Her ne kadar hayatımda pek şehirler arası trene binmemiş olsam da bu yolculuğum gayet keyifli ve sakin geçmişti. Gerçi birinci sınıf bir kabinde yolculuk etmemin de etkisi vardır tabi. Biraz garip bir tren garıydı hatırladığım kadarıyla Budapeşte’ninki. Yukarı zemin kata çıktım. Güneşli bir hava vardı. Hatta Viyana’ya kıyasla bayağı sıcaktı. Hemen yanımda yine bir dilenci bitiverdi. Sanırım Macarca bir şeyler söyledi. Ben de onu anlamadığımı söyledim İngilizce olarak. Sonra o da hemen frekans değiştirdi. İngilizce konuşmaya başladı. Sofya’dakinin aksine buranın dilencisi bile kendini geliştirmiş (:D). Bir şeyler anlatmaya başladı. Yardıma ihtiyacım var falan, tam hatırlamıyorum ne dediğini. Ben de el hareketleriyle ve istemiyorum diyerek başımdan savdım.
Bu dilenci olayını da atlattıktan sonra baktım hemen yanımda tramvay durakları ve karşıda da AVM var. Hem de içinde döviz değiştirme dükkanı da var. Haritalardan kontrol ettim yerini. Sonra daldım içeriye. Döviz işini bugünden halletmek istedim. Sonrasında dükkan bulmak için uğraşmak üşendirici geldi. Koca çantamla gidiyorum tabi. Biraz dikkat çekiyor. Dilencilerin muhtemelen benim turist olduğumu anladığı unsurlardan birisiydi o çanta.
Arıyorum tarıyorum ama yok! AVM’nin hiçbir yerinde bulamadım döviz dükkanını. Dönüyorum dolaşıyorum etrafta, haritalardaki konumuma göre bakınıyorum ama bulamıyorum. Sanırım AVM’nin yönlendirici bir haritası da yoktu içeride, ben göremedim. Girişte zaten güvenlik taraması falan yok. Güvenlik bulsam bile muhtemelen sormaya çekinirdim gerçi. Sonrasında dükkanın fotoğraflarına baktım haritalardan. Ki, eğer dükkan fotoğrafı çevresindeki ipucu olabilecek başka dükkanları da kapsıyor mu diye. Sanırım sadece bir tane dükkan görmüştüm fotoğraf arka planlarında. Ama bilin bakalım ne oldu? Onu da bulamadım. Bunalmaya başlamıştım artık. Tuvalete gireyim dedim. Avrupa’da genelde ücretli oluyor AVM’lerde. Türkiye’nin AVM’leri birçok konuda olduğu gibi tuvalet konusunda da çok daha iyi.
Neyse dedim bari dışarı çıkayım, dükkan konum olarak hafiften dışarı doğru işaretlenmişti. Belki dışarıdan erişimlidir dükkan diye. Deniyordum bir şeyler işte. Tüm tuşlara basmak gibi. Dışarı çıktım ve AVM’nin diğer tarafına dolandım. Karşılaştığım tek şey ise kapalı otoparkın çıkışıydı. Hayal kırıklığı içerisinde geri döndüm, içeri girdim. Neden bu kadar inat ettim bilmiyorum. Sanırım tramvay için kredi kartı kullanmak istemedim. En son bu garip tasarımlı AVM’de yolumu ve dolayısıyla dükkanı buldum. Dedim Türk lirası değişeceğim. O da ‘’okay’’ dedi. Zaten başka bir şey demesi işime gelmezdi. Sanırım birkaç yüz lira değiştim. Karşılığında birkaç bin Macar forinti aldım (hâlâ daha 500 forint saklıyorum hatıra olarak). Tahmin edebileceğiniz gibi fazladan sıfır var diyebiliriz. Teşekkür ederek ayrıldım ama bu kadar inat ettiğime değdi mi emin değilim açıkçası. Çünkü bayağı komisyon almıştı (:D). Ben ve inatçılığım işte, naparsın?
Artık merkeze ve dolayısıyla kalacağım hostele gitmek için tramvay bileti almalıydım. Hangi tramvaya bineceğimi kontrol ettim ve tek seferlik bilet aldım. Her zamanki gibi kontrol falan yoktu tabi. Ama ben de biletsiz binmiyorum sonuçta. 300 forint tutmuştu bilet. Bayağı ucuzdu. Tek yön için tabi. Tek seferlik. Gerçi şimdi aklıma geldi de, normalde bindiğim zaman tramvayın içindeki makineye okutmam gerekliydi sanırım. Ama ben bilmediğimden okutmamıştım. Neyse, denk gelmedik görevliyle ya, minik spoiler olsun. Hostel ile indiğim tren istasyonu nehrin farklı yakalarında kalıyordu. Ama çok da uzak değildi.
Normalde gözüme kestirdiğim 2 hostel vardı. Hatta bir tanesi, nehir üzerindeki adacığın üzerinde konumlanmıştı. Baya baya nehrin ortasında kocaman bir adacık vardı ve köprüyle iki yaka o adacığa bağlanmıştı Budapeşte’de. Hatta puanı ve fiyatı da bayağı iyiydi. Ama sonrasında biraz daha merkeze yakın olanı seçtim. Ulaşım ve puan olarak daha iyi gelmişti son saniye.
Artık Tuna Nehri’nin üzerindeki köprüden geçiyorduk. Köprüden hemen sonrası zaten hostele en yakın olan duraktı. Merkezdeki tarihi pazar yerinin orada inmiştim. Etraftakilerin çoğu zaten neredeyse akşam olduğu için yavaştan evlerine çekilmeye başlamıştı. Birçok dükkan kapanma hazırlığındaydı. Ben de zaten buraya tekrar gelirim diye çok etrafa bakınmadan direkt navigasyonumu ayarladım ve hostele doğru yola koyuldum. Tuna kıyısından olmasa da hemen yukarısındaki yoldan yürümeye başladığımda ise batan güneşin gözlerime dolmasıyla birlikte cidden manzaraya bayılmıştım.
(Tam o sırada çektiğim fotoğraflardan bir tanesi. Daha net olanları vardı ama güneşin kamera lensine dolduğu fotoğrafı koymak en iyisi gibi.)
Zaten yanımda yiyecek vs. olduğu için hiç bakınmadım marketlere. Direkt Hostel’in önüne geldim. Arada hafif birkaç yanlış yola sapma oldu ama olur öyle şeyler. İlk defa geliyorum. Baktım geldiğim yerde bar var. Ulan dedim yanlış mı geldim. Sonradan kafamın üstündeki tabelada hostelin adını gördüm. Sanırım camlarda kaplama da vardı. Girdim içeri. Hostellerde bar olmasının çok normal olduğunu biliyordum ama bu seferkinde biraz fazla ön plandaydı. Neyse, önemsemedim ve arkadaki hostel için ayrılan masaya yürüdüm. İşte dedim rezervasyonum vardı falan. O da herhalde pasaportumu istemiştir. Check-in işlemleri tamamlandı ve bana bir kart verdi. Kapıları vs. bu kartla açabileceğimi söyledi. Mutfaktan bahsetti. Oda numaramı ve katı söyledi. Zaten kartta da yazıyordu. Ben de tamam dedim ve hemen yandaki hostele çıkan, sadece misafirlerin girebileceği kapıya yöneldim. Zaten başka birisi de içeriden çıktığı için kapıya kartı okutmadan girebilmiştim. Sanırım ikinci kattaydı odam. Kata çıktığımda bir kapı daha olduğunu gördüm. Kartı okuttum ama ne hikmetse çalışmadı. Tekrar denedim ve yine olmadı. O ara aşağıdaki resepsiyonda gördüğüm bir görevli merdivenlerden iniyordu. O mu beni fark etmişti yoksa ben mi ona seslenmiştim tam hatırlamıyorum ama sonrasında beni tekrar resepsiyona yönlendirdi. Oradan halledileceğini söyledi. Bu seferki BATMAN de bu abla oluyor sanırım. Ben de el mahkum aşağı indim. Yani burada sızlanma nedenim sizin de halihazırda onlarca kez duyduğunuz koca çantam. Giriş kapısının yanında makine gibi bir şey vardı. Dedim acaba benim mi bir şey yapmam lazım. Baktım olmayacak gidip resepsiyona çalışmadığını söyledim kartın. O da bu alışagelmiş bir şey olacak ki, kartı değiştirip yeni kartı oradaki bir makineye okutup bana verdi. Teşekkür ettim ve hemen girişte denedim. Bu sefer olmuştu! Minik bir zafer.
Kat kapısını da açtıktan sonra kapıdaki Wi-Fi şifresi gözüme takıldı. Ama internetim zaten yeterince vardı ve bu tarz açık olabilecek internetlere bağlanmamayı tercih ediyordum. Biraz etrafa bakındım. Lavabo ve duşlar vardı koridorun solunda. Hemen sağda ve koridorun ilerisinde ise odalar sıralanmıştı.
Kartı odamın kapısına okuttuğumda sanırım artık güneş iyice batmıştı. İçeri girdim, çok sessiz sakin bir ortam vardı. 6 kişilik uzunlamasına bir odaydı. Resimlerini detaylıca incelediğim için rezervasyon sırasında, hiç yabancı gelmemişti. Yaşlıca, Asya’lı olduğunu tahmin ettiğim teyze ayaktaydı bir tek. Ona bir merhaba dedim. O da karşılık verdi. Zaten onun haricinde de neredeyse hiç konuşmadık odadakilerle. Ayrıca 2-3 genç vardı ve geri kalan yataklar da boştu. Bu sefer üst ranza denk gelmişti ama yapacak bir şey yok. İki gün idare edebilirdim ve hosteli gerçekten sevmiştim. En önemlisi dolaplar kocamandı abi! Büyük ve güzel bir dolap koca çantalarımı fırlatabileceğim bir alan sunuyordu bana ve bu muhteşem bir detaydı. Yine dolaplar da kartla açılıyordu. Bu da yine güzel bir detaydı pek tabi. Çantaları yerleşirdim ve etrafa göz atmak için odadan çıktım. Muhteşem terliklerimi ayağıma geçirmiştim tabi. İlk önce üst katları dolaşmaya başladım. Çünkü mutfağa yanımdaki yiyecek poşetini koyacaktım. Hemen üst katta, oda koridorlarından ayrı olarak ortak bir alandı mutfak. Büyük bir buzdolabı ve birkaç oturak vardı. Tabi tavalar, ocaklar ve tabak çatallar falan da. Direkt poşetimi dolaba koydum. Zaten içindekilerin çoğu dolap için uygundu. Muhtemelen yanıma sadece suyumu almışımdır. Üzerine ismimi de not etmiştim diye hatırlıyorum. Genelde böyle işler için kalem kağıt falan oluyordu zaten orada.
Artık yerleştim sayılırdı hostele. O yüzden Viyana’daki gibi etrafı dolaşmaya çıktım. Açıkçası dışarı çıkana kadar ne yaptığımı hatırlamıyorum. Belki duş falan almışımdır, biraz yatıp yuvarlanmışımdır odada. Bunları da fotoğrafların çekildiği tarih ve saate göre söylüyorum tabi. Ama planladığım bir yeri gezmek değildi amacım. Öylesine bir yürüyüş için çıkmıştım. Tramvaydan indiğim yere doğru yürümeye başladım. Bu sefer yukarıdaki yolu değil, direkt nehrin kıyısından yürüyordum ama. Gördüğüm manzaralara ve sarı ışıklandırmalara bayıldığımı tekrar belirtmeliyim. Bir yerden sonra sarı ışıklandırma göz yoruyor ama nehre düşen yansımalar falan cidden harika duruyor.
Karşı kıyıdaki tarihi binaları çektikten sonra bu sefer köprüden geçmek için yukarıdaki yola çıktım. Arada kot farkı var, fotoğraflarda da belli oluyor.
Klasik, akşam vakti sokaklarda in cin top oynuyor. Neyse, çıktım körüye. Birkaç farklı köprü olsa da en yakındakine rotayı çevirmiştim. Köprü üstünden de nehrin manzarası harikaydı.
Bu da geldiğim taraf, yani hostel tarafı değil. Diğer taraftaki köprü ve şehrin diğer kısımları. İlerleyen günlerde damlarım diye devam etmedim. Saat 20.30 civarıymış bunu çektiğimde. Biraz daha foto çekip hostele döndüm zaten sonrasında. Gayet ferah ve huzurlu bir akşam yürüyüşü olmuştu benim için. Ama artık yarın için dinlenmem gerekiyordu. Daha halledilecek işler vardı. Bilet rezervasyonunu yapmalıydım ilerleyen günlerde ve 24 saatlik toplu taşıma bileti de lazımdı. Tabi haritalarda işaretlediğim güzel noktalara damlamak da en önemli işti.
Artık telefonda takılmaya ve yavaştan uyumaya geçiyordum hostelde ve yarının güzel geçeceğini umuyordum.