Yağmur gece boyunca dinmemişti.
Kasabanın kenarındaki eski değirmenin çevresi polis arabalarıyla dolmuştu. Kırmızı ve mavi ışıklar ıslak zeminde titreşiyor, çamurun üstünde bulanık renkler bırakıyordu. Hava ağırdı. Islak tahta, pas ve kan kokusu birbirine karışmıştı.
Yasemin polis şeridinin hemen dışında duruyordu.
Kimseyle konuşmuyordu.
Uzun koyu kahverengi saçları yağmurdan dolayı daha da koyu görünüyordu. Hafif dalgalı saç telleri deri ceketinin omzuna yapışmıştı. Kahkülleri gözlerine düşüyordu ama eliyle çekmiyordu; sanki buna alışmıştı. Dudak üstündeki küçük bir ben, yüzüne yumuşak bir detay katıyordu ama bakışları o yumuşaklığı bozuyordu. Dikkatli bakıldığında gözlerinin sürekli çevreyi taradığı fark ediliyordu. İnsanlardan çok… boşluğa bakıyordu.
Yasemin küçükken de böyleydi.
İnsanların fark etmediği şeyleri fark ederdi.
Evlerinin koridorunda bazen durup boş duvara bakardı mesela. İçine kötü bir his çökerdi, birkaç saat sonra babası eve sarhoş gelirdi.
Ya da okuldayken bir öğretmenine bakıp midesinin aniden düğümlendiği olurdu. Birkaç gün sonra kadının oğlunun öldüğünü duyardı.
Annesi onu doğururken ölmüştü.
Bu cümle yıllarca evin içinde dolaşmıştı ama hiçbir zaman normal şekilde söylenmemişti. Hep bir suçlama gibi.
Babasının ona bakışında özellikle.
Yasemin küçüktü ama bunu hissediyordu. Adam ona her baktığında annesini hatırlıyordu. Ve bazen bunu saklayamıyordu.
Yasemin hislerinden ilk bahsettiğinde sekiz yaşındaydı.
Bir gece babasının kolunu tutup ağlayarak komşularına gitmeleri gerektiğini söylemişti. “Bir şey olacak” demişti durmadan.
Babası önce önemsememişti.
Sonra sinirlenmişti.
Ertesi sabah komşularının oğlu trafik kazasında ölmüştü.
Yasemin o gün babasının yüzündeki ifadeyi hâlâ unutamıyordu.
Korkmuştu.
Gerçekten korkmuştu.
Ama bu korku koruyucu değildi. Öfkeli bir korkuydu.
Sonraki yıllar daha kötü geçmişti.
Yasemin büyüdükçe hisleri de büyümüştü. Geceleri uyuyamıyordu bazen. Bir yere girdiğinde içinin sebepsiz daraldığı oluyordu. İnsanların yüzüne bakınca başına gelecek kötü şeyleri hissediyordu.
Babası bunun hastalık olduğunu düşünüyordu.
Bazen bağırıyordu.
Bazen günlerce konuşmuyordu.
Bazen de içince… daha kötü oluyordu.
Yasemin bir süre gerçekten deli olduğuna inanmıştı.
Çünkü başka açıklaması yoktu.
Normal insanlar ölümü önceden hissetmezdi.
Normal insanlar boş odalarda birinin onları izlediğini hissetmezdi.
Normal insanlar aynaya bakarken bazen arkalarında bir gölge gördüklerini sanmazdı.
Sonra o olay olmuştu.
On yedi yaşındaydı.
Otobüste karşısında oturan adamın yüzüne baktığı an nefesi kesilmişti. Gözünün önüne kırılmış camlar, ters dönmüş metal ve kan görüntüsü gelmişti. O kadar ani olmuştu ki otobüsten inip kusmuştu.
İki gün sonra aynı adamın ölüm haberini gördü.
Araba kazası.
Gördüğü yol.
Gördüğü yüz.
Gördüğü ölüm.
İşte o an hayatı değişmişti.
Çünkü ilk kez kendine “deliyim” diyememişti artık.
Bunun gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştı.
Ve kabul ettiği an… araştırmaya başlamıştı.
Önce internette eski forumlar bulmuştu. Sonra kapanmış paranormal siteler. Sonra eski polis kayıtları, şehir efsaneleri, açıklanamayan ölümler…
Amerika’daki vakaların yoğunluğu dikkatini çekmişti özellikle.
Sanki bütün gariplikler orada toplanıyordu.
Üniversite bahanesiyle Amerika’ya gelmesinin sebebi buydu.
Kimseye gerçek nedeni söylememişti.
Amerika’ya geldiğinde yalnızdı. Küçük bir apartman dairesinde yaşıyordu. Geceleri eski dosyalar okuyordu. Derslerden çok morg kayıtlarına vakit harcıyordu. Öğrendiği sembolleri defterlere çiziyordu. Latince kelimeleri ezberliyordu.
Ve farkında olmadan bazı vakaları çözmeye başlamıştı.
Anonim mailler gönderiyordu bazen olay yerindeki polislere, bazen ise olayı araştıran avcılara.
Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu.
Ama birileri fark etmeye başlamıştı.
Bu yüzden koruma mührünü yaptırmıştı.
Sol bileğinin iç kısmına.
Dövme yapılırken iğnenin canını yakması umrunda olmamıştı. Çünkü ilk kez korkusu gerçek bir şeye dönüşmüştü.
Artık sadece hisseden biri değildi.
Bu dünyanın gerçek olduğunu biliyordu.
Değirmenin önünde duran ambulansın kapısı kapandı.
Yasemin bakışlarını ceset torbasından çekmedi.
Bu üçüncü ölümdü.
Ve semboller aynıydı.
Dosyadaki detayları düşündü. Gözler. Spiral kesikler. Bozulmamış tuz çizgisi.
Bir şey yanlış avlanıyordu.
Tam o sırada siyah bir Impala olay yerine girdi.
Yasemin’in dikkati istemsizce oraya kaydı.
Arabayı tanıyordu.
İnternette bir kereden fazla görmüştü. Kapanmış forumlarda. Polis raporlarında. “İki federal ajan” hikâyelerinde.
Şoför kapısı açıldı.
Dean Winchester dışarı çıktı.
Ardından Sam Winchester.
İkisi de yorgun görünüyordu. Özellikle Dean. Ama bu normal bir yorgunluk değildi. Sürekli savaşan insan yorgunluğu gibi duruyordu. Dean’in bakışları olay yerine düşer düşmez değişti. Polisleri, cesedi, çevreyi taradı.
Sonra Yasemin’i gördü.
Bir an durdu.
Çünkü oraya ait görünmüyordu.
Ama kaçmaya çalışan biri gibi de değildi.
Dean bunu sevmedi.
Sam rozeti çıkarıp polislerle konuşmaya giderken Dean biraz geride kaldı. Gözlerini Yasemin’den ayırmıyordu.
Yasemin de bakışını kaçırmadı.
Rüzgâr saçlarını hafif savurdu.
Dean yaklaşırken elleri hâlâ ceketinin cebindeydi ama Yasemin onun tetikte olduğunu anlayabiliyordu. Hareketlerinden belli oluyordu.
“Burası halka kapalı.” dedi Dean.
Sesi sertti ama yüksek değildi.
Yasemin başını hafif eğdi.
“Fark ettim.”
“Öyleyse neden hâlâ buradasın?”
“Yanlış soruları soruyorsun.”
Dean’in gözleri hafif kısıldı.
Tam o sırada Sam yanlarına geldi.
“Dean.”
Sonra Yasemin’e baktı.
“Sen kimsin?”
“Yardım edebilicek birisi.”
Sam kısa bir an durdu. Dean ise hâlâ şüpheli bakıyordu.
“Adın var mı?” dedi Dean direkt.
Yasemin’in yüzü hafif sertleşti.
“Bu bir sorgu mu?”
Dean cevap vermedi.
Bu aslında cevaptı.
Sam ortamı yumuşatmaya çalıştı.
“Bu vaka hakkında bir şey biliyor gibisin.”
“Hadi ya?”
Dean hemen atıldı.
“Nasıl?”
Yasemin birkaç saniye sessiz kaldı.
Yağmur damlaları deri ceketinin üzerinden kayıyordu.
“Dosyasına baktım.”
Dean’in bakışları değişti.
“Dosya derken?”
“Kayıtlara.”
Bu yarım doğruydu.
Dean anlamıştı.
“Harika.” dedi kuru bir sesle. “Gizemli bir kız olayı daha.”
Yasemin’in sabrı taşmaya başladı.
“İsterseniz yanlış yaratığın peşinden gidin. Bana fark etmez.”
Dean hemen bir adım yaklaştı.
“İnsanlar ölüyor. O yüzden oyun oynayacak modda değiliz.”
“Benim oyun oynadığımı da nereden çıkardın?”
İkisi birkaç saniye birbirine baktı.
Sam araya girdi.
“Tamam. Şu an bildiğin şeyi söyle yeter.”
Yasemin sonunda gözlerini değirmene çevirdi.
“Bu bir ruh değil.”
Dean’in kaşı hafif kalktı.
“Bunuda nereden çıkardın?”
“Çünkü tuz çizgisi bozulmamış.”
Dean ve Sam aynı anda birbirine baktı.
Kısa ama anlamlı bir bakıştı.
Yasemin bunu fark etti.
Sam tekrar ona döndü.
“Bunları nereden biliyorsun?”
Yasemin bu kez cevap vermedi hemen.
Çünkü doğru cevap hiçbir şeyi kolaylaştırmayacaktı.
Dean’in bakışları hâlâ üstündeydi. Güvensiz. Sert. Ölçüp biçen.