Bölüm 6 – En Karanlık Gece
“Bazı insanlar sevdiklerini toprağa vermeden önce, umutlarını toprağa verir.”
Kendimi hapsolmuş hissediyordum.
Annemin hastalığı hayatımı tamamen değiştirmişti. Artık çalışmıyordum. Günlerim hastane odalarında geçiyor, borçlarım büyüyor, ihtiyaçlarım birikiyordu. Hayat durmuştu ama zaman acımasızca ilerlemeye devam ediyordu.
Babam ve abim, annemin tüm sorumluluğunu bana bırakıp kendi hayatlarına dönmüşlerdi. Herkes telefon açıyor, “Annen nasıl?” diye soruyordu. Ardından bitmek bilmeyen öğütler geliyordu.
“Şöyle yap.”
“Böyle davran.”
Ama kimse gerçekten yanımda değildi.
Destek veren yoktu.
Sadece konuşan çoktu.
Her gün annemin gözümün önünde biraz daha eriyişini izliyordum. Makinelere bağlıydı. Yüzü artık annemin yüzü değildi. Sanki yabancı bir kadına bakıyordum. Bana annemi hatırlatan tek şey elleriydi.
Saatlerce ellerini okşuyor, içimden yalnızca tek bir cümle geçiyordu.
“Bu benim annem…”
O eller çocukluğumu büyütmüştü.
Şimdi ben onları hayata tutmaya çalışıyordum.
Kendimi sıkışmış hissediyordum. Daha bu yaşta hastane odalarına hapsolmuş, çalışamayan, geleceğini göremeyen bir kadına dönüşmüştüm. Ama biliyordum ki bir şey yapmalıydım.
Hem annem için…
Hem kendim için…
Araştırdım. Alanında çok başarılı bir doktor buldum. Muayenenin sonunda bana uzun süre unutamayacağım cümleleri söyledi.
“Ameliyat çok riskli. Masada kalabilir. Ama başarılı olursa en az iki yıl daha yaşayabilir.”
Titreyen bir sesle sordum.
“Peki ameliyat olmazsa?”
Doktor gözlerini kaçırmadan cevap verdi.
“En fazla birkaç ay.”
Dünya başıma yıkılmıştı.
Ameliyatın maliyeti çok yüksekti.
Babamla konuştum.
Onu ikna etmeye çalıştım.
Aldığım cevap ise hayatım boyunca unutamayacağım kadar ağırdı.
“İki yıl için bu kadar para verilmez. Nasıl olsa ölecek. Şimdi ölse ne olur, iki yıl sonra ölse ne olur.”
O an içimde bir şey sonsuza kadar koptu.
Babam varlıklı bir adamdı.
İstenen para onun için büyük bir yük değildi.
Ama anneme biçtiği değer…
İşte onu ödeyebileceği hiçbir para yoktu.
Otuz dört yıllık eşiydi annem.
Daha on altı yaşındayken onunla evlendirilmişti.
Yıllarca sadece eşine değil, onun anne babasına, kardeşlerine de hizmet etmişti.
Tarlada çalışmıştı.
Evde çalışmıştı.
Hiç kimseyi kırmamıştı.
Hayatı boyunca herkesi kendinden önce düşünmüştü.
Ve şimdi…
Hayatının son günlerinde duyduğu cümle buydu.
O günden sonra babamdan yalnızca uzaklaşmadım.
İçimdeki kız çocuğu da onu orada bıraktı.
Parayı bulabilmek için çırpındım.
İnsanlara ulaştım.
İkna etmeye çalıştım.
Ama elimden hiçbir şey gelmedi.
Bir ay içinde annem gözle görülür şekilde kötüleşti.
Artık yemiyor, konuşmuyor, sadece yatağında sessizce yatıyordu.
Babam ise her gün aynı cümleyi kuruyordu.
“Annene baktıkça acıyorum.”
Belki de ilk kez vicdanı konuşmaya başlamıştı.
Sonunda, “Tamam, parayı vereceğim.” dedi.
Ama artık çok geçti.
Doktor sakin bir sesle,
“Keşke bir ay önce gelseydiniz… Artık ameliyat edemeyiz.” dedi.
Babam bu kez başka bir özel hastane buldu.
Başka doktorlar ayarladı.
Biliyorum…
Bunu annemi kurtarmak için değil, kendi vicdanını susturabilmek için yapıyordu.
“Ben elimden geleni yaptım.” diyebilmek için…
Doktorlar riskleri tek tek anlattılar.
Ameliyat sırasında ölme ihtimali yüzde doksandı.
Kararı bana bırakmak istediler.
İçlerinden biri dayanamayıp,
“Bu kadar ağır bir kararı neden bu genç kıza veriyorsunuz?” diye sordu.
Oysa ben de sadece annesini kaybetmek üzere olan bir kız çocuğuydum.
Annem ise artık yorulmuştu.
Acıyla yaşamaktan yorulmuştu.
“Ameliyat olmak istiyorum.” dedi.
Belki de yaşamak için…
Belki de acılarının bitmesi için…
Kimse bunu bilemezdi.
Ve ameliyat başladı.
Altı saat sürdü.
Koridorda geçen o altı saat bana altı yıl gibi gelmişti.
Kapı açıldığında annem hayattaydı.
Ama savaş henüz bitmemişti.
Altı gün yoğun bakımda kaldı.
Enfeksiyon bütün bedenini sarmıştı.
Başka bir hastaneye sevk edildi.
O geceyi hayatım boyunca unutmayacağım.
Yanımda kimse yoktu.
Hastane odasında, yere serdiğim ceketimin üzerinde uyumaya çalıştım.
Aslında uyumadım.
Bütün gece annemin kalp atışlarını dinledim.
Çünkü sabah o sesi bir daha duyup duyamayacağımı bilmiyordum.
Sabah teyzem geldi.
“Git biraz dinlen.” dedi.
Eve gittim.
Duş aldım.
Artık eşim demek istemediğim, aynı evi paylaştığım yabancı yanıma geldi.
Birlikte duş almak istedi.
Oysa benim o gün ihtiyacım olan şey bir dokunuş değil…
Bir omuzdu.
Bir güven duygusuydu.
Bir “Ben buradayım.” cümlesiydi.
Ve tam o gün…
Hayatımın en ağır gerçeğiyle yüzleştim.
Beni aldattığını öğrendim.
Annem ölüm kalım savaşı verirken…
Ben ise sevdiğimi sandığım adamın bana çoktan yabancı olduğunu öğrendim.
İnsan bazen aynı gün içinde hem annesini kaybedeceğinden korkuyor…
Hem de evliliğini.
İşte benim en karanlık gecem buydu.
Ama bilmediğim bir şey vardı.
Bazen insanın en güçlü hali, tam da en dibe vurduğu yerden doğarmış.
Ben bunu birazdan öğrenecektim.