İçeriğe geç

Annemin Hikayesi Elli Yaşında Bitti, Benimki On Sekizimde Başladı.

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Annemin Hikayesi Elli Yaşında Bitti, Benimki On Sekizimde Başladı.

Bölüm 4

Bu kez yüzleşmem gereken kişi bendim.

Bölüm 4 – Yeni Şehir, Yeni İnsanlar ve Yeni Bir İş

Fabrika kapandıktan sonra yaşadığım şehirde kendime uygun bir iş bulamadım. Önümüzde iki seçenek vardı: Ya elimizdekilerle yetinip bekleyecektik ya da cesaret edip yeni bir hayata başlayacaktık.

Biz ikincisini seçtik.

Kızım henüz iki yaşındaydı. Eşimle birlikte, her şeyimizi geride bırakıp başka bir şehre taşındık. Bu karar sadece bana ait değildi. Eşim de artık bulunduğumuz şehirde yaşamak istemiyordu. Anne ve babasını peş peşe kaybetmişti. O sokaklar ona acıyı hatırlatıyordu. Yeni insanlar, yeni bir şehir ve yeni bir başlangıç ikimize de iyi gelir diye düşündük.

Hayat bazen umutla çıkılan yolları bambaşka sınavlara dönüştürüyor.

Taşınmadan önce anne olmuştum. Dünyalar güzeli bir kızım olmuştu. Hamileliğim boyunca çalışmaya devam ettim. Doğuma sadece bir hafta kala bile fabrikadaydım. İşimi seviyordum. Çalışmak benim için sadece para kazanmak değildi; kendimi değerli hissettiğim yerdi.

Tam yeni düzenimizi kurmaya çalışırken annemin kanser olduğunu öğrendik.

O haberi aldığım günü hâlâ unutamıyorum.

Annem saçlarını sıfıra vurmuştu. “Baban çok üzülüyor, döküldüğünü görmesin.” demişti. Kendisi hastaydı ama yine başkasının acısını düşünüyordu.

Yanına gitmek istiyor ama cesaret edemiyordum. Onu o halde görmek canımı yakıyordu. Güçlü görünmeye çalışıyordum ama içimde fırtınalar kopuyordu.

Bir gün onu görmeye gittim.

Yüzüme baktı, gülümsedi ve saçlarımı okşayarak,

“Saçların ne kadar güzel olmuş.” dedi.

O an donup kaldım.

Kendi saçlarımdan utandım.

Ne söyleyeceğimi bilemedim. Gözlerim doldu, boğazım düğümlendi. Sadece yutkundum.

O an anladım ki anneler, en zor zamanlarında bile çocuklarının güzelliğini görebiliyorlardı. Kendilerini değil…

Yeni şehirde yaşamaya alışmaya çalışırken vicdanım hep annemin yanındaydı. Yanında olmak istiyor ama dönemiyordum. Çünkü artık geri dönüşü olmayan bir karar vermiştik. Evimizi satmış, bütün düzenimizi bırakmış ve yeni bir hayat kurmaya gelmiştik.

Bu arada eşim de kendi savaşını veriyordu.

Babasıyla birlikte dükkânda çalışırken, “Bir işim var.” diyerek dışarı çıkan babasını dönüşte yerde hareketsiz bulmuştu. Kalp krizi geçirmişti. Çok genç yaşta hayatını kaybetmişti.

Sadece bir yıl sonra annesi de kanser nedeniyle aramızdan ayrıldı.

Bir yıl içinde hem annesini hem babasını kaybeden bir adamın acısını tarif etmek kolay değildi.

Belki de bu yüzden yeni bir şehir ona iyi gelecekti.

Tekrar dükkân açmak istiyordu. Yerini tutmuş, iç dizaynını planlamıştı. Ben annemin hastalığıyla mücadele ederken o da kendi acılarıyla ayakta kalmaya çalışıyordu.

Ama hiçbir şey planladığımız gibi gitmedi.

Ben bilmediğim bir sektörde asgari ücretle işe başladım. Yıllarca emek verdiğim, yöneticilik yaptığım işten sonra yeniden sıfırdan başlamak bana çok ağır gelmişti.

Her sabah aynı soruyu soruyordum kendime:

“Buradan nasıl döneceğim?”

Aradan yedi ay geçti.

Kızım sürekli hastalanıyordu. Daha iki yaşındaydı ve okul onun için çok erkendi. Yanımızda bırakabileceğimiz tek bir akrabamız bile yoktu.

Annem telefonda sesimi dinledi ve,

“Kızımı okuldan al. Ben gelirim.” dedi.

Tedavisi devam ediyordu. Büyük bir ameliyat geçirmişti. Buna rağmen birkaç aylığına yanımıza geldi.

İşte annelik buydu.

Kendi acısını erteleyip benim yükümü hafifletmek…

O günlerde ilk defa rahat nefes aldım.

İşten eve geldiğimde mis gibi yemek kokusu karşılıyordu beni. Ev tertemizdi. Kızım mutluydu. Anneannesine sarılıyor, onu bir an olsun bırakmak istemiyordu.

O manzara bana huzurun aslında ne kadar küçük şeylerin içinde saklı olduğunu öğretti.

Bu sırada eşim dükkânını açamadı. Önce kuryelik yaptı, sonra fabrikada çalışmaya başladı.

Biz ise gelirken evimizi satmıştık.

Birikimlerimiz tükenmişti.

Buzdolabında yiyecek olduğunda sevinecek hâle gelmiştik.

Bir zamanlar varlığın içinden yokluğa düşmüştük.

Bir gece birbirimize baktık ve aynı cümleyi kurduk:

“Böyle olmayacak.”

Tam o günlerde eski çalıştığım fabrikanın yeniden açıldığını öğrendim.

Patronum beni aradı.

“Neredesin? Geri gel.” dedi.

O telefonu hiç unutamam.

Çünkü biri bana sadece iş teklif etmiyordu.

Yeniden ayağa kalkma fırsatı veriyordu.

Eşimle birlikte geri dönmeye karar verdik.

İkimiz de fabrikada işe başladık.

Tekrar güzel kazanmaya başlamıştık.

Kızıma annem bakıyordu.

Yetmedi…

Annem bizim için kredi çekti.

Yeniden ev sahibi olabilelim diye elini taşın altına koydu.

Önce dört ay onlarla yaşadık.

Sonra hayalini kurduğumuz evi aldık.

O ev, hayallerimin bile ötesindeydi.

Babam da en az benim kadar mutluydu. Evin bütün iç tasarımında yanımızda oldu. Mobilyalarımızı yeniledi. Onlar da bize yakın bir ev aldı ki torunlarına ve bize destek olabilsinler.

Dışarıdan bakıldığında her şey kusursuz görünüyordu.

Yeni ev…

Yeni eşyalar…

İyi işler…

Yanımızda ailemiz…

Ama kimsenin görmediği bir şey vardı.

Eşimle artık aynı evde yaşıyor ama aynı hayatı paylaşamıyorduk.

Anne ve babasını kaybettikten sonra aramızdaki mesafe her geçen gün büyümüştü.

Her gün biraz daha uzaklaşıyorduk.

O zaman hayat bana çok önemli bir şey öğretti.

Şehrin değişebiliyormuş…

İşin değişebiliyormuş…

Evin değişebiliyormuş…

Ama insan, içinde taşıdığı yüklerden kaçamıyormuş.

Huzur, güzel bir evde oturmak değilmiş.

Çünkü herkesin hayran olduğu o evde, ben her gün biraz daha mutsuz oluyordum.

Ve farkında olmadan, hayatımın en büyük sınavına doğru yürüyordum.

Bu kez mücadele etmem gereken kişi ne yoksulluktu ne de yeni bir şehir…

Bu kez yüzleşmem gereken kişi bendim.

“Şehrim değişmişti, işim değişmişti, evim değişmişti… Ama insan, kaçtığı acıyı valizine koyduğunu ancak durduğu yerde anlıyordu.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.