Zekeriya, karısını bir başkasıyla aynı yatakta yakalamış ve bu duruma dayanamayarak oracıkta karısını ve sevgilisini öldürmüştü. Bu şekilde de hapse düşmüştü. Hapisteyken de Vahdet ile tanışmış onun en yakın dostu olmuştu. Fakat Bünyamin’in gazabından korktuğu için dostluğunu pek fazla gösteremiyordu, ta ki Serkan gelene kadar.
‘İnsanın yaratılışının bir sebebi de Allah’ın isimlerine ayna olmaktır. Hatta şu koca âlemde ve meleklerde tecelli etmeyen isimler, şu küçücük insanda tecelli ederler. Mesela insan günah işler ve af diler. Allah da onu affeder. İşte Allah’ın affetmesiyle insanda; Gafur, Afuv, Tevvab, Gufran gibi isimler tecelli etmektedir ki, bu isimler sadece insanda görülebilir. Bu isimler dağlarda, denizlerde, güneşlerde, meleklerde tecelli etmez. Çünkü onlar günah işlemez. Hem şu da unutulmamalıdır ki; mesela tecrübeli bir öğretmen sınıfındaki öğrencilerin hallerine bakarak onları imtihan etmeden bazısına düşük not, bazısına da yüksek not verse, elbette düşük not alan öğrenciler itiraz edip, “Eğer biz imtihan edilseydik, zayıf not almazdık” diyerek öğretmeni suçlayacaklardı. Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hak bizleri şu dünyada imtihan etmeden cennete veya cehenneme gönderseydi, o zaman cehenneme giden insanlar bu karara karşı çıkıp “Eğer imtihan edilseydim, cehenneme gitmeyecektim” diye itiraz etme hakları olacaktı. İşte Cenab-ı Hak ezelî ilmi ile bizim akıbetimizi bildiği halde bu neticeyi bizlere de bildirmek ve hesap gününde itiraza mahal bırakmamak için şu dünyayı bir imtihan yurdu olarak yaratmış, bizleri de bu âleme bir memur olarak göndermiştir. Sonuç olarak, bizim yaratılış gayemiz başka, sonumuzu bilmek başka meselelerdir. Yaratılış amacını anlayan bir insan da bu soruyu sorma ihtiyacı duymayacaktır’
‘Yaratılış amacımız buysa Allah Teâlâ dünyada kötülüğe izin veriyor?’ dedi Vecihi.
Vecihi de hırsızlıktan içeri girmiş, Vahdet sayesinde doğru yolu bulmuş, yaptıklarına pişman olmuştu. O biraz güçlü olduğu için Bünyamin’e az da olsa karşı gelebiliyordu, ama bir yere kadar.
‘Her musibet kahır değildir; her musibeti, her hastalığı yahut her felaketi mutlaka bir kahır tecellisi olarak görmemek lâzım. Bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor: “Belaların en büyüğü peygamberlere, sonra evliyaya, sonra diğer has kullara gelir.” (bk. Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1/519, no: 1056; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3/343) Bela, denilince “musibetlerle imtihan olmayı” anlıyoruz. Ağır imtihanların neticeleri de büyüktür. Memur imtihanıyla, mesela kaymakamlık imtihanında sorulan sorular elbette bir değil. Birincisi ikinciden ne kadar kolaysa, ikincinin sonucu da birinciden o kadar önemli. Konuyla ilgili harika bir tespit: “Kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır. Çirkinlik de güzeldir.” (bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz) İnsan öncelikle kendi bedenini şöyle bir gözden geçirmeli. Her organını ayrı ayrı düşünmeli. Ve sormalı kendi kendine: Hangisinin yeri, şekli, büyüklüğü, vazifesi en güzel şekilde takdir edilmemiş? Sonra kendi ruh dünyasına intikâl etmeli ve aynı düşünceyi o âlem için de sürdürmeli: Hafıza mı gereksiz, hayal mi? Sevgi mi fazlalık, korku mu? Beden bütün organlarıyla bir bütün teşkil ettiği ve ancak o zaman fayda sağladığı gibi, ruh da bütün duyguları, hissiyatı ve lâtifeleriyle bir bütün. O da ancak böylece netice verebiliyor. İnsan ruhundan, akıl ve hafızayı çekip alsanız hiçbir fonksiyon icra edemez olur. Endişe duygusunu alsanız tembelleşir; ne dünyasına çalışır ne âhiretine. Korkuyu çıkarsanız, hayatını koruyamaz hale gelir. Sevgi hissi taşımasa, hiçbir şeyden zevk alamaz. İşte insanın, hem bedeni hem de ruhu en güzel ve en hikmetli bir şekilde tanzim edilmiş. Buna “Bedihi kader” deniliyor. Aynı şekilde, insanın bir ömür boyu başından geçen hadiseler de nizamlı ve intizamlı. Buna da “Manevi kader” denilmekte. Bedihi kader, manevi kaderden haber veriyor. Her ikisinin de her şeyi güzel... Elbette ki, cüz’i iradeyle işlenen günahlar, isyanlar hariç’
‘Allah Teâlâ’nın tecellileri ne güzel’ dedi Serkan gülümseyerek.
‘Mânevî kaderin irademiz dışındaki tecellileri karşısında, aciz bir kul olarak, ne yapacağımızı şaşırdığımız, bocaladığımız zaman, hemen bedihî kadere ve ondaki sonsuz hikmetlere nazar etmeliyiz. Meselâ, anne rahmindeki rahimane terbiyemizi hatırlamalıyız: O dönemde İlâhî hikmet ve rahmet bizi en güzel şekilde terbiye ediyordu ve biz olanların hiçbirinin farkında değildik. Şimdi de aynı rahmetin başka cilveleriyle yaşıyoruz. “Allah’a karşı hüsnüzan ibadettir.” (bk. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, III/263) hadisinden dersimizi tam alarak, bizi o gün öylece besleyen, büyüten ve her şeyimizi en güzel şekilde tanzim eden Rabbimizin rahmetine itimat etmeliyiz. Karşılaştığımız her hâdiseyi bir imtihan sorusu olarak değerlendirmeli ve nefsimizin hoşuna gitmeyen olaylarda da bir rahmet tecellisi aramalıyız. İnsan sadece nefsini ölçü aldı mı yanılır. Bir gencin nefsi, okula gitmemek ve oyun oynamaktan yanadır. Ama akıl bunun karşısına çıkar. İstikbâldeki güzel makamları yahut çekeceği sıkıntıları gösterir, onu oyundan vaz geçirir. Demek ki, nefis için güzel olan, akıl için güzel olmuyor. Kalp ise apayrı bir âlem. O, iman ile nurlanırsa, her şeyi ve her hâdiseyi İlâhî isimlerin birer tecellisi olarak görür. “Allah’ın bütün isimleri güzel olduğu gibi, onların bütün cilveleri, bütün tecellileri de güzeldir.” gerçeğine ulaşır. Artık bu bahtiyar kul için, çirkinlik diye bir şey kalmaz ortada. “Kahrın da hoş, lütfun da hoş.” diyenler, bu makama varmış bahtiyar insanlardır. Bu zatlar, “Allah onları sever, onlarda Allah’ı” sırrına ermişlerdir. Nur Küllayatı'nda, güzellik iki kısımda incelenir: “Bizzat güzel” ve “neticeleri itibariyle güzel” diye. Bu sınıflandırmaya bazı örnekler verebiliriz: Gündüz bizzat güzeldir, gecenin de kendine göre ayrı bir güzelliği vardır. Biri uyanıklığı, diğeri uyumayı andırır. İkisine de ihtiyacımız olduğu açık değil mi?’
‘Vahdet abi, eğer yorulmadıysan biraz daha dini sohbet yapabilir misin?’ dedi Zekeriya ‘Zira buna çok ihtiyacımız var’
‘Öte yandan, meyve bizzat güzeldir, ilâç ise neticesi itibariyle güzel. İnsanın muhatap olduğu hâdiseler de ya gece gibidir yahut gündüz gibi. Sıhhat gündüzü andırır, hastalık ise geceyi. Hastalığın günahlara kefaret olduğu, insana aczini ders verdiği, kulluğunu ikaz ettiği, kalbini dünyadan kesip Rabbine çevirdiği düşünülürse, onun da en az sıhhat kadar büyük bir nimet olduğu görülür. Sıhhat bedenin bayramıdır, hastalık ise kalbe gıdadır. “Gece ve gündüz” bu kâinatta aralıksız faaliyet gösteren “celal ve cemal” tecellilerinin sadece bir halkası. Elektriğin eksi ve artı kutupları, gözün karası ve akı, kanın al ve akyuvarları gibi daha nice halkalar var. İç dünyamızda ve dış âlemde bu ikililerle kuşatılmışız ve her birinden ayrı faydalar ediniyoruz. Konuyla yakından ilgili bir ayet-i kerimenin meali şöyledir: “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki o, hakkınızda bir hayırdır. Ve olur ki, bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir.” (Bakara, 2/216) Ayet-i kerime cihatla ilgili, ama hükmü umumî. Ve bu ayetle bir başka “ikili” nazarımıza veriliyor: Harp ve sulh. Sulh yani barış gündüz gibidir, herkesin hoşuna gider; harp ise geceyi andırır. Ama gerektiğinde harp etmeyenlerin istikbâlleri kararır, nesilleri daimi bir zulmete boğulur. Cihatta şehit olanlar ise bir anda velayet makamına çıkarlar ve kaybettikleri dünya hayatı onların bu yeni hayatları yanında gece gibi kalır. Ölümden daha ileri bir musibet düşünülebilir mi? Ayet-i kerime, nefsin hoşlanmadığı bu olayın altında büyük hayırlar bulunduğunu haber vermekle, dünyanın diğer belaları, hastalıkları, felaketleri için bizlere büyük bir teselli vermiş olmuyor mu? Bir hadis-i kutsî: “Rahmetim gazabımı geçti.” (bk. Aclunî, Keşfü’l-Hafâ, 1/) Bu hadis-i kutsîye şöyle bir mana verilmiştir: “Her musibetin altında Allah’ın nice rahmet cilveleri vardır ki, o musibetin verdiği elemleri, acıları geçmiştir.”
‘Ömür dediğin nedir?’ dedi Serkan
‘Ebediyet yanında ömür bir an gibi de kalmıyor. Bu kısa hayatta başımıza gelen hastalıklar, belâlar, sıkıntılar ebedî hayatımız hakkında hayırlı oluyorsa, ne gam! Sonsuza göre yetmiş-seksen yılın ne hükmü var?!.. Bu dünyanın bütün fâni belâları ve sıkıntıları ebedî saadet yanında hiç hükmünde kalmıyor mu? Ama insanın nefsi, peşin zevkin talibidir; istikbâle nazar etmez. O saha, akıl ve kalbe aittir. Az önce de değindiğimiz gibi, her musibet mutlaka “kahır” değildir. Nefsimizin hoşuna gitmeyen ve fâni dünyamızı karartan olaylar: Ya İlâhî bir ikazdır, bizi yanlış yoldan geri çevirir. Veya günahlarımıza kefarettir; acımızı bu dünyada çektirir, ebedî âleme bırakmaz. Yahut insan kalbini geçici dünya hayatından, Allah’a ve ahirete çevirmeye bir vasıtadır. Öte yandan, musibetler insan için sabır imtihanıdır; bu imtihanı kazanmanın mükâfatı ise çok büyüktür. Son olarak, bunlar İlâhî bir tokat, bir kahırdır. Umumî musibetlerde bunların hepsinin de hissesi olabilir. Bir grup için kahır, bir başkası için ikaz, bir diğeri için günahlara kefaret... Münferit belâlarda ise, bize göre en selametli yol, şu olsa gerek: Musibet kendi başımıza gelmişse, nefsimizi suçlayalım; onu tövbeye sevk edelim. Başkalarına gelen belâ ve afetleri ise onların terakkilerine vesile bilelim. Böylece hem nefis terbiyesinde yol kat etmiş hem de başkaları hakkında kötü düşünmekten kurtulmuş oluruz’