Bölüm 5: Vazgeçmenin Sessizliği
Yeni evimizi almıştık. Geniş, ferah, yepyeni eşyalarla döşenmiş bir evdi. Dışarıdan bakıldığında her şey kusursuz görünüyordu. Aynı fabrikada çalışıyorduk. Ben onun müdürüydüm. Düzenli bir işimiz, güzel bir evimiz ve bir çocuğumuz vardı.
İnsanlar mutlu olduğumuzu sanıyordu.
Oysa bazen en büyük yalnızlık, aynı evin içinde yaşanıyormuş.
Eşimle aramızdaki sevgi çoktan bitmişti. Bunu ilk o değil, ben anlamıştım. Çünkü kadın sonuna kadar mücadele eder. Defalarca konuşur, sabreder, bekler, umut eder. Ama bir gün gelir, hiçbir şeyin değişmeyeceğini anladığı an sessizce vazgeçer. İşte o gün hikâye onun için biter. Erkek ise çoğu zaman bunu çok sonra fark eder. Fark ettiğinde ise kadın çoktan gitmiştir. Belki bedeni hâlâ aynı evdedir ama ruhu çoktan vedasını etmiştir.
Ben de çoktan vazgeçmiştim.
Ama annem hastaydı. Kızım küçücüktü. Boşanmayı düşünmek bile bana bencillik gibi geliyordu. Kendimi değil, herkesi düşünüyordum. Her geçen gün omuzlarıma yeni sorumluluklar yükleniyordu.
Evimizin içinde artık karı koca değil, aynı evi paylaşan iki yabancı gibiydik.
Evde güçlü olan bendim. Maddi olarak da manevi olarak da yükü ben taşıyordum. Bir süre sonra onun varlığıyla yokluğu arasında benim için hiçbir fark kalmadığını fark ettim. Hatta bazen, “Gitse belki daha huzurlu oluruz.” diye düşündüğüm oluyordu. Bu düşünceyi kurmak bile canımı acıtıyordu.
Kızım babasına çok düşkündü. Bizi yan yana görmek istemez, çocuk aklıyla bizi kıskanırdı. Ben bunun geçici bir dönem olduğunu düşünüp çabalıyordum. Ama eşim bunu bir bahane hâline getirmişti.
“Kızım istemiyorsa seni öpmem, yanına oturmam, sana sarılmam.” diyordu.
Belki de anne ve babasını kaybettikten sonra hayatta tek bağı kızımız olmuştu. Bazen bana dönüp, “O benim kan bağım, sen yabancısın.” dediği bile olurdu.
En çok canımı acıtan cümlelerden biriydi bu.
Kızımızla aynı yatakta uyuyor, ben başka bir odada tek başıma yatıyordum. Karı kocalığımız çoktan bitmişti. Geriye yalnızca aynı çatı altında yaşayan iki insan kalmıştı.
Onu artık bir eş olarak göremiyordum.
Sadece iyi bir baba olarak görüyordum.
Evet, iyi bir babaydı.
Ama iyi bir eş değildi.
İş yerinde benim müdür olmamı hiçbir zaman kabullenemedi. Orada söyleyemediklerini eve taşıyor, öfkesini bana yöneltiyordu. En büyük problemi özgüvensizliğiydi. Beni sürekli kıskanıyordu.
Dışarı çıkarken iç çamaşırıma kadar kontrol ediyor, “Bunu kim için giyindin?” diye hesap soruyordu.
Oysa hayatım boyunca kendimi hiçbir zaman başkalarına beğendirmek için süslemedim.
Ben aynaya baktığımda gözlerimin parlamasını isterdim. Kendimi güzel hissetmek isterdim. Yaşımın en iyi hâliyle yaşamak isterdim.
Ne yaşarsam yaşayayım, kendimden vazgeçmedim.
Bakımlı olmak benim için gösteriş değildi. Hayata tutunma şeklimdi.
Belki de en büyük direnişimdi.
İnsanlar bana hep yaşımdan küçük görünüyorsun derdi. Doğallığımı hiç kaybetmedim. Kendimi geliştirmeye, öğrenmeye, büyümeye devam ettim.
Ben değişiyordum.
O ise beni on altı yaşında tanıdığı yerde bırakmıştı.
Ben artık o çocuk değildim.
Yirmi beş yaşında, ayaklarının üzerinde duran, ne istediğini bilen, kendine güvenen bir kadındım.
Hayat bana bunu kolay vermedi.
Çoğu insan zengin bir ailede büyümenin bütün kapıları açtığını sanır. Oysa bazen varlığın içinde öyle bir yalnızlık yaşarsın ki, yokluk bile daha hafif gelir.
Benim de maddi imkânlarım vardı.
Ama arkamda duran bir babam yoktu.
Yanımda duran bir eşim de yoktu.
Varlığın içinde yokluğu yaşamak tam olarak buydu.
Bazen düşünüyorum…
Eğer her şey kolay olsaydı, bugün bu kadar güçlü olabilir miydim?
Belki de yaşadığım her acı beni bugünkü ben yaptı.
Bir gün iş yerinde eşim yaptığı bir hata yüzünden patron tarafından herkesin içinde azarlandı. Haksız değildi belki ama kullanılan üslup çok yanlıştı. Gururu incindi ve o gün işi bıraktı.
Onu tek başına bırakmak istemedim.
Ben de istifa ettim.
O kısa sürede şoför olarak başka bir fabrikada işe başladı.
Ben ise iş bulamadım.
Tam o günlerde annemin hastalığı ağırlaşmaya başlamıştı.
Artık sürekli yanında birinin olması gerekiyordu.
Babamın anneme söylediği o cümleyi ise ömrüm boyunca unutamayacağım.
“Ben senin yerinde olsam kendimi asarım. Bize bu eziyeti çektirme.”
Bu söz, ölmek üzere olan kırk dokuz yaşındaki bir kadına, otuz üç yıllık eşi tarafından söylenmişti.
Annem hayatını o adama adamıştı.
Ama en çok ihtiyaç duyduğu anda yanında değildi.
Ağabeyim çalışıyordu.
Babam hastaneye gelmiyordu.
Annemi yalnız bırakamazdım.
Ve böylece benim hastane koridorlarında geçen hayatım başladı.
Evimin yolunu unuttum.
Çocuğumu günlerce göremediğim oldu.
Artık tek bir isteğim vardı…
Annemin elini biraz daha tutabilmek.
İşte hikâyemin bundan sonraki kısmı, sadece bir annenin hastalık süreci değil…
İnsanların “eş”, “evlat”, “aile” ve “fedakârlık” dediği kavramların gerçekten ne anlama geldiğini bana öğreten en ağır sınav olacaktı.