Sabah uyandım ve (daha önceki bölümlerde anlatmasam da) önceki gün çantamı karıştırırken odadaki diğer kişilere birazcık rahatsızlık verdiğim için bugün daha dikkatli bir şekilde çantamı toplamaya koyuldum. Gerçi şahsen söylemediler ama çantayı karıştırırken, içindeki vakumlu poşet yüzünden çok fazla ses çıkmıştı ve rahatsız olduklarını anlayabiliyordum. Neyse, bunlar hep tecrübe. Bu hostelde kilitli dolaplar küçüktü. Yani sadece powerbank vs. bırakıyordum oraya. Çantam sığmıyordu ne yazık ki. Onu, yatağın ayak kısmında, yere koyuyordum. Küçük dolaptaki eşyalarımı aldım. Nemli havlumu falan asmıştım sanırım önceki gün, onları da yerleştirdim. Sonrasında üzerime giydiklerim hariç bütün kıyafetleri de koca çantama yerleştirdim. Terliklerimi ve peçetemi ise farklı bir poşete koydum ve el çantama koydum. Odadan mutfağa geçtim ve buzdolabına koyduğum birkaç yiyeceği de el çantama koydum. Sanırım 1-2 tane de ekmek arası hazırladım yolculuktan önce yerim diye. Artık yavaştan ayrılmaya hazırdım. Dolabın anahtarını resepsiyona teslim ettim ve başka bir şey yapmam gerekli mi diye sordum. ‘’Başka bir şeye gerek yok’’ dedi. Genelde hostel çıkış saatleri öğleden önce oluyor. Ben o saatten de önce çıkış yapmıştım sanırım (9.30 civarı çıkış yapmışım muhtemelen). O koca çantayı taşıyacak olmanın düşüncesi yoruyor olsa da birkaç işaretli yeri gezdikten direkt olarak tren istasyonuna geçecektim. Biletim öğleden sonraydı. Fazla geç değildi.
Birkaç kez, şehri dolaşmak için geçtiğim yerlerden bu sefer ayrılmak için geçiyordum. Önceki gün gördüğüm halde fotoğrafını çekmediğim bir kilisenin bu sefer fotoğrafını da çektim. Her ne kadar acele ediyor olsam da görmezden gelemedim ve içine de girdim.
(Altlerchenfelder Kilisesi. Mimari açıdan ilgi çekici, 19. yüzyılda yapılmış.)
Gerçekten de çevresiyle uyumlu, dış ve iç dizaynıyla ilgi çekici bir mimariye sahipti kilise. Dış cephe renkleri daha sade ve şık, iç renkleri ise biraz daha altın sarısı ve maviye kaçıyordu. Biraz içini gezdikten sonra kiliseden ayrıldım. Hedefim olan ana tren istasyonuna biraz daha vardı. Yol üstündeki bir başka yer de ana meydanlardan biri diyebileceğimiz, müzelerin ve tarihi yapıların bolca olduğu bir sokaktı. O sokağa doğru giderken de sanırım bir cadde kapalıydı. O yüzden hem hafiften trafik vardı hem de arabaları başka bir çıkışa yönlendiriyorlardı. Ben de o ara karşıdan karşıya geçtim. Kırmızı bir araba beni gördüğü anda durmuştu. Ama garip olan, ben yoluma devam edip başka caddeye çıkarken yine aynı arabayı aynı şekilde durdurmuş oldum yaya geçidinde. Trafik ve kapalı cadde yüzünden tekrar denk gelmiştik. Bu da böyle bir anı işte. Biraz komik bir durumdu tabi benim için, alışkın olduğum şeyler değil. Birkaç dakika sonra artık bahsettiğim sokağa çıkmıştım.
Aslında yürürken aklıma Viyana’dan magnet almadığım geldi. Bu seyahatim için her gezdiğim şehirden magnet alma planım vardı. Türkiye’de gezdiğim şehirlerden de topluyordum. O yüzden yürürken bir yandan da haritalardan civardaki hediyelik eşya dükkanlarına bakmıştım. Şehrin bu kısmında sadece birkaç tane vardı ne yazık ki ama en azından yolumun üstüne yakın olan dükkanlar vardı, buna da şükür. Oraları da listeye aldım ve yol üstündeki tarihi yapılara göz gezdirmeye devam ettim.
(Avusturya Parlamento Binası, yasama binası olarak kullanılıyormuş, 19. yüzyılda yapılmış.)
Ne yazık ki burayı da detaylı gezemedim zaman kısıtından dolayı. Ama çevresindeki heykeller ve genel tasarımı çok iyiydi. İçinde ise yüzden fazla oda olduğu yazıyor internette. Ulusal Konsey Odaları ve Temsilciler meclisi gibi önemli olanları haricinde kütüphaneler, yemek odaları veya spor salonları da barındırdığı yazıyor. Hemen binanın ön girişinde ise Athena Çeşmesi bulunmakta. Şehrin en çok ilgi çeken eserleri arasındadır diyor. Şuan araştırdığımda da gayet ilgi çekici bir eser gibi duruyor. Ama fotoğraflarımın arasında rastlamadım. Sanırım orayı atlamışım. Some planning issues. Neyse, bu minik pişmanlığı bir kenara bırakalım ve geziye devam edelim. Sokağın az ilerisinde yine harika tasarıma sahip iki tarihi bina gördüm. Bunlar karşılıklı şekilde inşa edilmiş olan Viyana Doğa Tarihi Müzesi ve Viyana Sanat Tarihi Müzesi’ydi.
(Viyana Doğa Tarihi Müzesi. Müzenin kökeni olarak eşi Maria Theresia’nın, öldükten sonra İmparator 1. Franz’ın koleksiyonunu halka açık sergilemesi olduğu yazıyor.)
Ayrıca günümüzde koleksiyonunda 30 milyona yakın nesne olduğu yazıyor. Bayağı büyük bir envanter. Gayet etkileyici mimarisiyle de göz kamaştırıyor. Tam karşısında ise bir diğer etkileyici yapı, Viyana Sanat Tarihi Müzesi.
(Viyana Sanat Tarihi Müzesi, 19. yüzyıl.)
Aslında diğer müzenin ana girişi de bununla çok benzer bir tasarıma sahip. Ama hem farklılık olsun diye hem de Doğa Tarihi Müzesi’nin ana girişinde fazla insan olduğu için arka tarafından çektiğim fotoğrafı koydum. Neyse, sanat tarihi müzesi de dekoratif sanatlar ve güzel sanatlar alanlarında önemli bir yere sahipmiş. İçine giremediğimden, bilemiyorum açıkçası.
(Maria Theresa Anıtı, 19. yüzyıl.)
Ve geldik iki müze arasındaki o harika heykele. Hem tarihsel açıdan hem de mimari açısından gerçekten ilgi çekici bir eser. 18. yüzyılda tam 40 sene Habsburg Monarşisi’ni yöneten İmparatoriçe Maria Theresa’yı anmak için yapılmış. Gerçi bunu birkaç savaş kaybettikten ve ekonomik kriz yaşadıktan çok kısa süre sonra yapmışlar. Neden bilmiyorum. Sonuçta heykel karın doyurmuyor. Ama olur öyle şeyler diyelim ve tepesinde 6 metre kocaman bir imparatoriçe anıtı olan 19 metrelik heykeli bir kenara bırakalım. İlgisini çekenleri araştırmaya davet edelim. Gayet iyi bir işçiliği var.
Artık iki müzenin olduğu meydandan da ayrıldım ve ana sokağa tekrar çıktım. Hemen yol üstündeki Viyana Devlet Operası’na denk geldim.
(Viyana Devlet Operası, 19. yüzyıl ortalarında inşa edildi.)
Aslında fotoğrafın aşağı kısmını kestim, yoksa bütün halinde girişi çekmiştim. Ama yine arabalar ve insanlar olduğu için kestim orayı. Dış cephesi haricinde içi de harika bir mimariye sahip. Aynı zamanda bu civardaki ilk büyük binaymış yazdığına göre. Opera sanatları için gayet değerli ve önemli bir bina imiş. Opera’nın önünden ayrıldığımda da bu sefer hedefimde, haritadan daha önce işaretlediğim hediyelik eşya dükkanları vardı. Biraz yürüdükten sonra bir tanesinin önüne geldim ama kapalıydı. Neden bilmiyorum açıkçası çünkü hafta ortasıydı ve saat de 11 civarıydı. Özel bir gün falandı sanırım ya da kendisine kafa tatili vermiş, bilemeyeceğim. Sonra biraz daha yolu uzatarak bir başka dükkana gittim. Orada güzel magnetler vardı ama biraz pahalı geldi. 3.5 euroydu diye hatırlıyorum. Ama madem geldim, alayım bari dedim ve gözüme güzel gözükeni aldım.
Artık tren istasyonuna çıkan sokağa girmiştim neredeyse. Yol üzerinde işaretlediğim bir diğer noktaya geldim. Gayet güzel bir mimariye ve çevre dizaynına sahipti bu kilise de.
(Karl Kilisesi, inşası 1737 yılında tamamlanmış.)
Mimar arkadaş binayı yaparken bazı önemli tarihi eserlerden ilham alarak yapmış. Ön taraftaki iki büyük sütun gibi örneğin. Bir de internette, tasarlayan mimarın öldüğü ve kiliseyi oğlununun tamamladığı yazıyor. Ayrıca sanırım yaz aylarına doğru kilisenin önündeki o geniş alan su ile doluyor. Normalde ben burayı gitmeden önce araştırırken bahçesindeki hafif göleti görmüştüm ve çok hoşuma gitmişti. Gördüğünüz gibi ben fotoğraf çektiğimde minik bir su birikintisi vardı sadece. Kışın gittiğim için sanırım normal bir durumdu. Tüm göleti dolmuş şekilde görmeyi isterdim çünkü sudan gelen yansımalarla birlikte çok güzel fotoğraflar ve görüntüler ortaya çıkıyordu. Neyse, sağlık olsun dedim ve birkaç fotoğraf çektim. Sonrasında girişe doğru ilerledim. Tren biletimin saati de yavaştan geliyordu ama bu kiliseyi gezmek de istiyordum. İçeri girdim ama bilet fiyatı pahalı geldi (şuan olsa hiç düşünmeden girerdim çünkü daha pahalısına rastladım). Bir karar vermem gerekiyordu ama madem bilet saati de yaklaşıyordu, o zaman ben de istemeyerek de olsa girmekten vazgeçtim. Tekrar gelişimde kesinlikle girmek için kendime söz vererek pek tabi.
Ana sokaktan iyice sapmıştım artık ve bir diğer işaretlediğim kiliseyi uzaktan görür olmuştum. Hatta o sokağın fotoğrafını da çektim hazır hiç araba yokken.
Bilerek ayarlamadım ama yakındaki tüm arabaların plakaları da kendiliğinden sansürlü olmuş. Ne kadar da ileri görüşlüyüm(!). Plaka sansürüyle uğraşmak yerine şu an bu satırları yazdım. Neyse, yolun ortasından, sanki ilk defa kilise görmüşüm gibi fotoğraf çekerek turist olduğumu herkese olmasa da karşıdan gelen dayıya belli etmiştim. Ayrıca şu düzene bakar mısınız? Gerçekten bazı yerler çok sade ama estetik oluyor. Sonra kaldırıma geri çıktım tabi. İyice yaklaştım kiliseye. Daha çok uzunlamasına bir yapısı vardı.
(St. Elisabeth Kilisesi, 19. yüzyıl.)
Kilise, tescilli taşınmaz bina olarak tarihi eser statüsünde imiş. Ayrıca kilise mobilyaları inşa edildiği dönemden kalma yazıyor internette. Gayet ferah ve sade bir yapısı vardı kilisenin. Daha açık tonda iç mekân benim daha çok hoşuma gidiyor kiliselerde. Yine birçok farklı detaya daha ev sahipliği yapıyor bu kilise de.
Yanındaki banklardan birine çöküp su falan içmiştim, el çantamı düzene sokmuştum biraz. Tren istasyonunda yemek yemeyi planlıyordum çünkü ve burası istasyondan önceki son durağımdı. Yani istasyona doğru ilerlerken ben öyle düşünüyordum ve sonra bir figür mağazasına denk geldim. İstasyona bayağı yakındı ben de bir içine gireyim dedim. Anime/manga ürünlerine olan ilgim zaten anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Zaten küçük bir dükkandı ve ben de fiyatları dolayısıyla satın almayı düşünmüyordum ama birkaç fotoğraf çekip etrafa bakındım.
(Re:Zero’dan Rem ve Ram figürleri.)
Dükkan sahibinin Re Zero serisine ve bu ikiz karakterlere özel bir ilgisi vardı sanırım. Daha fotoğrafta yer almayanlarla birlikte koca raf bu karakterlerle doluydu. Neyse, sonrasında ayrıldım dükkandan. Ve hemen ileride tren istasyonu vardı. Bu istasyon, biletime rezervasyon yaptığım diğer istasyon değildi. Muhtemelen de daha büyüktü. İçeri girip direkt az kişinin olduğu bir platforma geçtim. Benim trene bineceğim platform değildi bu ama zaten biraz daha vakit vardı trenime ve ben de daha önceden hazırladığım ekmek arasını yiyecektim. Sanırım labne tarzı bir şey sürmüştüm ekmeğe ve yanında da marketten aldığım elma suyu vardı. Yedikten sonra kendi platformuma geçip treni beklemeye koyuldum. Kalkıştan biraz önce geldi tren ve ben de rezervasyonumu kontrol ettim. Orada yazan koltuk numarasına göre oturacaktım güya. Bu, Avrupa’da bineceğim ilk trendi ve pek bilmiyordum sistemi. Ekrana baktığımda dikkat etmemiştim ama orada 1. sınıf ve 2. sınıf ibareleri varmış. Ben 2. sınıf yerine, biletimde yazan koltuk numarasına göre girmek isterken meğer 1. sınıf kısmına girmişim. Hiç de farkında değilim ha. İçeride 6’şar kişilik odacıklar bulunuyordu. Ben de kendi rezervasyonuma gelen kısma geçtim. Dedim herhalde bu tren böyle yav, odacıklar normal (:D). Sonra tren hareket etti ve baktım yanıma kimse gelmiyor, ben de geçtim cam kenarına. Arada birkaç kişi koridordan geçiyordu, onun haricinde çık çıkmıyordu. Her koltuk için de priz vardı. Diyorum ne kadar güzel hizmet falan.
Bu yolculukta çektiğim fotoğraflardan birisi. Kış olduğu için pek yeşillik yok ama kahverengi ormanların ve çalılıkların arasında gayet rahat ve güzel bir yolculuktu. Biraz sonra Avusturya tarafının bilet kontrolcüsü geldi. Ben ikinci sınıf interrail biletimle olmama rağmen bir şey demedi. Kontrol edip devam etti. Biraz telefonda falan takıldım, Macaristan sınırını geçtik. Operatörüm bu sefer de Macaristan’a hoş geldiğimi ve iyi dileklerini ilettiğini belirten mesaj attı. Ben de eyvallah dedim ve bu şehrin de güzel anılarla geçeceğini umdum. Sonrasında Macaristan tarafının görevlisi kontrol etti biletimi, yine o da bir şey demedi burada yolculuk yapmama. Muhtemelen rezervasyon zorunlu olmadığından, eğer başkası rezervasyon yapmadıysa bir şey demiyorlar nereye oturduğunuza. Özellikle de bu tarz kalabalık olmayan tren seferlerinde.
Bu seyahatimde bir daha uzun tren yolculuklarında bu kadar rahat edemeyeceğimden habersiz şekilde artık Budapeşte’ye iyice yaklaşmıştım. Her zamanki gibi haritadan kontrol ediyordum ne kadar yaklaştığımızı ve etrafta küçük beldeler görünmeye başladığında yeni bir şehire adım atacak olmanın heyecanı yükseliyordu içimde, hem de bu şehri çok fena seveceğimden habersiz bir şekilde.