Yeni bir şehir, yeni bir sabah. Tamam dün çok da iç açıcı şeyler yaşadığım söylenemez. Ama tamamen de kötü deneyimler değildi. Tabi, ben bazı konularda ders çıkarmaz bir insan olduğumdan birkaç yerde daha tanılar koyacağız birlikte.
Daha önceki bölümlerde rezervasyon yapmak için tren istasyonuna gitmem gerektiğini söylemiştim. Türkiye’de rezervasyon işi bu şekilde hallediliyordu. Avrupa’ya gelince internetten hallederim ve rahat ederim diye düşünüyordum. Planlarımın, suyun dibini boylaması çok da uzun sürmedi tabi. Uygulamada, bineceğim bir sonraki tren için rezervasyon öneriyor muydu hatırlamıyorum açıkçası ama pek de yoğunluk olacak gibi durmuyordu. Yine de planlarım sekteye uğramasın diye (ve tabiki tecrübesiz olduğumdan risk almak istemedim) rezervasyon yapacaktım. Hostele geldiğim gece yatmadan önce biraz bakındım sitelere. Özellikle birden fazla ülkeye hizmet eden demiryolu firmalarına baktım. Çoğu da internetten rezervasyona izin veriyordu. Ama bilin bakalım bu kümede kim yok? Ben! Ve pek tabi klişe tabirle ‘’70 milyon Türk halkı’’. Türkiye vatandaşı olan kişiler, internetten rezervasyon yapamıyordu. Bence tam bir saçmalık. Yani siz onlarca ülkenin dahil olduğu bir tren bileti ve demiryolu ağı ayarlıyorsunuz. Buna Türkiye de dahil. Ama ne hikmetse iş rezervasyona gelince yokuşa sürüyorsunuz. Tamam, ülkece o yokuşu Avrupa'ya kıyasla bir de sırtımızdaki kocaman bir yükle çıkmaya çalışıyoruz teknik olarak ama olsun, yine de saçmalık. Neyse, yapacak bir şey yok. Rezervasyon için istasyona gidecektim.
Sabahın çok da erken olmayan bir vaktinde kalkmış olmam dolayısıyla (hafif(!) üşengeçlik belirtisi), biraz planlarımı kendim suya doğru itmiştim ama hâlâ umut vardı. Öncelikle yakındaki markete gittim hemen. Çünkü bu yolculuğumda bana eşlik etmesi için bir terlik ayarlamalıydım kendime. Özellikle duşta ve hostelde gezinirken çok işe yarıyor terlik. Nasılsa buradan alırım diye de Türkiye’den taşımamıştım kalabalık eder diye. Bir de biraz yemek. Girdim markete ve biraz bakındım ne yiyebilirim diye. Her zamanki gibi fırın kısmı çok daha ilgi çekici ve güvenilirdi. Oradan 1-2 hamur işi aldım hemen. Sonrasında çoğunlukla plastiklerin olduğu aktüel tarzı bir kısım vardı. Orada karşılaştım kıymetlimle. Ah ah, ayrılığımız çok ani oldu…
Neyse, ayağıma uygun terliği buldum. Griye yakın bir rengi vardı. Güzel. Fazla cafcaflı bir terlik hoşuma gitmezdi zaten. Hemen kaptım terlikleri ve yiyeceklerle birlikte satın aldım. Kendileri bu gezimdeki ilk büyük market alışverişim oldu sanırım (4,5 euro idi terliğin kendisi net hatırlıyorum, bir öğrenci için hazine). Ama Allah var kaliteliydi. Ah ah, lan yine aklıma geldi ayrılığımız, hüzünlendim. Öhöm, neyse. Ayrılığa kadar bahsetmemeye çalışacağım bir daha terlikten (şüpheli). Sanırım peçete ve şu klasik market çantalarından da almıştım oradan. Peçeteyi büyük paket almıştım ki yolculuk boyunca yetsin. Ki, Antalya’ya döndüğümde bile kullandım o peçeteyi, çok bereketli çıktı.
Hostele dönüp aldıklarımı bıraktım ve yola koyuldum. Sanırım hostel ile tren istasyonu arasında 1 kilometre civarı bir mesafe vardı. Zaten biletim olmadığından yürüyeyim dedim. Hem de etrafı biraz daha tanımış olacaktım. Hostel sokağında bu sefer marketin tam tersi yönde ilerlemeye başlamıştım. Daha sokaktan çıkmadan karşıma bir inşaat çalışması çıktı. Gerçekten çok temiz çalışıyorlar. Tadilat yapılan yerden atıklar, oraya getirilmiş romörk benzeri bir şeye çevreyi tozutmayacak ve zarar vermeyecek şekilde büyük borularla aktarılıyordu. Buna daha Viyana’da bile en azından bir kere daha rastlayacaktım. Aklıma Avrupa’da kuralların ve cezaların ne kadar sıkı uygulandığı geldi. Demek ki iyi uygulanınca insanın toz yutma oranı bile azalıyor gibi. Türkiye’de ise sanırım sadece bir kere gördüm bu uygulamayı. Onun haricindekiler, kaldırımları bile kapatmaktan çekinmeyen inşaatlar, atıklarını istedikleri yere bırakan şirketler vesaire vesaire…
Öhöm, neyse. Ana sokağa çıktım. Gayet hoş tasarıma sahip olan ama yolumun tersinde kalan kiliseye bir bakış attım ve işimi bitirdikten sonra gelirim diye bu seferlik pas geçtim. Sokaklarda binalar birbirine bitişik olsa bile rahatlatıcı bir uyum içerisinde dizilmişlerdi. Çoğunluğu beton olan sokaklarda bile etrafa bakınmaktan sıkılmıyordum açıkçası. Yeni bir şehir gezmenin etkisi olsa da Türkiye’deki ‘’az miktarda yeşil ve gri çoğunluk’’tan çok daha iyi bir seçimdi bence bu düzen. Ne yazık ki Türkiye’nin belki de her köşesinde ayrı bir uyumsuzluk var. Ülkenin güzelliklerini yeterince parlatamıyoruz, yaşadığımız yerlerin kasvetine ve keşmekeşine kapıldığımız gibi…
Yine farklı konulara daldım. O konulardan çıkıp Viyana’nın balkonsuz sıra sıra evlerine geri dönelim. Balkon olmaması gerçekten havasını çok değiştiriyor sokakların. O sırada aklıma da çamaşırlarını nasıl kuruttukları geldi. Kurutma makinesi fikri gün yüzüne çıkana kadar, yıllarca balkona çamaşır asmaya alışmış olan ben, hafiften devreleri zorladım.
Bütün bunları düşünürken de Viyana’nın merkezi tren istasyonuna, yani ‘’Hauptbahnhof’’a varmıştım. Kendisi Almanca’da ‘’merkezi istasyon’’ benzeri bir anlama gelen kelime olur. Telaffuz etmesi çok keyifli olduğu için ayrıca yazayım dedim. Kısaltması ‘’Hbf’’ olarak geçiyor. Benim gibi gezerken haritaları falan çok kullanıyorsanız da Almanya ve Avusturya gibi ülkelerde kolaylık oluyor. Viyana istasyonunun dış tasarımı da güzeldi. İç dizaynı biraz garipti gerçi ama olsun. Girdim içeriye. Klasik, biraz bakakaldım. Sonra hafif etrafı gezdikten sonra bilgi almak için istasyon görevlisinin yanına gittim. Kendisine biletime nereden rezervasyon yapabileceğimi sordum. O da tarif etti. Görevlinin söylediğine göre rezervasyon işiyle kıymetli(!) bir Alman şirket ilgileniyordu. Kendilerine bu ve bir sonraki gezimde gayet hoş kelimeler söyleyeceğimden emin olabilirsiniz.
Sanırım yine yanlış bir yola sapmıştım ve kendimi bir anda istasyonun dışında buldum. Nasıl başardım ben de hatırlamıyorum açıkçası. Birkaç tane benim dikkatimi cezbeden yürüyen merdivendi sanırım bunun sorumlusu. Sonra tekrar ana istasyon binasına girdim ve o şirketin ofisini buldum bu sefer. İçeri girdim, rezervasyon yapacağımı söyledim ve görevli kişi bana hemen bir yandaki ofise gitmemi söyledi. Rezervasyonlar sadece yandaki ofisten yapılıyormuş. Farkı ne bilmiyorum.
Neyse, gittim ve orada rezervasyon yaptırdım bu sefer. Interrail biletimin kendisi ikinci sınıf olduğu için otomatik olarak ikinci sınıf vagona yaptı rezervasyonu. Sonrasında ayrıldım istasyondan ve haritada önceden işaretlediğim yakındaki yerlere gitmeye karar verdim. İki kilise ve bir kitapçı vardı yakında. Ben oraya doğru yol alırken size de bir şeyi söylemeliyim. Planlarıma göre artık, bu gezide çektiğim fotoğraflara çok daha sık rastlayacağız. Hem böylelikle daha eğlenceli ve renkli hale gelecektir bu eser. Hem de o kadar fotoğrafı boşa çekmemiş olurum. Bazı ek bilgiler vermeyi de düşünüyorum. Güzel olacak diye umalım ve geçelim.
(Bahsettiğim kiliselerden, orjinal adıyla ‘Mariahilfer Kirche’ olan eserin dıştan ve içten fotoğrafı)
Diğer kilisenin fotoğrafı fazla uzun olduğu için buraya koymadığımı ekleyeyim ve bendeniz ile ek bilgi vaktine girelim. İlk fotoğrafta gördüğünüz heykel, ‘’Joseph Haydn’’a ait. Kendisi Avusturyalı klasik müzik bestecisi. Hem Mozart’ı hem de Beethoven’ı etkilediği söyleniyor kendilerinin. En azından internette öyle yazıyor. Heykeli gördükten sonra merak edip bakmıştım, şimdi tazelemiş oldum bilgilerimi. Ayrıca ‘’Baba Haydn’’ olarak da biliniyor. Gerçekten baba adammış. Benim dinleme zevkim için biraz yavaş kaçıyor besteleri ama klasik müzik dinleyenler bir göz atabilir. Ya da kulak atabilir, orasını bilemeyeceğim.
Gitmeyi planladığım muhtemelen bütün şehirlerde öncelikle araştırdığım şeylerden biri ‘’manga store’’ benzeri dükkanlardır. Bu kiliselerden sonra gitmeyi planladığım şey de o işaretlediğim dükkanlardan birisiydi. Ben kendi çapında manga koleksiyonu yapan bir okuyucuyum ve özellikle bazı Avrupa ülkelerindeki manga/çizgi roman sektörünün büyüklüğü ilgimi çeken bir konu. Avusturya da, Almanca mangalar dolayısıyla bu kümeye fazlasıyla dahil. Buraya, o dükkandan da hatıra bırakmış olayım madem.
(Çok sevdiğim bir serinin çizim kitabı ve kitapçıdaki bir manga reyonu.)
Reyonda, Türkiye’de basılan bazı manga serileri de var. İlgisi olanlar görecektir. Neyse, bu tarz kitapçıları sadece gezmeyi bile sevdiğimden, bayağı zaman geçirdim ama daha gideceğim farklı kitapçılar da olacağından, bir şey almadım buradan (bir de pahalıydı tabi). Sonrasında sanırım hostele döndüm. Yemek, duş falan derken vakit akşama doğru gelmişti. Ben ise daha yeni diğer bazı yerleri gezmeye vakit bulabildim. İlk önce, istasyona giderken pas geçtiğim yakındaki kiliseye gittim. Şöyle de buyrunuz efenim, fotoğraflar;
(Orjinal adı ‘Breitenfelder Pfarrkirche’. İkinci dünya savaşında ağır hasar almış ve sonrasında restore edilmiş.)
Akşam girdiğim için, içeride benden başka bir Allah’ın kulu olmadığı için ve pek tabi kilisenin kapanış saati yaklaştığı için fazla durmadım içeride ve diğer gideceğim yere doğru yol almaya başladım. Saat, ben ve 70 milyon Türk milleti için daha erken olmasına rağmen, ara sokaklarda neredeyse kimse yoktu. Gerçi bayağı soğuktu hava, onun da etkisi olmuştur. Bir taraflarım buz kesmeye duruyordu yavaştan ama daha işaretli çok yer vardı. Yolda giderken bir tarihi kiliseye daha rastladım. Kapanmamış olsa da pek gireceğimi sanmıyordum ama dışarıdan bir fotoğrafını çektim tabi.
Birkaç küçük mesajlaşmanın dışında herhangi bir insan evladıyla iletişim kurmadığım dakikaların ardından istediğim yere vardım. Votiv Kilisesi’ne. Kapalı olduğu için buraya da giremedim ama giremediğime üzüldüğüm nadir yerlerden sanırım (büyük kiliseleri seviyorum, büyük camileri sevdiğim gibi). Kilisenin bahçesinde dolaşa dolaşa biraz fazla fotoğrafını çekmiş olabilirim ama tasarımını cidden beğenmiştim.
(‘Votivkirche’ yani ‘Votiv Kilisesi’ olur kendileri, 19. yüzyılda yapılmış. Yüksekliği 85 metre. İnternette bu kilisenin yapımı için proje yarışması düzenlendiği ve yarışmayı kazananın genç bir mimar olduğu yazıyor.)
Yolda ilerlerken birkaç kilise ve tarihi bina daha gördüm (şaşırmamak lazım). Askeri kışlalara kadar gelmiştim ve hemen yanında da artık Tuna Nehri’ne bağlanan bir nehir vardı. Gecenin ağırlığı, şehrin loş ışıklandırması ve kulaklığımdaki müzikle birlikte güzel bir yürüyüş oluyordu benim için. Gezdiğim diğer şehirlerde de yapmayı en çok sevdiğim şeylerden birisi, akşamları nehir kenarlarında müzik dinleyerek yürüyüşe çıkmaktı. Yanımda konuşacak birisi yoksa müzik dinliyorum tabi. Ki, bu gezide çoğunlukla olmayacak.
(‘Donaukanal’, bahsettiğim, Tuna Nehri’ne kıyasla çok daha dar olan nehir.)
Artık tekrardan acıkmaya başlamıştım. Hazır bu kadar yol gelmişken de köprüden geçtim. Çünkü karşıda gözüme kestirdiğim birkaç restoran vardı. Hepsi tabiki de dönerciydi (tavuk dönere tam anlamıyla bayılıyorum). Yıldızı yüksek olan ilk restorana gittiğimde ne yazık ki gözüm tutmadı ama başka yerlere bakınmaya başladım. Başka bir tane daha iyi gibi duran dönerci gördüm ama o küçük dükkan fazlasıyla doluydu. En son şansımı biraz daha ilerideki başka bir dükkanda denedim ve gerçekten yemeye uygun gibi duruyordu. Girip fiyat sordum. Açıkçası sahipleri Türk’tü sanırım. En azından sipariş verdiğim kişiler öyle duruyordu. Ama bu konudaki çekingenliğim, siparişi ingilizce vermem konusunda diretiyordu. Muhtemelen 10 euroya yakın bir meblağ ödediğim döner ayranımı kaptım ve küçük dükkandaki tek müşteri olarak akşamın muhtemelen son demlerinde (saat 7-8 civarı) bir güzel gömdüm. Şu beyaz sosa (sanırım yoğurt sosu) da bayılıyorum gerçekten. Bu gezideki bütün duraklarımda vizyonsuz gibi döner gömmüş bir insan olarak söyleyebilirim ki gerçekten çok yakışıyor yahu!
Bu akşam da doyduk elhamdülillah. Ödediğim hesaplar genelde canımı yakıyor, yalan yok. Ama buna da şükür, ne diyelim. Artık enerjimi geri topladığıma göre sıradaki ‘checkpoint’ime doğru yol alabilirdim. Gelirken geçtiğim kanalın üzerinden bir kez daha geçmeye ilerliyordum emin adımlarla. İstikamet nereye mi? Tabiki de bizleri bekleyen başka bir pişmanlığa.