Havalimanı durağı zaten metronun son durağı olduğundan, havalimanına geldiğimizi anlamam uzun sürmemişti. Metrodan indim ve çıkışa yöneldim. Minik bir yürüyüşten sonra istasyondan çıktım ve hemen ilerideki havalimanı girişlerini gördüm. Sofya Havalimanı, genelde low-cost uçuşların olduğu aktif ama küçük bir havalimanı. Güzel ve şirin bir şey yani. Büyük havalimanlarına kıyasla belki eksikleri olabilir ama bence gayet güzeldi (hayatında sadece birkaç tane havalimanı gördü, favorisi Sabiha Gökçen). İçeri girer girmez direkt malum havayolu şirketinin gişelerine yürümeye başladım. Girişte yanlış hatırlamıyorsam bizdeki gibi bi' kontrol yoktu ayrıca. Çoğu Avrupa böyledir muhtemelen ama Bulgaristan biraz daha tehlikeli, malum.
Gişeye geldiğimde ''Biletimi çıkartmak istiyorum'' dedim. Çünkü Avrupa vatandaşı olmayanlar dijital bilet görüntüleyemiyor. Yani mesela ben. Gişelerden özellikle gidip çıkartmam gerekliydi. Malum havayolu şirketinin rezervasyonu açık şekilde telefonumu uzattım ve pasaportu istedi görevli. Pasaportu da verdim. Sonrasında vize sordu. Bu havalimanında mıydı, yoksa diğer uçuşumda mıydı hatırlamıyorum ama diğer uçuşta Schengen bölgesinden ayrılmadığım için muhtemelen bu uçuştaydı vize sorma olayı. Bulgaristan hâlâ tam anlamıyla Schengen'e dahil olmadığı için vize sormasını garipsemedim tabi. ''Bu pasaportla vizeye ihtiyacım yok'’ dedim gururla (yeşil pasaportun gücü, aslında benlik bir şey yok). O da sadece ''Okey.'' dedi ve konu kapandı. Bana biletimi kesti ve verdi. Teşekkür ettim ve ayrıldım oradan. Hemen yandaki kapılara gidilen yola girdim ve yukarı çıktım yolcu kontrolü için. Yapacak bir işim yoktu ve direkt kontrolden geçip dinlenmek daha mantıklı geldi. Yukarı kata çıktığımda valizimizde kabul edilmeyen eşyalara göz attım. Sadece zevkine. Zaten su dışında herhangi bir şey yoktu sıkıntı çıkaracak. Kontrol sırasına girdim ve hayatımda en sevmediğim şeylerden birisi olabilir sanırım bu. Çünkü o kadar saçma ve berbat bir hale düşüyorsun ki eğer yanında bir sürü eşya varsa…
Kemeri çıkart, çantaları boşalt, yiyecek poşetini ayrı göster ve en önemlisi, sıvıları at! Aklıma şimdi geldi ki, ben değerli meyve suyumu orada feda vermiştim. Yanımda getirdiğim kurabiyeleri falan onunla yemeyi planlıyordum ama ilk kaybımızı vermiştik bile! Harbi içimde kalmıştı o meyve suyu. Neyse, konuya dönecek olursak, benim pantolonda da kemer var. Onu çıkartmayı cidden sevmiyorum ya. Düşecek gibi oluyor. O kadar yük arasından bir de muhtelif yerlerim gözükmesin diye çırpınmak zorunda kalıyorum (koca montumu saymıyorum bile).
Sonrasında birazını içtiğim ve gerisini boşalttığım boş su şişemi aldım ve kontrolden geçtim. Bütün eşyalarımı toplayayım derken ortaya tam anlamıyla pasaklı, her an pantolonu bir taraflarından düşecek bi' insan evladı çıkmıştı. Kemerimi geri taktım ve eşyalarımı tekrar eski haline getirmeye koyuldum. Benden çok sonra kontrole giren insanlar, (deyim yerindeyse) insan gibi geçip giderken ben hâlâ bir şeyleri toplamaya uğraşıyordum. İmrenmedim değil onlara. Ve o büyük çantayla daha çok uzun bir yolculuğum vardı teknik olarak. Çantayı topladım ve her sırtıma atışımda belime ve muhtelif yerlerime fazlasıyla baskı yapan o ağırlığıyla oturup dinlenebileceğim uygun bir yer aradım. Daha uçağın kalkışına çok zaman vardı, o yüzden direkt kapıya gitmek mantıklı gelmedi. Hem kalabalık olabilirdi orası başka uçuş yüzünden. Biraz merkezde olsa da güzel bir koltuk buldum ve çöktüm. Bir şeyler izledim ve biraz sosyal medyada falan gezdim. Sonra o ritüeli bu yolculuğumda ilk defa gerçekleştirmek üzere ayağa kalktım. Büyük adımlarla cama doğru yürüdüm ve tabiki gidip birkaç uçak fotosu çektim. Hatta video da çektim.
Parantez paragrafı: Uçakları çok severim, güçlü ve karmaşık yapıları çok güzeldir. Hatta savaş uçakları daha çok ilgimi çeker. Çünkü boyutlarına kıyasla çok daha güçlü ve karmaşık yapıları vardır. Ayrıca daha karizmatik ve komplike araçlar abi! (F-22 üstüne tanımam)
Sonrasında neye denk geldim dersiniz? Beleş suya! Aman yarabbi, beleş su! İyiki şişeyi atmadım diye düşündüm. Sanırım fakirliğin ruhuma işlemiş olması işe yaradı orada. Zira neden atmadığımı hatırlamıyorum. Hemen gidip boş şişemi doldurdum. Sofya Havalimanı'nda böyle bir hizmetin olmasını da ayrı beğendim tabi. Oturup beleş suyumla bir şeyler atıştırdım. Uçuş saatine biraz saha yaklaşmıştık. Kapının yerini öğrenmiş olayım diye belirtilen kapıya gittim. Hem de çantamın büyüklüğünü, malum havayolu şirketinin kapılara koyduğu deneme kutularında test etmeliydim. Teknik olarak en düşük bilet ile uçacak olanların, belirlenmiş ölçülerdeki tek bavullarını o dikdörtgen kutu gibi şeye sığdırması gerekliydi. Aksi halde malum havayolu şirketleri, ceza uyguluyordu. Ya da ekstra bagaj hakkı almak falan da herhalde seçenekler arasında.
O koca çantamı belirli ölçülere sığdırmak için planım vardı ama! Vakumlu poşet! Önceden Antalya'dan aldığım (niye başka yerde kalmamış gibi Antalya'dan alıp İstanbul'a taşıdım, inanın bilmiyorum) vakumlu poşetlerimden birisini kullanarak gerekli ölçülere kadar küçültmüştük çantanın boyutunu. Sanırım en mantıklı işlerimden biriydi. Bu konuda kendimi takdir etmeliyim (bir takım uyumsuz alkış sesleri).
Neyse, kapının yanına kadar geldim. Daha uçuşa biraz zaman olduğundan kimsecikler yoktu neredeyse. O kadar kendime ve planıma güveniyordum ki, bir süre daha bekledim çantayı denemek için (üşendi). Bir süre, karşımda duran ve uçuşların detaylarını gösteren televizyonda, uçuşların Bulgarca ve İngilizce arasında gidip gelmesini izledim. Arada da tabiki kendi uçuşumun saatini kontrol ediyordum. Türkçe yazmamasına alışmıştım. Çünkü artık ''Vienna'' yazısı garibime gitmiyor, bana tanıdık gelen ve aradığım isim oluyordu yavaştan.
Her ne kadar hâlâ daha uçuşa vakit olsa da canım sıkılmıştı ve ''yolcu yolunda gerek'' tribine girerek ayaklandım. Kendimden emin adımlarla malum havayolu şirketinin kutusuna geldim. İşte şimdi kader ânıydı! Şimdi çantamın boyutlarını ölçecektim. Çantanın orjinal boyutları, şirketin politikasına ve biletime uymasa bile içindeki sıkıştırılmış vakumlu poşet biletime uygun boyutlardaydı. Hatta çantanın getireceği kalınlığı da hesaba katmıştık diye hatırlıyorum. Derin bir nefes verdim (abartı) ve ölçtüm. İşte! İşte zafer benimdi! Çanta, hafif bir ittirmeyle giriyordu gerekli boyutlardaki kutuya (Kilo sınırı olsaydı hallerimi görürdünüz :D). Neyse ki kilo sınırı yoktu şirketin ve izlediğim videolardan, görevlilerin abartı bir boyut farkı olmadığı sürece çok da kontrol etmediklerini biliyordum. Kafam hafiften rahatlamıştı. Ancak ilk defa böyle bir kısıtlamayla uçtuğum için daha halletmem gereken şeyler vardı ve ceza boyutu yüzünden bu işi şansa bırakamazdım. Birkaç şey atıştırmış olsam bile hâlâ daha bir sürü şey olan yiyecek çantamdan kurtulmam ve omuz çantamın içindekileri de montuma aktarmam gerekiyordu. Aslında omuz çantam fazla büyük bir şey değildi. Ama açıkçası daha önceden tecrübem olmadığından bu ''koltuk altı bagajı'' mevzusuna, omuz çantasını da yok etmek daha kesin bir çözüm gibiydi. Her ne kadar bu, beni çok daha rahatsız olacağım bir duruma sokacak olsa da, işin ucunda para vardı (I'm a material boy).
Çantamı kutudan çıkarttım. Orta Avrupa'dan gibi duran ve benim de uçağa bineceğim kapının yakınındaki oturaklardan birinde çatık kaşlarıyla kitap okuyan bir teyzenin birkaç sıra gerisine oturdum. Hâlâ rahatça oturağa yayılabileceğim kadar vaktim vardı. Biraz daha düzenledim çantamı. Sonrasında omuz çantamı kontrol ettim. Powerbank gibi ağır bazı eşyalar olsa da daha çok şarj aletim gibi bazı küçük eşyalarımı içine attığım minicik, yani gerçekten minik bir çöplüktü kendisi o sıralar. Islak mendil ve peçeteyi saymıyorum bile (Çok fazla ''hâlâ dedim biliyorum ama, peçete ve ıslak mendil, hâlâ bütün çantalarımın vazgeçilmezleridir).
Planlarıma göre montumda bulunan bir sürü cebi, bu çantanın içindekilerle doldurmalı ve böylece sorunsuz şekilde kontrolden geçmeliydim. Powerbank başta olmak üzere birçok eşyayı ceplere doldurmaya başladım. Ben doldurdukça zaten şişkin olan mont daha da şişiyor ve gözüme inanılmaz rahatsız edici gözüküyordu. Artık ne kadar doldurdum ben bile hatırlayamıyorum şuan. Çünkü montu üzerime geçirip o an herhangi bir aynaya baksam, muhtemelen kilometrelerce ötedeki bir konuma baskına giden dağ komandosu ve onun techizat dolu çantasının ve kıyafetinin bir yansıması gibi gözükürdü gözüme.
Denedim gerçekten üzerimde ve evet, olmuştu. Olmuştu ama şuanda bunu yazarken bile gerçekten o kötü hissi hatırladım ve iliklerime kadar hissettim. Tarifi biraz zor. Benim gibi acemi bir yazar için daha da zor. Sıcak bir havalimanı, kilolarca ağırlık, halihazırda giydiğim kazak, üstüne üstlük çıkartmak zorunda kaldığım bir hırka, ağzına kadar dolu bir mont ve daha yolun başında o andan, tam da o saçma durumdan nefret eden bir beyin…
Vaov, şuanda bile bir sıcak bastı. Ne demişler, ‘’Başa gelen çekilir’’. Ben de minik bir ekleme yapayım, ''Başa gelen çekilir ve bir güzel de hatırlanır''.
Kapının çevresi yavaştan kalabalıklaşmaya başlamıştı. Artık malum havayolu şirketinin inişlerinin gerçekten sert olup olmayacağını birinci elden öğreneceğim uçuş, bana çok yakındı. Ben hazırdım. Hırkayı çantaya tıkmıştım ve ağzına kadar dolu montumu koluma almıştım. Yavaştan görevliler de kapıya geldiler. Son kez televizyondan uçuş saatlerini kontrol ettim ve artık sıraya girmek için ayaklandım. Aileler, arkadaş grupları kapının sırasını doldurmuştu (Sanırım çok nadir yalnız uçan vardı). Hatta İtalyanca konuştuklarını tahmin ettiğim büyük bir grup genç, aralarında konuşup şakalaşıyorlardı. Benim dikkat ettiğim ise hepsinin üstünde tişört benzeri kıyafetlerin olmasıydı. Gerçekten mantıklı bir iş yapmışlardı. Ben de o sıcak bekleme alanında tişörtümün olmasını isterdim.
Bilet kontrol sırası gittikçe azaldı ve o sıra, bekleme koridoruna kaydı. İşte sıra da bana gelmişti. Hizmet sektörünün belki de en iyi eğitilmiş kadrolarından olan görevli havacı arkadaşlar, gayet yerinde karşılıyorlardı ve yönlendiriyorlardı bizleri. Bileti ve pasaportu verdim her zamanki gibi ve çantaya hiçbir şey demediler bile. Bu kontrol noktasını geçmiştim. Burada gerçekten rahatlamış ve bir nefes vermiştim. İlerledim ve uçağa binmek için koridor benzeri yerde bekleyen onlarca insanın oluşturduğu kuyruğun en sonuna gittim. Bekledim. Ve bekledim. Biraz da çantamı yere koyarak bekledim. Gerçekten uzun sürmüştü. Hem bilet kontrol sırası hem de uçağa alınmamız ve ben inanılmaz terlemiştim bile. Sonrasında beklediğimiz koridorun kapısı açıldı. Ben de insan selini takip etmeye koyuldum. Merdivenlerden aşağı indik ve muhtemelen bütün Türk annelerinin korkulu rüyası olan, terliyken sırta rüzgar vurması olayı, karşıma çıktı. Çünkü dışarı çıkmıştık ve her ne kadar uçak ile dışarı çıktığımız kapı arasında aşırı fazla bir mesafe olmasa da; rüzgarın, benim sırtımı bir deneme tahtası niyetine kullanabileceği kadar dışarıda uçağa giriş sırası beklemiştim (Hayır, sonrasında hasta olmadım, tü tü maşallah).
Sonunda uçağa adımımı atabildiğimde ise, low-cost uçmanın ne demek olduğunu tam olarak anlamıştım. Koltuğumu buldum ve bu uçuşta bana cam kenarını atmıştı otomatik sistem (en sevdiğim şeylerden biridir uçakta). Yani, koltuğuma kurulmak için iki tane koskoca insanı aşmam gerekmeseydi sanırım daha hoş olabilirdi. Bir şekilde onlara anlattım durumu ve kalktılar.
Ama koltuğa kurulmak? Sanırım dilim sürçtü. Kucağımda çantayla o koltuğa oturduğum andan itibaren resmen bir savaş verdim. Çünkü koca çantamı koltuğun altındaki boşluğa koymam gerekliydi. Zira, şu ana kadar malum havayolu şirketine karşı verdiğim mücadelenin sebebi de zaten kabin bagaj hakkım olmadığındandı. Ama nasıl bir hale düştüğümü ne ben anlatabilirim size, ne de siz bu anlattıklarımdan bir şeyler anlayabilirsiniz. Sadece şunu söyleyebilirim ki, o andaki halimi izlesem tekrardan, muhtemelen kahkahalarla gülerdim. Eh, dünya dönmeye devam ediyor, destansı mücadelem sona erdi ve koca mont elimde olsa da bir şekilde çantamı koltuğun altına koydum. Ve biraz kurulmaya çalıştım koltuğa. En azından daha rahattım o anda. Bu sefer gerçekten rahatladım yani.
Arkama yaslandım, biraz hostesin anlattıklarını sanki çok anlıyormuşcasına dinledim (ingilizceydi anlatım ve benden uzaktaydı hostes). Kemerlerimizi taktık. Sonrasında ise her uçağa binişimde olduğu gibi heyecanlandım. Bu heyecan bir korkudan değil, bir tutkudan kaynaklanıyordu ama. Şu anda bunu yazarken bile yüzümde oluşan o gülümseme oluştu orada çünkü artık uçak taksi yolundan piste doğru çıkıyordu. İşte, uçağa binmenin bence en zevkli kısmı olan o muazzam hızlanma sekansı başlıyordu. Sıfırdan yüzlerce kilometreye kısacık sürelerde varmamızı sağlayan o muhteşem güçlü motorlar ve o hızlanmanın benim üzerimde bıraktığı baskı hissi, gerçekten bayıldığım bir şey.
Birkaç saniye sonra ise yeryüzündeki neredeyse bütün yapılar minik birer nokta olma yolunda ilerliyordu ve ben de o sevdiğim hissi yaşamanın ve yeni bir şehri keşfetmeye gitmenin mutluluğuyla müzik dinlemeye koyuluyordum.
3. Hikâyenin Sonu
(İnşallah) Devam Edecek…
