İçeriğe geç

Anılar ve Tanılar

Bölüm 4 · 10 dk okuma

Anılar ve Tanılar

Bölüm 4

Pizza ve Gezgin

Pizza ve Gezgin

Bu sefer şansım yaver gitmişti ve bana pencere kenarını atamıştı otomatik sistem. Şimdi düşünüyorum da, şansımı nasıl kullandıysam artık, o zamandan bu zamana kadar olan 4 civarı uçuştan hiçbirisinde pencere kenarı atmadı. Neyse, konumuza dönelim. Manzaranın tadını çıkarıyordum çünkü yapacak başka pek bir şeyim yoktu ve internetimi de uçakta kullanamadığımdan, indirdiğim dizileri ve oyunları falan sonraya saklıyordum. Pek uzun bir uçuş olmadığından ve manzarayı izleyebildiğimden, yanaşmıyordum da diyelim biz ona.

Bulgaristan ve Avusturya farklı saat dilimlerinde olduklarından, yerel saate göre hesaplanan iniş saati (daha demin bu cümleyi yazarken kontrol etti) akşam 5 gibi olacak. Arada telefonda takılıyorum, manzaramı izliyorum ve zaman geçiyor bir şekilde. İniş için alçalmaya başlıyoruz. Ve yine ne geliyor karşımıza, bir pişmanlık daha. Alışın buna derim. Alçalırken bile gözlerimi kamaştıran o manzara, uçaktan indiğimizde daha da büyüleyici gözüküyor gözüme. Otobüsle mi aktarılmıştı yolcular havalimanına yoksa direkt mi geçiş yapmıştık hatırlamıyorum ama kesin hatırladığım şey, o muazzam manzaranın kötü de olsa fotoğrafını çekmiş olmamdır. Asıl pişman olduğum kısma gelirsek de, tam o muhteşem manzaranın olduğu yönde bir uçak kalkmıştı ve gerçekten tam özenle hazırlanmış bir film sahnesinden çıkan görüntü gibi duruyordu o an. Ne yazık ki ‘’Bana böyle şeyler denk gelmez, müsait olunca çekerim fotoğraf’’ diye düşündüğüm için o anı kaydedemedim. Sonrasında telefonu çıkardım tabi ama nafile. Yine de o güzel; yer yer pembe, kırmızı ve mavinin tonlarını barındıran gökyüzünü fotoğraflayabildiğim için şanslı sayılırım herhalde. Bu cümleleri yazarken o fotoğraf da yanı başımda duruyor bu arada. Uçak içinden çekmişim. Pencere yanında oturmanın güzellikleri (tamam kabul ediyorum, fazla övdüm).

Uçaktan iniyoruz. Daha doğrusu insanlar, sanki uçakta yüzden fazla insan yokmuş gibi daha tam anlamıyla hazırlıklar yapılmadan ve kapılar açılmadan o daracık koridorda, uçaktan çıkma savaşı vermeye başlıyor. Ben bu mevzuyu bir türlü anlayamıyorum. Seninle birlikte koridora çıkan ve önünde duran insanları ve pek tabi binlerce metre yukarıda seyahat edildiğinde bile zarar görmeyen o uçak kapısının içinden geçmeyi planlamıyorsan, niçin anında ayaklanırsın ki? Hem de uçağın ortasında. Hadi birinci koltuktaki kişi kapı yakında açılacak diye kalktı diyelim. Sevgili yirminci koltuktaki adam, sana ne oluyor? Bu, yurt içi veya yurt dışı hiç fark etmiyor. Neyse, insanların acelesi var, aktarmaya falan yetişecekler diyelim.

Ben de hazır pencere kenarındayken insanların o karışıklıkta kendi bavullarını baş üstü dolaplarından indirmeye ve o koridorda hayatta kalmaya çalışmalarını izliyorum.

Zaman geçiyor, kapılar açılıyor ve insanlar inmeye başlıyor. Koridor fazlasıyla boşalıyor ve sakince yerimden kalkıp, çantalarımı alıp uçaktan çıkıyorum. Çıkarken hosteslere iyi günler diliyorum. Ben de hizmet sektörünün bir kolunda çalıştığım için, onlara saygım büyük. O yüzden bunu yapmayı seviyorum. Tabi, karşılık olarak onca zahmetin üzerine bir de nazik bir karşılama alınca, hosteslere olan saygım daha da artıyor.

Artık havalimanı koridorlarındaydım ve benimle birlikte inen insanlar hâlâ bir koşuşturma içindeydi. Ben de pasaport sırası olabileceğini hatırlayarak daha hızlı yürümeye başladım. Bir sürü koridor ve dönüşü geride bıraktıktan sonra pasaport kontrol kısmına varabildik. Benim vaziyet, çantalar dolayısıyla berbat tabi de, zaman kısıtım yoktu. Kafam rahat. Hafif hüzünle de olsa ‘’All Passengers’’ kısmında sıraya girdim. Yavaşça sıra bana geldi ve görevli kadın pasaportumu inceledikten sonra ne amaçla geldiğimi sordu. ‘’Turistik amaçlı’’ dedim. Çok fazla soru sormamıştı zaten. Belki daha öncesinde Avrupa Birliği’ne giriş - çıkış yaptığımdan, belki dönüş biletimi gördüğünden veya belki de fakir sayılabilecek bir öğrenci olduğumu anladığındandır. Bilmiyorum açıkçası. Fotoğrafı falan kontrol etti ve damgayı bastı.

Artık Avusturya sınırlarını geçmiştim ve havalimanı polislerinin yetkilerini göz ardı edersek, göğsümü kabarta kabarta, rahatça dolaşabilirdim. Sanki çok büyük bir iş başarmışcasına, mağrur komutan edalarıyla gidip bir tane oturağa çöktüm tabi. Başka ne yapacağım? Yorulmuştum ve hafiften de olsa planlamam gereken şeyler vardı. Havalimanı şehire yakın olsa da, Viyana kesinlikle küçük bir şehir değildi ve gideceğim hostel birazcık merkeze uzaktı. Bu yüzden oraya giden toplu taşımaları kontrol ettim.

İlk dikkatimi çeken şey, özellikle tren ve istasyon yapısının Almanya’ya aşırı benzemesiydi (ne kadar da şaşırtıcı). Kalktım yerimden ve havalimanının içlerine doğru yol almaya başladım. İçerisinin biraz garip bir dizaynı vardı. Havalimanlarında market ve mağaza görmeye alışkındım tabi de, Viyana Havalimanı’nın merkezi garip şekilde aynı oval bir AVM avlusuna benziyordu. Katlar, ortadaki boşluk ve sıra sıra dizilmiş olarak gözümde canlanan mağazalar…

Sonra AVM havasından sıyrıldım ve hem çıkışı hem de tren istasyonunu gösteren tabelaları takip etmeye başladım. Tren istasyonuna direkt havalimanının içinden ulaşabiliyorduk ve istasyona inen yolun hemen başında da bilet gişeleri vardı. Acaba bilet otomatı olabilir mi diye biraz daha girişin etrafına bakındım. Ama sanırım sadece gişeler vardı. Mecbur yanaştım bir gişeye. Ve şimdi ne geliyor dersiniz? Tabiki bir tecrübesizlik daha.

Görevliyle selamlaştıktan sonra direkt merkeze gitmek istediğimi söyledim. Çünkü kafamda ‘’merkeze biraz uzak olsa bile yürürüm, ne olacak’’ vardı. Ayrıca çekingenliğim, beni görevliyle daha çok konuşmaktan ve gitmem gereken sokağı ona söylemekten beni alıkoyuyordu. Ki, bunu hâlâ yapıyorum. Şu çekingenliğimden ve ‘’ne olacak yahu’’ mantığından bir kurtulamadım. Neyse, haritalardan baktığımda gayet de yürünebilir bir mesafe gibi duran hostel ve merkez arası, bana bir sürpriz yapmaya artık hazırdı. Gerçi, daha çok ben kendime bir sürpriz yapmıştım. Ha bir de bilet de gayet pahalıydı. Bu detay da çok önemli.

Görevliye ‘’merkeze gitmek için bilet alacaktım’’ gibi bir cümle kurduktan sonra kendisi bana bir bilet kesti ve verdi. Ben de yandaki istasyon yoluna girdim ve istasyona ulaştığımda bana verdiği bileti kapsayan aracın ne zaman geleceğine baktım. Açıkçası şuan nasıl bir sistem olduğunu ve farklı hatları kapsayıp kapsamadığını hatırlamıyorum biletimin. Ama yine ilkini es geçip ikinci bir trene bindim. Yolları bilmediğimden açıp bir de haritalardan baktım trenin güzergâhına ve bir de ne göreyim, gideceğim hostele yakından geçmiyor bindiğim tren. Tamam, havalimanından geçen hiçbir hat hostelin önünden geçmiyordu. Ama yine de daha yakından geçen hatlar vardı, buna eminim. Çekingenlik, tecrübesizlik diyeyim ve kendimi avutayım. Zira şuan bile yaptığım hatadan utandığımı belirtmeliyim.

Öhöm, neyse. Bu kısmı geçelim. Bari hostele en yakından geçen istasyonda ineyim dedim, oradan yürürüm. Biraz takılmacadan sonra belirlediğim istasyonda indim. Çıkışa yöneldim hemen ama tabiki daha ben trendeyken güneş mesaisini bitirmişti. Biraz anlamsız etrafa bakış atmalardan sonra haritaları açtım. Acıkmıştım haliyle. İstasyonun hemen yanında olmasa da yakınında olan bir zincir süpermarket gördüm. Fırın bölümü olduğunu biliyordum o markette. Belki bana uygun bir şeyler bulabilirdim. O an hostele gitmek yerine zihnimi, karnımı doyurmak dolduruyordu. Markete yürüdüm ve fırın reyonuna yapışırcasına ulaştım. Biraz bakındım. Akşam vakti olduğundan, pek bir çeşit kalmamıştı. Gözüme küçük pizza takıldı. Ama tam emin olamadığımdan, arkadaşıma fotoğrafını attım. (Kendisi benim Avrupa’daki helal yiyecekleri sorgulama yöntemlerimden birisi olur :D )

O da mamülün etiketinde zaten vegan yazdığını, bir sorun olmayacağını söyledi. Öncesinde hiç dikkat etmemiştim açıkçası. Bu konuyu da hallettim bir şekilde ve beynimin içinde hostele gidilecek yol hakkındaki düşünceler, gün yüzüne tekrar çıkıyordu artık. Ne demişler, ‘’Aç ayı oynar da, isteksiz oynar’’.

Tekrar haritaları kontrol ettiğimde, yakınlarda tramvay durakları olduğunu gördüm. Acaba binebilir miyim diye bir şansımı deneyeyim dedim. Belki durakta bilet makinesi vardır diye umarak oraya yol almaya başladım. Ama ne yazık ki sadece küçük bir duraktı gittiğim yer ve bilet namına hiçbir şey yoktu. Ben de internetten bakındım ancak tek kullanımlık bilete rastlamadım. Diğer biletler günlük veya haftalık falandı. Ben de o biletleri şimdi almak istemedim. Ki, almak istesem bile o zamanlar günlük biletler hakkında hiç bilgim yoktu. Ve ben biletsiz binmek istemiyordum herhangi bir toplu taşımaya. Biletsiz yakalanmanın yüksek cezası olsa da asıl istemediğim, yakalanmak değildi. Biletsiz binmek içime sinmiyor ve hoşuma gitmiyor.

Eh, ne demiştik önceki bölüm, ‘’Başa gelen çekilir ve bir güzel de hatırlanır’’. Yapacak bir şey yok diyerek vurdum kendimi yollara. Bomboş sokaklarda, tarihi eser yapıların yanından akşamın hafif loş ışığında yürümek güzel bir histi. En azından, yolumun birkaç kilometre olduğunu ve sırtımdaki ağır ve kocaman ‘’şey’’i hostele kadar taşımam gerektiğini görmezden gelirsek…

Yine de gerçekten arada müzik dinleyerek yaptığım o yürüyüş, uzun ve yorucu olsa da güzeldi. Ha, bir de ayaklarımda bot olduğundan ayrı bir zorluk seviyesine çıkıyordu.

Neyse, bir şekilde yaklaştım hostele. Tabi her zamanki gibi telefondan kontrol ediyorum doğru gidiyor muyum diye. Hostelin olduğu sokağa girdim. Hafiften dar bir sokaktı. Tam konuma göre gittim ancak yok, bulamadım. Biraz daha bakındım etrafa. İçimi yavaştan endişe sarmaya başlamıştı. Hostelin son check-in saati yaklaşıyordu, endişem o yüzdendi. Sokağın sonuna kadar gittim. Orada da bir market vardı hatta, haritalarla karşılaştırdım. Emindim o sokak olduğuna. Sanırım rezervasyon yaptığım uygulamadan da kontrol etmiştim. Garip şekilde bulamıyordum. Sonra hayırlısı diyerek tekrardan girdim sokağa ve hafif kafa karışıklığından sonra neyseki buldum girişi. Sokaktaki bütün ışıklandırmalar aynı olduğundan ve hostelin girişi düzgün gözükmediğinden, cidden ilk bakışta anlamak zordu. Giriş kapısının aşırı küçük olması ve hostelin dizaynının garip olması da tabiki bu karışıklığın etkenlerindendi.

Hostelin logosunu, sokaktan biraz daha içeride olan duvarda gördüğümde rahatlamıştım. Kapıdan girdim ve karşıma, aşırı loş olmasa da çok da iyi aydınlatılmamış beton zeminli bir koridor çıktı. Küçük bir koridordu ve sonunda da başka bir kapı vardı. Dikkatimi duvardaki afişlere ve duyurulara verdim. Güzel el işi çizimler de vardı sanırım. Sonra o kapıya doğru gittiğimde yanda da bir odanın olduğunu gördüm. Bu küçük koridordaki üçüncü kapının üzerinde ise, o odanın resepsiyon olduğunu belirten bir yazı vardı. Açmayı denemiştim sanırım ama kapalıydı. Türk esnaf misali kalıcı bir ‘’5 dakkaya geliyom’’ benzeri not da bırakmıştı. Ben de madem resepsiyon kapalı, şu kapıya bir bakayım diye düşündüm.

Tahmin ettiğim gibi kapı için anahtara gerek yoktu ve hostelin avlusuna açılıyordu. Uzunlamasına tasarlanmış bu avluya girdiğimde bir başka adamın da avludaki bankta oturduğunu gördüm. Ben de diğer banka oturdum. Başta hafif bir sessizlik oldu ama o sessizliği bozan ben olmuştum. Resepsiyon görevlisinin nerede olduğunu sordum. O da bilmediğini ve onun da görevliyi beklediğini söyledi.

Artık son check-in saatine iyice yaklaşıyorduk ve hâlâ daha resepsiyon görevlisi ortalıklarda yoktu. Gerçi, ben hostele varmanın rahatlığındaydım ve illaki halledilir diyordum içimden. Bir süre sonra resepsiyon görevlisi geldi ve ikimiz de hemen odaya doluştuk. Bir takım açıklamalar ve kimlik fotosu istemeler derken odada üst ranza verilen yanımdaki adam alt ranzayı tercih edip edemeyeceğini sordu. Görevli de eğer odada hâlâ giriş yapmamış insanlar varsa olabilir dedi. Böylece adam alt ranzaya geçmiş oldu.

Benim de o an aklıma geldi. ‘’Ulan harbiden bana hangi yatağı atadıklarını bilmiyorum, alt ranza isteyeyim, rahat ederim’’ diye düşündüm (Bunu da söylemiştik, uzun süreli konaklamalarda üst ranza çiledir). Gerçi, teknik olarak uzun bir konaklama değildi ama olsun. Sordum ve bana alt ranza verebileceğini söyledi. Aynı zamanda dolapların anahtarlarının da ücretli olduğunu söyledi. Ne olur ne olmaz diye anahtar da kiralamıştım (Bazı hostellerde dolaplar ve kilitler direkt ücretsiz, bazılarında dolap ücretsiz ama kilidi sen kendin alıyorsun falan filan, değişiyor yani). Yine minik açıklamalar ve tanıtımlar derken artık oda numaralarını ve kapı şifrelerini almıştık. Bu hostelde odalar, farklı farklı sembollerle işaretlendirilmişlerdi (Sanırım iskambil destesindeki sembol ve isimler, pek anlamam o tarz kart oyunlarından). Güzel ve anlayışlı tavırlarından dolayı resepsiyondan çıkarken içten teşekkür etmiştim görevliye. Gerçekten işini güzel yapıyordu. Bilemiyorum, bunu okumasının hiçbir imkânı yok gibi ama kendisine tekrardan teşekkür edeyim.

Artık geldik karar anına. Biraz arka planda Barış Manço’dan Gülpembe’nin muazzam müziği çalıyormuşcasına epik bir sahneyle odamın kapısını buldum! Yani tamam, o kadar da epik değildi, kabul etmeliyim. Hatta ilk 1-2 dakika şifreyi nasıl kullanacağımı çözememiştim. Sonrasında galiba asyalı bir abi yardım etmişti nasıl kullanacağım hakkında. Ona da teşekkür etmem gerekir tabi. Çünkü yardım eder etmez aynı Batman gibi karanlıklara karışmıştı (Bir daha hostelde rastlamadım kendisine). ‘’I think he’s BATMAN!’’ diyebilirim sadece.

Ve ve ve, aşırı yorucu bir günün yavaştan sonuna geliyorduk. Şuan düşünüyorum da, gerçekten aşırı garip bir gündü. En azından benim gibi tecrübesiz bir insan için öyleydi. Kendimi cidden yatağa atmak istiyordum artık tabi. Odaya ilk girdiğimde; odaya yabancı birisinin girmesine gayet alışmış birkaç insanın hiçbir dikkatini üzerime çekmeden yatağımı buluyor, çantamı bir kenara fırlatıyor (mecazi mânâda) ve artık uyumaya hazırlanıyordum. Viyana’daki ilk gecem ve dolayısıyla bu gezideki ilk konaklamam bu gece başlıyordu.

4. Hikâyenin Sonu

(İnşallah) Devam Edecek…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.