İçeriğe geç

ANNEME NASIL KIYDINIZ

Bölüm 13 · 6 dk okuma

ANNEME NASIL KIYDINIZ

Bölüm 13

BÖLÜM 13

‘Bu uzun bir hikâye’ dedi Üzeyir Bey ‘Lokman kasabamızın en zengin insanıydı. Edindiği zenginliği faizle elde etmişti. Kasabada borcu olanlar gider ondan para alırlardı, geri ödemesini de fazlasıyla geri vermek zorunda kalırlardı. Borcunu ödeyemeyenlerin ise malı mülkü ne varsa el koyardı. O dönemlerde babam yurt dışından yeni gelmişti. Onun tefecilik yaptığını duyunca oldukça sinirlendi. Halkı onun şerrinden korumak için evden çıktı. Bu arada beni de yanında götürmüştü. Onun kapısına dayandıktan sonra hızla kapısını çaldı. Lokman babamdan oldukça korktuğu için kapıyı açmadı. Onun kapıyı açmadığını gören babam:

‘Ne korkak bir adamsın, korkaklığından kapıya çıkmaya bile korkuyorsun’ dedi bağırarak. Ardından da ona ‘Lokman efendi, ya bu işlerden vazgeçersin ya da beni karşında bulursun’ dedi ve geri döndü. O dönünce bende geri döndüm. Babamın sözlerinden sonra korkudan bir hafta evden çıkamadı, bir hafta sonra ancak çıkabildi. Tabi bu da halkın diline düştü. Herkes onu görünce ‘korkak, korkak’ diye alay etmeye başladılar’

‘Gördüğüm kadarıyla onun korkaklığı bugünde devam ediyor. Korktuğundan bütün pis işlerini adamlarına gördürüyor. Ayrıca aldığım bilgilere göre de evinden bile çıkmıyormuş’ dedi Fikri Bey.

‘O sadece eşine ve Serkan’a bağırıp dursun’ dedi Üzeyir Bey

‘Sonra ne oldu?’ dedi Fikri Bey.

‘O korkaklığı kadar oldukça kindar birisiydi. Halkın ona korkak demesine yol açan babama kin duymaya başlamıştı o günlerde. Babam, onun korkaklığını biliyordu ama kin tuttuğunu bilmiyordu. O yüzden de rahatça dolanıyordu kasaba da oysaki Lokman onun peşindeydi. Bir gün babamı kimsenin olmadığı bir yerde yakalayıp arkasından vurmuş’

‘Nereden biliyorsun onun babanı vurduğunu?’ dedi Fikri Bey,

‘Babam hasta yatağında anlattı her şeyi. Ardından da ona karşı dikkatli olmamızı vasiyet etti. Birkaç gün sonra da vefat etti. O günden sonra babamın işlerini kardeşimle devraldık ve devam ettik, ta ki kardeşim Fatma Hanım’la evlenene kadar. Her şeye inandığı için zamanla kardeşimle aramız açıldı. O sırada bende yeni evlenmiştim ve eşim hamileydi, yani Serkan’a hamileydi. Öldürülen Fatma Hanım, çok iyi kalpli merhametli biriydi. Yalnız az önce dediğim gibi biraz saftı, her şeye inanıyordu. Onun bu zaafı başına iş aştı ve yıllarca ailesinden uzak yaşamasına sebep oldu. Onunla beraber Ayşe’de süründü, hem de amcasından ve kuzeninden habersiz yaşadı’

‘Lokman, Fatma Hanım’ı nasıl kandırmış ve Serkan onu eline nasıl geçmiş?’ dedi Fikri Bey.

‘Suat, o sırada iş gezisi için yurt dışını çıkmıştı. Bende o sıralar çinili porselen işini yeni kurmuştum ve o işle ilgileniyordum. Bizim yokluğumuzu fırsat bilen Lokman, Fatma Hanım’ı kandırıp onun mal varlığına el koymuş. Bir daha geri dönmesin diye ortaya kan davası var diye bir laf atmış. Buna inanan Fatma Hanım’da o sırada süt emen kızını alıp izini kaybettirmiş’

‘Ya Serkan, o nasıl Lokman’ın eline geçti?’

‘Aynı yalanı benim eşime de söyleyip onu da kandırmaya çalışmış. Fakat eşim onun yalanına pabuç bırakmamış ve onu herkese rezil etmiş. Bunu hazmedemeyen Lokman, adamalarıyla beraber evimi basıp eşimi öldürmüş. Ardından da benim canımı daha çok yakmak için Serkan’ı kendi oğlu gibi yetiştirmiş. Kan davalıyız yalanını ona dikte ederek bana düşman etmiş oğlumu’

‘Ona gerçeği söyleseydin ya’ dedi Fikri Bey.

‘İşlerimi yoluna koyup geri döndüm, niyetim ailemi Lokman’dan kurtarmaktı, fakat yetişemedim. Kasabaya gittiğimde eşimin öldürüldüğünü öğrendim, çocuğum ise kaçırılmıştı. Fatma Hanım ve kızı da ortadan kaybolmuştu’

‘Bu durum karşısında sen ne yaptın?’

‘Olanları öğrendikten sonra adeta kan beynime sıçramıştı. Artık öldürmekten başka bir çare bulamıyordum. Bu niyetle silahımı belime takıp yola çıktım. Yolda yaşı yetmişlerde olan Duran amcayla karşılaştım. O kasabamızın en akıllı kişisiydi. Bir derdi olan gidip ona danışırdı. Onun sözlerini tutan kişiler hiçbir zaman mahcup olmazlardı. O elimdeki silahı görünce o silahla ne yapacaksın diye sordu. Bende ona başımdan geçenleri anlattıktan sonra Lokman’ı öldürmeye gittiğimi söyledim. Beni dinleyen Duran amca onu öldürmeyle elime bir şey geçmeyeceğini, böyle yaparsam Allah Teâlâ katında kötü bir şey işleyeceğimi söyledi. Daha sonra da hukuk yoluyla hakkını aramamın doğru olacağını anlattı’

‘Doğru söylemiş Duran Bey ‘ dedi Fikri Bey ‘Sözlükte "günah işlemek; işlenen günah ve suç" anlamlarına gelen cinayet, fıkıh terimi olarak mala ve cana yönelik hukuka aykırı fiilleri ifade eder. Bu anlamda hayvanların mala ve cana verdikleri zararlar fıkıh kitaplarında "cinâyâtü'l-hayevânât", umuma ait yollara bırakılan eşya ve benzeri şeylerden meydana gelen zararlar da "cinâyâtü'l-cemâdât" başlığı altında ele alınmaktadır. Ayrıca insanların doğrudan veya dolaylı hareketleriyle mala yönelik haksız fiillerine cinayet denilmekteyse de bunlar daha çok türüne göre gasp* veya itlâf* terimleriyle ifade edilmektedir. En dar anlamıyla cinayet, adam öldürme ve müessir fiil karşılığında kullanılır. Böyle bir fiilde bulunan kimseye câni, bu fiile mâruz kalana da mecniyyün aleyh denir. Şâfiî ve Hanbelî hukukçuları insana yönelik katil ve müessir fiiller için cirâh terimini kullanmaktadırlar. Fıkıhta ayrıca kişinin ihramda iken dikişli elbise giymek, koku sürünmek, kıl koparmak gibi yasak fiilleri işlemesine de cinayet denir. Cinayet kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de geçmemekteyse de hadislerde terim anlamında kullanılmıştır (meselâ bk. Müsned, III, 89; Ebû Dâvûd, "Diyât", 25; Nesâî, "Tahrîm", 29).

İslâm hukukçuları şahsa yönelik cinayeti adam öldürme (cinâyet ale'n-nefs), müessir fiiller (cinâyet alâ mâ dûne'n-nefs) ve anne karnındaki çocuğa yönelik ve onun ölümüyle sonuçlanan cinayetler olmak üzere üçe ayırırlar. Adam öldürme de kendi içinde Hanefîler'e göre amd, şibh-i amd, hata, hata mecrasında câri ve tesebbüb olmak üzere beşe, onların dışındaki hukukçulara göre ise amd, şibh-i amd ve hata olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Kasden adam öldürme esas itibariyle kısas, kasıt olmadan adam öldürme de diyetle cezalandırılır. Kasıt olmadan adam öldürmede diyetin uygulanmadığı durumlarda veya diyete ilâve olarak ta'zîr cezasının uygulanması da söz konusu olmaktadır.

İslâm hukukçuları müessir fiilleri "kişinin uzuvlarına yönelik yasak fiiller" diye tarif etmektedirler. Müessir fiiller amd veya hata ile vuku bulan fiiller olmak üzere ikiye ayrılır. Bu taksim Hanefîler ve bir kısım Hanbelîler'e göredir. Amden olan müessir fiilin cezası uzuvda kısastır. Kısas cezasının uygulanabilmesi için fiilin kasden yapılmış olması, hukuka aykırı bulunması, müessir fiile mâruz kalan ile fâil arasında din, cinsiyet ve sayı bakımından denkliğin bulunması, kısas yapılacak uzuv ile müessir fiile konu olan uzuv arasında eşitliğin mevcut olması ve kısas uygulamasının kasdı aşan bir sonuç doğurma ihtimalinin bulunmaması gerekmektedir. Müessir fiillerde kısas için iki taraf arasında cinsiyet birliğinin bulunması gerektiği görüşü Hanefîler'e aittir. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî fakihleri adam öldürmede olduğu gibi müessir fiillerde de kısas için cinsiyet birliğini aramazlar. Din birliğini ise Hanefîler'in dışındaki hukukçular şart koşmaktadır. Şâfiîler'e göre zimmîler hakkında, müslümanlara yönelik müessir fiilleri için kısas uygulanabilirse de aksi mümkün değildir. Mâlikî mezhebinde din farkı her iki taraf için de kısasa engeldir. Hanefîler ise bu konuda din birliğine gerek görmemiş ve zimmî ile müslüman arasında kısasın uygulanabileceğini kabul etmişlerdir. Sayı konusunda eşitliği şart koşan Hanefîler'e göre müessir fiillerde iştirak durumunda kısas uygulanmaz. Mâlikî, Şâfiî ve bir görüşlerine göre Hanbelî mezhebinde müessir fiillerde kısas için sayıda eşitlik şart değildir, bir kişi karşılığında birkaç kişiye kısas uygulanabilir. Bu şartlardan birisi gerçekleşmezse ceza olarak kısas değil diyet uygulanır.

Hata ile olan müessir fiillerin cezası diyettir. Diyet bazı durumlarda diyet ödenecek organa göre sabit (erş), bazı durumlarda da meydana gelen zarara göre hâkim tarafından miktarı takdir edilebilen (hükûmet-i adl) yani değişken olabilmektedir. Diyet fâil tarafından ödenebileceği gibi fâilin belirli yakınları tarafından da ödenebilir.

Cinayetin üçüncü türü, hamile kadının bir müessir fiil sonucu karnındaki çocuğunu düşürmesi halinde söz konusudur. Bu durumda fâil "gurre" denilen bir tazminat ödemek zorunda kalır ki bu tazminat ceninin mirasçılarına intikal eder. Cenin burada hukuken sağ doğmuş, kişilik ve ehliyet kazanmış kabul edilmekte, kendisine yapılan haksız fiilin tazminatı mirasçılarına intikal etmektedir

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’

‘İşte bundan dolayı vazgeçtim ve bir avukata gidip dava açtım. Sonunda ne oldu biliyor musun?’ dedi Üzeyir Bey.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.