İçeriğe geç

Anılar ve Tanılar

Bölüm 2 · 8 dk okuma

Anılar ve Tanılar

Bölüm 2

Teyzeler ve Gezgin

Aslında neler yapmam gerektiğini biliyordum. Ama bilmiyormuş gibi sıkıntılar içerisinde yürüyordum. Sabah trende bir şeyler yemediğim için de başım hafiften ağrımaya başlamıştı. Dakika bir, gol bir. Daha istasyondan çıkmadan klasik dilenciler yanıma gelip (sanırım) biraz para istedi. Bunu daha sonra en azından 1 şehirde daha yaşayacağımı bilmiyordum tabi. Metro bileti, İstanbul'a geri dönüş bileti ve para değiştirme işlemi gibi birçok farklı şey kafamı kurcaladığı için fazlasıyla canımın sıkkın olduğu bir zaman diliminde bir de dilenciyle uğraşamazdım. Geçiştirdim, İngilizce ''seni anlamıyorum'' falan dedim. Ki, anlamıyordum gerçekten. Bulgarca tek kelime bilmiyorum hâlâ. Sonrasında neyse ki o da vazgeçti ve rahat bıraktı beni. Biraz istasyonda neler var, nereye gitmeliyim falan diye etrafa bakındım. Gördüğüm en garip tren istasyonu olabilir. Dıştan görünümü güzel aslında ama garip bir loş havası ve tasarımı var. Birkaç kez boşu boşuna dolandıktan sonra (ilk defa tecrübe ettiğim zamanlarda salak gibi kalabiliyorum bazen) dışarıya çıktım. Yakında bir para değişim dükkanı vardı. Oraya girip türk lirası değişip değişmediklerini sordum. Değişmediğini söyledi. Saçma buldum ve aklıma, euro değiştirmek de gelmemişti. Neden bilmiyorum. Sanırım cebimdeki liraları bitirmek istedim öncelikle.

İstasyona geri girdim ve biraz oturdum. Başımın ağrısı da gittikçe artıyordu. Sonrasında bari geri dönüş biletimin rezervasyonunu halledeyim dedim. Ve hayatımda yaşadığım en garip şeylerden birini yaşadım sanırım orada. ''Uluslararası Trenler'' diye ayrılır istasyonlarda gişeler. Oradaki kadına merhaba dedim. O da karşılık verdi. Sonrasında hâlâ ingilizce konuşmaya alışmamış olmamın verdiği tecrübesizlikle bir şekilde anlatmaya çalıştım. İşte ''tren biletim var'' falan diyordum. Kadın da onaylıyordu kafasıyla. Kafasıyla diyorum çünkü sesini duyamıyordum. Hatta durun. En iyisi size, birkaç fazladan detay da barındıran ve daha bu konudaki duygularım tazeyken bir arkadaşıma attığım mesajı ileteyim direkt;

"Kadın tren biletleriyle ilgilendiği için camekanın arkasında tamam mı. Sadece birkaç delik var. Ve bu tarz istasyonların belki de hepsinde görevlinin sesini dışarı verecek mikrofon olur. Ben de bilet işlemlerini sadece istasyondan yapabildiğim için, oradaki kadına sorayım dedim. Güç bela sordum, dedi işte ray çalışması var, tren yok o gün (tam da benim dönüş tarihim de dahil, bir hafta civarı kapalıydı, şaşırmadım). Ben de tam anlamaya çalışıyorum, işte daha yeni inmişim trenden, yurt dışına çıkmışım. Ağır çantam sırtımda, uykusuzum, halsizim, teyzenin aksan benden beter (ki benim aksanım o kadar kötü değil, yani umarım) ve en önemlisi kadını duyamıyorum. Ulan diyorum içimden nasıl bir ortama düştüm. Dilenciler, evsizler ve garda yatan insanları falan görmezden bile geliyorum. Ben de söylüyorum, diyorum ki, teyze duyamıyorum seni. Ama inatla o s*ktuğumunun mikrofonuyla konuşmak yerine ikimizin de yarım ingilizcesiyle birbirimize salak gibi bakmamıza vesile oluyor. Ama içimden nasıl laflar geçiyor. Diyorum ki teyze, teyze "nağlet gelmesin" (hafifletilmiş halidir), Allah belanı vermesin aç şu mikrofonu. Diyorum işte şu şu tarihte var mı falan. Anlamıyor, bir yandan tıkınıyordu galiba. En son artık anladım ki, benim istediğim tarihte bilet yok. (Hizmet sektörünün getirisiyle) nazikçe teşekkür ediyor ve arkamı döndüğümde içimden çok harika, neşe dolu(!) sözler geçiriyorum."

''NE?’’. Hatta sanırım o kadar garip bir durumdu ki, tepkiyi harbiden türkçe vermiştim görevli kadınla konuşurken. Nasıl yani, benim dijital biletim geçersiz mi olacaktı? (Dijital İnterrail Bileti ile gelecek biletleri istediğiniz gibi ekleyebiliyorsunuz. Yani tabiki de bileti eklerken haberim yoktu. İnterrail Bileti mevzusu biraz uzun. Belki ileride biraz daha açıklarım.) Biraz durdum gene. Şimdi ne yapacaktım lan? TCDD'nin sitesine bakmıştım sanırım. Gerçekten de orada çalışma olacağının haberi vardı. Sonrasında biraz daha düşündüm ve belki de seyahatimde verdiğim en güzel kararlardan birini verdim. Nasılsa bir sürü otobüs vardı İstanbul'a Sofya'dan. En olmadı onlardan birisine atlar ve giderdim. Hatta gerekirse Sofya'da dönüşte bir gece konaklardım. Bu imkânlara sahiptim ve daha bir sürü zamanımın olduğu bir şey için kafa yormama gerek yoktu.

Biraz metro için bilet alabileceğim istasyon sordum etrafa. Sora sora Bağdat bulunurmuş ya, bi' şekilde buluyorsun işte. Sonrasında her zamanki gibi kulaklığımı taktım, saçma yönlendirmeler ve tecrübesizliğim dolayısıyla etrafında ve içinde birkaç tur attığım tren istasyonundan artık ayrıldım. Muhtemelen yine Dönence falan açmışımdır tabi (şaheserdir, üstüne tanımam). Çünkü moralim iyi değilken ancak çok sevdiğim şarkılara katlanabiliyorum.

Neyse, yavaş adımlarla işaretlediğim istasyona gitmeye başladım. Yol üstünde başka bir değişim dükkanı buldum ve onu da rotaya ekledim. Giderken bir banka görüyorum. Dedim gidip buraya da sorayım bari para değişimi yapıyorlar mı diye. Neyse ki güzel bir ingilizceyle fazla komisyon alınacağını söyledi görevli ve ben de teşekkür edip ayrıldım oradan. Yolda garip bir yaya geçidi ve ışığa denk gelmiştim. Şaşırmadım. Türkiye'den geldim çünkü. Biraz bekletti sağolsun yaya geçidi beni ama sonunda geçmeyi başardım karşıya. Merkeze iyice yaklaşmıştım böylece.

İşaretlediğim dükkanı falan buldum ve ''Türk lirası değişiyor musunuz?’’ diye sordum. Evet cevabını aldıktan sonra ''Yaşasın Irkımız'' açmak yerine kuru sordum tabi. Adam da kocaman kara tahtaya yazdığı kurları gösterdi.

Hiç dikkat etmemiştim vücudumun hemen yanındaki duvara asılı olan bu tahtaya. Neyse, önemli değil. Ve cidden önemli değildi. Çünkü tahtaya baksam da hiçbir şey hatırımda kalmamıştı. Sadece ‘’200 lira değiştireceğim.’’ dedim. Ve o da bana karşılığını verdi. Artık ne kadar geldiyse, diye düşünüyordum. Ki, bunu tavsiye etmem. Çünkü Avrupa Birliği içinde de farklı para birimleri kullanılıyor. Hem de bazı farklı ''sıfır mantığı'' bulunan paralar. Açıkçası yeterince leva almamış olsam, tekrar bir değişim dükkanı bulmaya üşenebilirdim. Sonrasında teşekkür ederek o dükkandan ayrıldım. Gerçi, ayrıldım denemez. Zaten küçücüktü ve sokak ile bağlantısını tam kesmese de birazcık engelleyen tek şey azıcık içeriye konumlandırılmış olmasıydı.

Biraz ilerledim ve telefonuma baktım. Nereye gideceğimi tekrardan kontrol ettim. Sonra bir de baktım karşımda Lidl market var. ''Aman yarabbi'’ dedim. Gollum'un yüzüğe kavuşma isteği gibi içimde büyüyen ''kıymetlime'' ulaşma isteği, burada depreşti. İşte, belki burada bulabilirdim onu! Tabiki de yola atlamadım. Yakında yaya geçidi vardı. Her ne kadar Türkiye'de de dikkat etsem de bu kurala, artık Avrupa'da idim. Dikkat ettin de aradaki fark ne derseniz, Avrupa'da cidden duruyorlar. Sanırım durmazlarsa başına gelecekleri şeyleri bildikleri için (Hâlâ Türkiye'de kurallara uyarak yol veren bir Allah'ın kuluna rastlamadım sanırım).

Neyse, konumuza dönelim. Aradım, taradım ama yok! Yok, nağlet gelmesin! Kıymetli, harika favori çikolatam yoktu. Öhöm, neyse. Su aldım ve çıktım. Bu arada fazlasıyla hoş bir hizmeti vardı Lidl'daki çalışanların. En azından Sofya'nın geri kalan bazı depresif ve garip çalışanlarına kıyasla. Kurumsallık bazen candır.

Tekrar yürümeye başladım. Sanırım bu ''yürümeye başladım'' cümlesine, benim sırtımda kocaman bir çantayla kilometrelerce yürüyerek alışmam gibi sizin de alışmanız gerekecek bu anıları okurken. Merkeze geldim. Zaten en ünlü yeri de muhtemelen burasıdır. Güzel bir tarihi Osmanlı Cami'si, gayet güzel bir kilise, geniş sayılabilecek bir meydan ve en önemlisi, (sanırım) metro kazısı yapılırken keşfedilen eski yerleşkeler, yani bir açık hava müzesi gibi olan o altgeçit! Burası cidden güzeldi bu arada. Çok durmadım ben. Nasılsa geri geleceğim diye. Hafif dolandım ve sonrasında metro istasyonuna girdim. Tabi bu arada hangi metronun havalimanına gittiğine falan baktım. Güzergâhlarını, hangi yöne bineceğimi falan kontrol ettim. Girdim metro istasyonuna. Gidip gişeye bilet aldım. Tek seferlik bilet ucuz. O güzel. Sonrasında havalimanı metrosunu sordum. Gösterdi görevli. Ben de ilerledim orada. Diğer birçok Avrupa ülkesinin aksine burada metroya girişte kontrol cihazları vardı. Turnike benzeri bu şey, belki de en utanç verici anılarımdan birisine de sebep oldu tabi.

Bileti okuttum ama turnikenin geçiş için verdiği süre az olduğundan zamanında geçemedim (Tüm eşyalarımı hesaba katarsak, bu biraz normal). Sonrasında tekrar deneyeyim dedim. Belki ben okutamamışımdır diye. Kulağımda kulaklık var mıydı hatırlamıyorum ama bir şeyler işitsem de, bu işittiklerim; kalabalık bir istasyondaki gürültüden fazlası olarak kulağıma gelmediğinden, tam olarak idrak edememiştim. Sonrasında 1-2 deneme daha yaptım. O denemelerim sırasında anladım ki meğer oradaki gürültü bana seslenen diğer görevliymiş. O tarafa döndüğümde camekanın arkasından bana sesleniyor ve elini, camekandan çıkartmış, camekanın önündeki mermere vuruyordu. Bıkmış bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu sanırım. Pardon da teyze, senin elini vurma frekansların benim kulağıma herhangi bir gürültüden farklı nasıl gelecek de ben bunu idrak edip nur yüzüne döneceğim. (Bu görevli teyzelerden çektiğim nedir yav!?) Sonrasında biletimi alıp baktı ve kendi tarafındaki aletten benim geçmem için sonraki turnikeyi açtı. Teşekkür ettim mi ayrılırken, hatırlamıyorum. Bu yaşadığım o ara çok da umrumda olmamıştı. Çünkü yorgunluğum arttıkça umursama eşiğim düşüyordu ve sanırım o ara birazcık yerlerde sürünüyordu bu eşik. Ben de, akşama çamaşırları kendisinin yıkayacağını bildiği halde, çocuğunun parktaki bütün zeminlere istisnasız her muhtelif yerini sürttüğünü gören ve kaderini kabullenen herhangi bir ebeveyn gibi kabullenmiştim bu durumu. Arada bir yerden alıp 1-2 tokat atıyordum. O da ayaklansın diye değil. Arada çırpmak lazım sonuçta. Çok tozlanıyor yerde sürününce.

Aşağı istasyona indim ve oturdum. Bir tren geldi ama çok kişi bindiği için bir diğerini beklemeye karar verdim. Zamanım vardı ve bana fark etmezdi sonuçta. Bir sonraki cidden boştu ve hemen yapıştım bir koltuğa. Tabiki, diğer koltuğa da kıymetli ve bir o kadar da ağır sırt çantam ve bir diğer kıymetli erzak çantam çöküyordu. Erzak çantası diyorum, çünkü zorlasam bir aileyi doyururdum oradan (Ah şu Türk anne ve akrabaları yok mu?). Telefonuma daldım biraz. Hafiften uzun bir yolculuk vardı havalimanına kadar. Ve benim, böyle yorgunken ve canım sıkılmışken en iyi eşlikçilerim webtoonlardır. Sanırım biriktirdiğim ORV (Omniscient Reader's Viewpoint, bundan sonra bahsedersem ‘ORV’ diye yazacağım) bölümlerini okuyordum o ara.

Başka şeylerle yine zaman geçirdim ve havalimanına iyice yaklaştık. Yavaştan şehrin dışına çıkmıştık. Birazdan havalimanına varma görevinin checkpoint'ini geçmiş olacaktım ama şimdi sırada havalimanında yapmam gereken bir sürü şey vardı ve biletim, muazzam politikalarıyla ünlü malum havayolu şirketindendi. Sırtımdaki koca şeyi (diğer omuz çantamı ve erzak çantamı es geçsek bile) o politikalara uygun şekilde geçirmeliydim kontrolden. Bunun hakkında tabiki bir plan yapmıştım ve hesaplarım vardı. Tabi bu hesapların tutması gerekliydi, çünkü aksi takdirde onlarca euro cezası vardı. Low cost uçmak güzeldi ama zorlukları da vardı…

2. Hikâyenin Sonu

(İnşallah) Devam Edecek…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.