Hayatta kalan az sayıdaki insan, dağların derinliklerindeki eski, karanlık maden sığınaklarına yerleşti. Günler haftaları, haftalar ise ayları kovaladı. Sığınak buz gibiydi, tıpkı hayatta kalanların kalpleri gibi. Altan kimseyle tek bir kelime konuşmuyor, önüne konan bir lokma kuru ekmeği boş gözlerle çiğniyor, geceleri ise kabuslarında Elya’nın çığlıklarıyla sıçrayarak uyanıyordu. Kendini o kadar dışlamıştı ki, içsel olarak bir savaşçı olmayı veya intikam almayı tamamen reddediyordu.
Bir akşam, General Boran mağaraya bitkin, nefes nefese bir halde girdi. Yanında, barbarların kuzeydeki çalışma kamplarından kaçmayı başarmış, sırtı kırbaç izleriyle derin yaralar almış genç bir köylü vardı. Köylü ateşin başına oturtuldu, herkes umutla ve korkuyla etrafına toplandı. Altan uzaktan, mağaranın en karanlık gölgesinin içinden onları izliyordu.
"Kuzeydeki kamplar..." dedi kaçan köylü, titreyen eliyle sıcak çorbayı kavrayarak. "Binlerce insanimizi madenlerde, taş ocaklarında kırbaçla çalıştırıyorlar. Erkekleri nefessiz bırakıp öldürüyorlar, kadınları ise..." Durdu, gözlerini yere indirdi, devam edemedi.
Boran sordu: "Liderleri Gorgor nerede?" "Ana kampta, Kara Sular'ın ardında. Yanında tüm ganimetleri... Ve en dayanıklı esirleri tutuyor. Orada bir kız gördüm general... Her gün kırbaçlanıyor, işkence görüyor ama hala barbarların yüzüne tükürüyor. Barbarlar ona Asi Esir adını takmış. Adı... Adı Elya'ydı sanırım. Yaşayan bir ölü gibi, bedeni çökmüş ama ruhu hala bir kurtarıcıyı bekliyor. Sol bileğinde kurumuş, çürümüş bir kır çiçeği bilekliği var, canı pahasına onu hiç bırakmıyor..."
Gölgenin içindeki Altan birden donakaldı. Göğüs kafesi daraldı, kalbi göğüs kemiğine öyle sert vurdu ki nefesi boğazında tıkandı. Elya... O kız hala oradaydı. Kendisi burada bir ceset gibi çürürken, eline çiçekten başka bir şey değmemiş o kız, o vahşetin ortasında hala direniyordu. Bileğindeki o kurumuş yaprakları düşündü. Dünyadaki tüm kötülükleri yok edebileceğine inandığı o saf çocukluk anısı, şimdi bir zincir gibi Altan’ın boğazına dolandı. İçindeki o isteksiz, korkak çocuk bir anda ölmedi; aksine, can çekişerek, Altan'ı içeriden parça parça kopararak ezildi.
Altan ayağa kalktığında mağarada epik bir sessizlik olmadı. Adımları düzensizdi, dizleri titriyordu. Gölgelerin arasından sıyrılıp meşale ışığına çıktığında yüzünde bir kahramanın kararlılığı yoktu; gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülüyor, dudakları titriyordu. Mağaradakiler ona baktığında küllerinden doğan bir efsane değil, acının ve utancın dibine vurmuş bir çocuk gördüler.
General Boran’ın önüne geldi. İhtiyar adamın belindeki eski, paslı, üzeri kurumuş Elysia kanıyla lekeli ağır kılıca baktı. Elini uzattığında parmaklarının zangır zangır titremesine engel olamadı.
"Boran..." diyebildi sadece. Sesi o kadar kısık, o kadar çaresiz çıktı ki, mağaradaki çıtırtılar bile sesini bastırabilirdi. "Ver onu bana."
Boran bir süre çocuğun ıslak gözlerine, o gözlerdeki kırık dökük ama dipsiz karanlığa baktı. Hiçbir şey söylemedi. Kılıcı kınından yavaşça çıkarıp Altan’ın eline bıraktı.
Kılıç o kadar ağırdı ki, Altan’ın zayıf bileği büküldü, silahın ucu sertçe toprağa sürtündü. Altan kılıcı havaya kaldırmadı, şov yapmadı. İki eliyle kabza sım sıkı sarıldı, alnını o soğuk ve paslı demire yasladı. Pas kokusu, üzerindeki eski kan kokusu burnuna dolarken gözlerini kapattı. Hıçkırıkları mağaranın nemli duvarlarında yankılandı. Ne bir intikam yemini etti ne de büyük bir intikam nutku çekti. Sadece dişlerini birbirine bastırdı, içindeki o dipsiz suçluluk kuyusunun boğucu karanlığına kendini bıraktı. O kılıç artık bir silah değil, ölene kadar taşıyacağı bir cehennemdi. Ve Altan, o cehenneme ilk adımını sessizce, ağlayarak attı.
Yazarın Notu: Altan’ın dönüşümü öyle bir gecede olmadı arkadaşlar, olamazdı da. İçindeki suçluluk duygusu ve Elya’nın durumunu öğrenmesi onu bir kahramana dönüştürmedi, aksine daha da büyük bir acının içine fırlattı. Kılıcı eline aldı ama o ağırlığın altında nasıl ezildiğini hep birlikte gördük. Altan'ın bu içten ve yıkık hali hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda buluşalım.
Bölüm Arkası Soruları:
1- Altan’ın kılıcı aldığında bir kahraman gibi haykırmak yerine ağlaması ve kılıcın ağırlığı altında ezilmesi karakterin psikolojisi hakkında bize ne anlatıyor?
2- Elya’nın o kır çiçeği bilekliğini hala saklıyor olması, Altan’ın omuzlarına nasıl bir sorumluluk yüklüyor?
3- General Boran, intikam hırsıyla değil de tamamen suçluluk duygusuyla hareket eden bu kırılmış çocuğu nasıl bir savaşçıya dönüştürebilir?
Desteğiniz benim için çok önemli arkadaşlar! Eğer kurguyu beğendiyseniz, gidişatı sardıysa ve her gün gelecek yeni bölümleri sabırsızlıkla bekliyorsanız lütfen beğeni butonuna basmayı unutmayın! Biliyorsunuz, her gün yeni bir bölümle buradayım ve bu tempoda devam edeceğiz! Yarınki bölümde görüşmek üzere, takipte kalın!