Dean’in bakışları hâlâ üstündeydi. Güvensiz. Sert. Ölçüp biçen.
Yasemin bunu hissedebiliyordu.
Bu adamın bakışı, insanı konuşmadan bile tartan bir şeydi. Bir kelime daha çıksa sanki ‘güvenilir’ ya da ‘tehdit’ diye sınıflandıracaktı. Ortası yoktu.
Ve Yasemin ortada durmayı çoktan bırakmıştı.
Rüzgâr değirmenin çürümüş gövdesini yeniden inletti. Eski tahta pervanedeki paslı çiviler ritimsiz bir ses çıkardı. Yukarıdaki kırık pencere karanlıkta boş bir göz çukuru gibi duruyordu. Yağmur ince ince yağarken polis ışıkları değirmenin duvarlarında dalga dalga titriyordu.
Sam birkaç saniye Yasemin’i süzdü. Bu bakış Dean’inkinden farklıydı. Daha sessizdi. Daha dikkatli. Sanki konuşmadan önce parçaları birleştirmeye çalışıyordu.
“Bunları nereden öğrendin?” diye sordu tekrar. Bu sefer daha yavaş, daha kontrollü.
Yasemin gözlerini kısa süreliğine yerdeki çamura indirdi.
Çamurda hâlâ sürüklenme izleri vardı. Sanki biri cesedi aceleyle değil de… istemeye istemeye taşımış gibiydi.
“Uzun hikâye.”
Dean anında cevap verdi.
“Harika, çünkü bizim de bütün gecemiz boş.”
Sesi alaycıydı ama gözleri değildi. Gözleri hâlâ Yasemin’i çözmeye çalışıyordu. Bir insanı değil de, yanlış yerleştirilmiş bir parçayı inceler gibi.
Yasemin bakışını Dean’e çevirdi. Dean’in yüzünde o tanıdık ifade vardı: sabırsızlıkla karışık şüphe. Ama altına sakladığı başka bir şey daha vardı—yorgunluk değil, alışkanlık. Kötü şeylere alışmış insanların yüzü.
“İnternette sizin hakkınızda okuduklarım doğruymuş.” dedi Yasemin sessizce.
Dean’in çenesini hafifçe sıktı.
“Son zamanlarda bunu çok duymaya başladık zaten.”
Sesi sertti ama yükselmemişti. Yükseltmeye ihtiyacı yoktu zaten.
Sam kaşlarını hafifçe çattı.
“Bizim hakkımızda ne okudun?”
“Değişiyor.” dedi Yasemin omuzlarını çok hafif oynatarak. Sanki konu önemli değilmiş gibi. Ama sesi öyle değildi. “Bazıları sizi dolandırıcı sanıyor. Bazıları seri katil. Bazıları da…” kısa bir duraksama, “gerçekten ne olduğunuzu biliyor.”
Bu cümleden sonra hava bir an ağırlaştı.
Uzakta bir polis telsizi cızırdadı. Bir köpek havladı, sonra sustu.
Dean’in bakışları artık daha keskinleşmişti. Sanki şaka yapma ihtimalini tamamen silmişti.
“Kimle konuştun?”
“Kimseyle.”
“Forumlar mı?”
Yasemin cevap vermedi.
Bu sessizlik bir itiraf gibi oturdu aralarına.
Dean başını hafif yana eğdi. Bu hareket ‘inanmıyorum’ demekti ama aynı zamanda ‘tehlikeyi ölçüyorum’ anlamına da geliyordu. Elini ceketinin yanına daha fark edilir şekilde yaklaştırdı. Silahına değil, ama oraya yakın bir yere.
Sam araya girer gibi konuştu.
“Bu vakayı neden araştırıyorsun?”
Yasemin birkaç saniye sustu.
Rüzgâr saçlarını yüzüne savurdu. Kahkülleri gözlerinin önüne düştü ama eliyle düzeltmedi. Alışkanlık. Kontrol etmemeye alışmıştı artık.
Gerçeği söyleyemezdi.
“Çünkü bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum.” dedi sonunda.
Dean hemen yakaladı.
“Biliyordun?”
“Hislerim kuvvetlidir.”
Dean kısa bir nefes verdi. Bu bir gülüş değildi.
“Tamam, şimdi işler daha da tuhaflaşıyor.”
Yasemin’in bakışı sertleşti.
“Burada yerde parçalanmış üç ceset var. Bence tuhaf kısmı çoktan geçtik.”
Sam istemsizce Dean’e baktı. Bu cümle Dean’in söyleyebileceği türdendi. Ama bu kez başkası söylemişti.
Dean bunu fark etti ama yüzünü bozmadı.
Yağmur hızını az biraz artırdı. Damlalar metal yüzeylere vurdukça ince, sabit bir ritim oluşuyordu.
Sam ceketini düzeltti, değirmene baktı. Binanın içi karanlıktı ama o karanlık ‘boş’ gibi hissettirmiyordu.
“Şerif içeriyi temizlediklerini söyledi ama…” gözlerini Yasemin’e çevirdi, “sen hâlâ burada durduğuna göre burada bir şey bulduğunu düşünüyorsun.”
Yasemin hemen cevap vermedi.
Çünkü o his yine gelmişti.
O tanıdık şey.
Sanki hava bir an incelmişti. Nefes almak kolay ama yanlış olmuştu.
Gözlerini yavaşça değirmene çevirdi.
İkinci katın kırık penceresi.
Orası…
Yanlıştı.
Sadece karanlık değil. Sadece eski değil.
Sanki içeride biri vardı hâlâ… belkide bir şey...
“Aradığınız şey içeride.” dedi sessizce.
Dean kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Ne arıyorsanız… orada bir yerde.”
İkinci kattan bahsettiği açıktı, oradan gözünü kaçırmıyordu.
Sam ve Dean kısa bir bakış paylaştı. Bu bakışta soru vardı ama aynı zamanda otomatik bir teyakkuz da.
Dean’in sesi daha sertleşti.
“Bize bilmediğimiz bir şey söyle.”
Yasemin’in sabrı gerilmişti artık. Ama bu öfke gibi değildi; daha çok sürekli bastırılan bir ağırlığın taşmasıydı.
“Tamam.” dedi aniden. “Cesetlerin gözleri neden oyulmuş biliyor musunuz?”
Dean sustu.
Sam’in bakışı keskinleşti.
“Spiral kesiklerin neden tam aynı yerde olduğunu?”
Sessizlik.
Yağmur sesi daha belirgin hale geldi.
Yasemin devam etti.
“Çünkü bunu yapan şey bunu öldürmek için yapmıyor.”
O anda rüzgâr sert esti.
Değirmenin üst katında bir şey sürtündü.
Metal.
Tahta değil.
Üçü de aynı anda başını kaldırdı.
Sessizlik çöktü.
Bir saniye bile değil—daha kısa.
Sonra:
Tak.
Sanki biri yukarıda bir tahtaya basmıştı.
Ama bu ‘ağırlık’ sesi değildi.
Daha çok… bilinçli bir adım gibi.
Dean’in eli bir anda ceketinin içine gitti. Hareket hızlıydı ama panik yoktu. Ezberlenmişti.
Sam’in yüzü değişti. Gözleri odaklandı. Tüm beden dili farklı bir şeye geçti—gündelik insan hali değil, avcı hali.
Yasemin bunu görünce ilk kez internet hikâyelerinin neden ‘abartı’ gibi görünse de gerçek olduğunu düşündü.
Çünkü bu refleksler öğrenilmişti.
Deneyimle.
Yıllarla.
Tak.
Bu kez ses daha yakındı.
Yasemin’in ensesinden aşağı soğuk bir şey aktı. Sanki hava sıcaklığı düşmemişti ama bedenin içi donmuştu.
Orada.
Hâlâ oradaydı.
Dean silahını çıkardı.
Metal klik sesi geceyi böldü.
Yasemin’in gözleri anında silaha kaydı. Sanki ilk kez net görüyormuş gibi.
Tuz dolu mermiler.
Dean bunu fark etti.
“Şaşırmadın.”
“Şaşırmalı mıydım?”
Dean birkaç saniye Yasemin’e baktı. Sonra bakışını yukarı çevirdi.