İçeriğe geç

ARAFTAKİ ÖLÜMSÜZ

Bölüm 1 · 3 dk okuma

ARAFTAKİ ÖLÜMSÜZ

Bölüm 1

ARAFTAKİ ÖLÜMSÜZ

Güneş, ormanı turuncuya boyayan ışıklarıyla ufka veda ediyordu. Sonbaharın serinliği dağın eteklerine yayılmış, kuşların cıvıltısı annemin tatlı sesiyle birleşmişti. Gözlerim işte böyle bir sabaha açıldı. Annem mutfakta şarkı söylüyordu; sesi kulübemizin duvarlarına çarpıp bana huzur veriyordu.

Doğduğumdan beri bu dağda, kasabadan uzak bir kulübede yaşıyorduk. Annem, beni herkesten uzakta büyütmek istemişti. Ama aslında bu bir tercihten çok bir zorunluluktu; büyükbabam, annem bana hamile kaldığında onu evden kovmuştu.

Yataktan kalkıp pencereyi açtım. Mis gibi orman kokusu ciğerlerime doldu. Uzaktan kasabanın manzarası görünüyordu. Hiç inmemiştim oraya; annem tehlikeli olduğunu söylerdi. Ama içimdeki merak her geçen gün büyüyordu. Çünkü gerçekten yalnızdım. Tek arkadaşım annem ve köpeğimiz Çam’dı.

Tam o sırada annemin sesi geldi:

— Arthur, hadi kahvaltıya gel, yemek hazır!

Pencereyi kapatıp aşağı indim. Kulübemiz küçüktü; alt katta eski bir mutfak, üst katta ise annemle benim yataklarımız vardı. Eskiydi ama bize yetiyordu. Masada zeytin, peynir, keçi sütü ve portakal reçeli vardı. Büyük ihtimalle bunları kasabadan almıştı.

Annem yanıma oturdu. Yorgundu; ela gözlerinin altında morluklar vardı. Sarı saçları dağınıktı ama yine de güzeldi. Benim saçlarım kahverengi ve kıvırcıktı, ama gözlerim anneminki gibi elaydı.

— Baban gibi yakışıklı oldun oğlum, dedi.

Gülümsedim.

— Eminim senin güzelliğini almışımdır anne.

Annem derin bir iç çekti:

— Büyüdükçe Lucius’a benziyorsun…

Babam hakkında fazla konuşmazdık. Annemin anlattığına göre ben doğduğumda ortadan kaybolmuştu. Bana göre bizi terk etmişti. Ama annem hâlâ geri döneceğine inanıyordu. On altı yıl geçmişti, yine de umudunu kaybetmemişti.

Kahvaltıdan sonra bulaşıkları birlikte yıkadık. Tam odama çıkarken annem seslendi:

— Kasabaya gideceğim, kış için mum alacağım. Bir şey ister misin?

Onunla gitmek istiyordum ama izin vermezdi.

— Bana bir kitap daha alır mısın anne? Biliyorum pahalı ama…

Eliyle beni susturdu:

— Para önemli değil Arthur, alacağım.

Kapıyı açarken bana dönüp bir şey söylemek istedi:

— Unutma, yaba…

Sözünü tamamlamadan araya girdim:

— Kapıyı açma ve odunluklara saklan, biliyorum.

Gülümsedi, sonra kapıyı kapatıp gözden kayboldu.

Bir süre sonra üst kata çıktım. Pencerenin önüne oturup okumakta olduğum kitabı elime aldım. Annem bu kitabı özellikle seçtiğini söylemişti ama bana saçma geliyordu. Bir vampirin insana olan aşkını anlatıyordu. Tek arkadaşı köpeği olan biri için aşk bana uzak bir kavramdı. Ama içindeki bir cümle beni etkilemişti:

“İyilik ve kötülük benim; hem seni seviyor hem de ruhunu istiyorum. Araftaki ölümsüz birini bu karanlık arzusundan kurtarır mısın?”

Neden hoşuma gittiğini bilmiyorum. Sadece mantıklı gelmişti.

Kitabın sayfaları arasında gözlerim ağırlaştı. Harfler birbirine karışıyor, cümleler zihnimde bulanık bir uğultuya dönüşüyordu. Sonunda kelimeler akıp gitti ve ben fark etmeden uykuya teslim oldum. Kitap hâlâ ellerimin arasındaydı, ama rüyaların kapısı sessizce aralanmıştı.

Birden Çam’ın havlamasıyla irkildim. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Elimden kayıp yere düşen kitabın sayfaları açıldı, ama ben gözlerimi pencereye çevirmiştim. Çam’ın sesi öyle sıradan değildi; sanki beni uyarmak için bağırıyordu.

Perdeyi araladım. Ormanın gölgeleri arasında bir siluet gördüm. Uzun bir pelerin giymişti; rüzgârın dokunuşuyla pelerin dalgalanıyor, yüzü ise karanlığın içinde saklı kalıyordu. O an zaman durdu sanki. Çam hâlâ havlıyordu, ama ben yalnızca o yabancıyı görüyordum.

İçimde garip bir duygu kabardı: korku ile merak birbirine karıştı. Orman sessizleşmişti, yaprakların hışırtısı bile kesilmişti. Ve ben, ilk kez kasabanın tehlikelerinden daha yakın bir gizemin kapısında olduğumu hissettim.

Çam’ın havlamaları kulaklarımı sağır edercesine yankılanıyordu. Onu sakinleştirmek için yanına eğildim, ellerimi sırtına koyup fısıldadım:

— Tamam Çam… sakin ol, ben buradayım.

Ama köpeğim durmuyordu; gözleri hâlâ ormana kilitlenmişti. Ben de bakışlarımı tekrar pencereye çevirdim. Pelerinli adam hâlâ oradaydı; gölgelerle bütünleşmiş, sanki ormanın bir parçasıymış gibi duruyordu. Kalbim hızla çarpıyordu, nefesim kesik kesikti.

Çam’ın havlamaları arasında gözlerimi bir anlığına kapatıp derin bir nefes aldım. Tekrar baktığımda ise… adam yoktu. Sanki hiç var olmamış gibi ortadan kaybolmuştu. Yapraklar rüzgârla hışırdıyor, orman kendi sessizliğine geri dönüyordu.

Çam hâlâ hırlıyordu, ama ben donakalmıştım. İçimde bir boşluk, bir ürperti vardı. Az önce gördüğüm şey gerçek miydi, yoksa uykunun yarım kalmış rüyası mıydı? Bilmiyordum....

Bölüm sonu

2 yorum