Valoria Sarayı...
Artık eski saray değildi.
Koridorlarda yankılanan kahkahalar susmuştu.
Hizmetçiler birbirleriyle konuşmuyor, muhafızlar nöbet tutarken sürekli arkalarına bakıyordu.
Sanki bütün saray...
Bekliyordu.
Olivia odasına kapanalı üç gün olmuştu.
Kapısını hiç açmamıştı.
Ne yemek yemişti...
Ne de uyumuştu.
Masasının üzerinde kırılmış kanat kolyesi duruyordu.
İki parçaya ayrılmıştı.
Ne kadar uğraşırsa uğraşsın birleşmiyordu.
Olivia kolyenin parçalarını avucuna aldı.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Her şey yalanmış..."
Sessizlik...
Sonra...
Tanıdık fısıltı.
"Hayır..."
Olivia başını kaldırdı.
Odasının köşesinde...
Gloriant duruyordu.
Bu kez bir gölge gibi değildi.
Daha netti.
Kirli beyaz kısa saçları omuzlarına dökülüyordu.
Siyah ve beyaz elbisesi rüzgâr olmamasına rağmen hafifçe dalgalanıyordu.
Dev kanatları odanın iki yanına kadar uzanıyordu.
Simsiyah gözlerinde öfke yoktu.
Yalnızca tarifsiz bir yorgunluk...
"Her şey yalan değildi."
dedi.
"Yalnızca gerçek senden saklandı."
Olivia'nın sesi titredi.
"Beni neden seçtin?"
Gloriant uzun süre sustu.
Sonra yavaşça cevap verdi.
"Ben seni seçmedim."
"Gerçek seni seçti."
Bir anda oda kayboldu.
Olivia yeniden Altın Mahzen'deydi.
Altın sütunlar sessizce yükseliyor, tavandaki beyaz alevler titriyordu.
Gloriant'ın dev heykeli önlerinde duruyordu.
Bu kez heykelin kanatlarında ince çatlaklar vardı.
Siyah lahitten ise altın renkli ışık sızıyordu.
"Bak."
dedi Gloriant.
Olivia duvarlara döndü.
Altın kabartmalar yeniden canlandı.
Bu kez...
Morgan ve Solans'ın gençliklerini gördü.
İkisi de yıllar önce Mahzen'in girişinde diz çökmüşlerdi.
Yanlarında yaşlı bir kâhin vardı.
Kâhinin sesi bütün salonda yankılandı.
"Kraliyet soyundan bir prenses doğacak."
"Geçmişin yükünü o taşıyacak."
"Gerçek onun önünde açılacak."
Morgan başını eğdi.
"Onu bundan koruyabilir miyiz?"
Kâhin gözlerini kapattı.
"Hayır."
"Gerçekten kaçamazsınız."
Görüntü dağıldı.
Olivia'nın dizleri çözüldü.
Annesi ve babası her şeyi biliyordu.
Yıllardır onu korumaya çalışmışlardı.
Ama kehanetten kaçamamışlardı.
Gloriant yavaşça Olivia'ya yaklaştı.
Aralarında yalnızca birkaç adım kalmıştı.
"Şimdi biliyorsun."
Olivia gözyaşlarını sildi.
"Bundan sonra ne olacak?"
Gloriant başını gökyüzüne çevirdi.
İlk kez yüzünde acı dolu bir ifade belirdi.
"Her gerçeğin bir bedeli vardır."
Mahzen derinden sarsıldı.
GÜÜÜM!
Lahdin üzerindeki çatlak biraz daha büyüdü.
Altın ışık artık bütün salonu dolduruyordu.
Heykelin taş kanatlarından yeni parçalar yere düştü.
Olivia ürperdi.
"Bu... ne demek?"
Gloriant cevap vermedi.
Yalnızca arkasını döndü.
Uzaklaşırken son kez konuştu.
"Yarın..."
"Her şey bitecek."
Bir anda gözden kayboldu.
Olivia gözlerini açtığında yeniden odasındaydı.
Sabah olmuştu.
Pencerenin dışındaki gökyüzü kıpkırmızıydı.
Sanki güneş değil...
Alevler doğuyordu.
Kapının altından beyaz bir tüy içeri süzüldü.
Ardından bir tane daha...
Sonra yüzlercesi...
Oda kısa sürede beyaz tüylerle doldu.
Hiçbiri yere düşmüyordu.
Hepsi havada asılı duruyordu.
Ve aynı anda...
Yüzlerce ses fısıldadı.
"Uyan..."
"Uyan..."
"Uyan küçük prenses..."
Olivia gözlerini kapattı.
Artık korkmuyordu.
Çünkü biliyordu...
Ertesi gün, hayatı sonsuza dek değişecekti.