne olduğunu anlamadan bir taş daha yanıma düştü. Sonra bir tane daha… ve bir tane daha!
“Yetti artık! Geliyorum!”
Sinirle ayağa kalktım. Çam öyle bir hırladı ki bir an tereddüt ettim. Yanına gittim, zincirini çözdüm. Kulağına eğilip fısıldadım:
“Bul onu bana.”
Çam, hayatımda görmediğim bir öfkeyle ormana daldı ve gözden kayboldu. Ben ise oturup beklemeye başladım. Kırmızı Başlıklı Kız’ın hikâyesini hatırladım; ormana gidenlerin başına ne geldiğini biliyordum. Tanımadığım birinin peşinden karanlık bir ormana gidecek kadar aptal değildim. Keşke kitabımı yanıma alsaydım.
Dakikalar geçti. Yaklaşık elli dakika sonra içimdeki sabır tükenmeye başladı.
“Lanet olsun! Ya Çam’a bir şey olduysa?” dedim kendi kendime. İçim acıyordu. Belki de onu göndermemeliydim. Ya ormandaki şey insan değilse? Korkudan elim buz kesmiş, dudaklarım kurumuştu. Orman, Çam’ın havlayışlarını yutalı çok olmuştu. Bir insanı bulması bu kadar uzun sürmezdi. Ya Sidney White kitabındaki gibi orman canavarları tarafından yutulduysa? Tanrım… ben gerçekten aptaldım. Korkaklığımın bedelini Çam ödememeliydi.
“Hayır… ona bir şey olmayacak,” diye fısıldadım.
Ama içimdeki pişmanlık büyüyordu. Anneme ne diyecektim? “Anne, ormanda biri vardı ve ben köpeğimi ölüme gönderdim” mi? Sahip olduğum tek dostumu terk edemezdim.
Tam o sırada Çam’ın havlayışlarını duydum. Uzakta değildi ama acı içindeydi.
“ÇAM!”
Ne olduğunu umursamadım, ormana doğru koştum. Ağaçların arasına daldım. Onu kaybetmek istemiyordum. “Tanrım, ne olur yanımda ol,” diye yalvardım.
“NEREDESİN!”
Bir havlama sesi daha… hızımı artırdım. Dallar yüzümü çiziyor, bacaklarım yanıyordu. Orman daha da karanlıklaşıyordu. Sanki her şey beni ezmeye çalışıyordu. Yerdeki taşa ayağım takıldı ama durmadım. Koşmaya devam ettim. Evin uzaklaştığını biliyordum.
“N’olur Tanrım, tek arkadaşımı benden alma!”
Nefesim kesilinceye, kalbim patlayacak kadar dek koştum. Artık Çam’ın havlaması daha yakından geliyordu. Terden sırılsıklam olmuştum, dizlerim titriyordu. Soğuk içime işliyordu. Çalıları geçtiğimde işte oradaydı: gölün kıyısında, yerde yatıyordu. Yanına çöktüm. Kanlar içindeydi.
“Hayır… hayır, hayır, hayır… Tanrım, Çam…”
Beni görünce gözleri parladı. Acı içindeydi. Sırtında pençe izleri vardı. Karnına aldığı darbe ölümcüldü. O, benim yüzümden ölüyordu. Onu öptüm, okşadım, kucağıma aldım. Gözyaşlarım akmaya başlamıştı ve durmuyordu. Her şey benim suçumdu.
“Bunu sana kim yaptı?” Sesim ağlamaklı çıkıyordu.
Orman sessizdi. Gökyüzü daha da kararmış, bulutlar ağırlaşmıştı. Çam’ın nefesi kesik kesikti. Ben ise dizlerimin üzerinde, karanlığın ortasında, tek dostumun kanıyla ellerim boyanmış hâlde kalmıştım.