İçeriğe geç

alice eve dönüyor

Bölüm 3 · 27 dk okuma

alice eve dönüyor

Bölüm 3

katil her zaman olay yerine geri döner

Devrim kasabaya taşındıktan sonra kendini mutfağa kapatmış her gece başka yemekler yapmaya çalışmış üstüne seneler sonra bu hevesle rumuz kullanarak yeni gelinlerin başucu kitabı olan yemek kitabını çıkartmış bir gastronomi son sınıf öğrencisiydi. Tabii ki kitabında sadece vejeteryan tarifler vardı çünkü o kitabın içine iki gram et girecek olsaydı mahalleye girdiğimiz an herhangi biri çıkıp "İnsanları katil olmaya mı heveslendiriyorsun sen?" diye bağırarak bıçağıyla kovalamaya başlayabilirdi. Evet bizi bıçakla kovalarken bunu diyebilirlerdi ama biz de et yiyen insanlar değildik bu yüzden gayet memnunduk kasabanın durumundan. Havalar ısındıkça etrafta seken tavşanları görmek günümü güzelleştiriyordu, özellikle buralardan birinin elinde tüfeğiyle onu beklemediğini bilirken her şey daha güzeldi.

Uzun boyu, spor salonlarından çıkmadığını belli eden vücudu, üç numara saçları ve dövmeleriyle Devrim'i ilk gördüğünüzde yemek kitabı olduğunu düşünmek zordu. Onun genelde kavgacı bir tip olduğunu düşünürdünüz ama o daha çok "İnsanlar konuşa konuşa" öğüdünü verenlerdendi. Tabii onu kavgalara dahil etmeye çalışıp üstüne rakip görerek bahislere çekmeye çalışanlar da olmuştu.

Harikalar Diyarı görünürde çok tatlıydı. Çevresi orman ve göldü, apartmanlar yoktu. Halkı kendi halinde yuvarlanıp giden çoğunluğu orta yaşlı insanlardan oluşurdu. Tatil kasabası izlenimi veren bir yerdi ama buradakiler sadece okudukları kitaplardan değil izledikleri filmlerden de çıkamayan insanlardı. Dövüş Kulübü izleyip kasabadaki tenha bir yerde dövüş kulübü kurdukları söyleniyordu. Çoğunluğu kendini Tyler Durden sanarak ortama giren ama ilk yumrukta yeri öpen bir avuç ergen olsalar bile bu işi gerçekten iyi yapanların da olduğunu duymuştum. Oralara yolum düşmemişti tabii ama şafak vakitlerinde sokaklarda gördüğüm yamultulmuş yüzler sayesinde varlığına inanıyordum. Neyse ki Devrim cidden oraya çekilebilecek biri değildi ama mesela aynı fizik Poyraz'da olsaydı büyük ihtimalle en iyisi olana kadar durmayacağı bir takıntı haline getirirdi. Dövüşü çok sevdiğinden değil sadece kendine iyi olduğunu ispat etme isteğinden. Zaten karşısındaki herkes bitince bir daha da adım atmazdı ama neyse ki ne fiziği ne de keyfinin kahyası buna uygun değildi.

Sadece kafasını boşaltmak için Korhan'ın önerisiyle başladığı çizimle belki de tutkuyla yaptığı tek şeyi bulan Poyraz, Resim bölümü son sınıftaydı ama aynı zamanda Heykel derslerine de giriyordu. Evin her yanındaki bitkiler onun eseriydi. Türlerini, nerden geldiklerini ve ne kadar su istediklerini ezberden sayabilecek kadar çok ilgileniyordu. Çok sık kahkaha atmazdı ama güldüğü o birkaç saniyelik anda dünyanın ışıldadığını hissederdiniz. Sözleriyle zehirleyebilir aynı zamanda iyileştirebilirdi. Kahverengi saçlarını hep aynı boyda tutar ve üç günde bir kendi saçlarını kendi keserdi. Bazen ojelerimi çalıp tırnaklarını renk renk boyar birkaç gün öyle gezer sonra aylarca dokunmazdı ama ellerinde her zaman boya lekeleri olurdu. Pişman olmaktan korkmasaydı kollarını dövmelerle kaplayabilirdi ama hevesi geçtiği an kollarını yüzme ihtimali vardı, bu yüzden dövme yaptırmaması kesinlikle iyi bir şeydi. Kahverengi saçları, çoğunlukla kısık bakan ela gözleri, kenarları yukarı kıvrılmış gibi duran dudakları ve sivri çenesiyle lisede peşinden çok kişi koşturmuştu. Kendi başına gezmeyi severdi ve her şeyin ama her şeyin resmini çekerdi. Harikalar Diyarı'na gelmeden birkaç sene önce çöpten bulduğu kamerayı biriktirdiği paralarla tamir ettirmiş ve şuan beş albüm oluşturacak aynı zamanda koridorun her yanına asacak kadar çok resmimizi çekmişti. Poyraz kamerayı bıraktığı an eline alan kişi de Maral'dı. Maral üniversite okumuyordu çünkü hem sevdiği hem de ona para kazandıran şeyi çoktan bulmuştu. Oyun oynamak.

Yaklaşık bir senedir oyun oynamakla yetinemediğinden oyun tasarlamayı öğrenmeye çalışıyordu. Bu kadar farklı oyunu oynamış birinin ilk ürününün ne olacağını gerçekten merak ediyordum ama daha çok yolu var gibi duruyordu. Üstüne kazandığı paralarla borsada çok iyi oynuyordu, yatırdığının üç dört katını çektiğini görmüştüm. Evi geçindiren kaynaklardan en büyüğü de buydu zaten. Disney'in eski içeriklerini izlemeye bayılırdı. Onunla beraber bizim için de rutin haline gelmişti. Güzelliği kendine özgü ve hayran bırakan cinstendi. Kabarık kıvırcık saçları arasında kaybolan kaşık kadar yüzü, simsiyah boncuklar gibi bakan gözleri, gamzeleri ve dilindeki piercingle insana istediği her şeyi yaptırabilirdi. Çok dışa dönük biri gibi görünse de tam tersidir, utangaçtır. Ancak samimi olduğu insanların yanında dili çözülebilir. Zor sinirlenir ve asla küfürlü konuşmaz. Bana kalırsa fazlasıyla büyük bir yetenekti. Zekasını bizimle harcamak zorunda kaldığına üzüldüğüm zamanlar olurdu.

Moda Tasarım bölümünde hayatta kalmaya çalışan Kaan ise sanırım aramızda en göze batan kişiydi. Tupturuncu saçları, yüzünü ve tüm vücudunu kaplayan çilleri, susmayan çenesi ve çılgın bakan çikolata kahvesi gözleriyle girdiği her ortamda en az bir kez süzülen biriydi. Kendisi de gayet memnundu zaten bu durumdan. Poyraz'ın aksine onun tırnaklarını ojesiz göremezdiniz. Dersine giren hocaların istediğinden çok kendi kafasından bir şeyler ürettiği için onlarla zıt düşse de şuana kadar BA bile almadı. Bölümünün açık ara birincisi. Basketbol maçı izlemeyi sırf holiganlık yapmak için sever, Maral Disney'in eski içeriklerini açtığı an yanında yerini alır onunla izlerdi. Gelin Evi kaoslarına bayılırdı, gerçi her yerdeki kaosa bayılırdı. Yeter ki birileri cırlasın, birileri kudursun. Kaan o ortamdan çok da uzakta değildir. En fazla iki metre ötede eğlenerek onları izliyordur. İstediği kaos ortamda yoksa da kendi yaratırdı, neyse ki bunu bizim üzerimizden denemeyi kesmişti. Son seferinde Devrim onu Şato'nun en arkasındaki odaya kilitlemişti ve bu gayet yeterli bir ders olmuştu. Genel hayatı bizi deli etmeye oynasa da yeri geldiğinde en destekçi insan olabiliyordu. Aşırı zekiydi, eğer bir planı varsa sorgulamadan peşinden giderdim. Bugüne kadar da hiç pişman olmamıştım.

"Baksanıza bi."

Yemekhane masasında iki yanımda oturan Poyraz elindeki telefonu bize çevirdi "Korhan müzik yarışması mı yapıyor?" Ekranda Şato'nun Instagram hesabında paylaşılan bir afiş vardı.

"Evet söylemişti bana. Artık kavgalardan sıkılmış, yarışmanın kazanının Şato'da çalmasına izin verecekmiş." dedim tabağımdaki buz gibi mercimek çorbasından bir kaşık daha alırken.

O gecenin üstünden dört gün geçmişti. Tahmin ettiğim gibi Poyraz geceyi hatırlamıyordu. Devrim'e sorduğumdaysa onu Şato'nun üç yanındaki Maça'da birileriyle tam kavgaya gireceği esnada bulmuşlardı. Bir iki yumruk yemişti gerçi. Poyraz gerisini hatırlamıyordu. Yumruklardan sonra Devrim'in onu sırtında taşıdığını ve sadece yatağında sızdığını biliyordu. Böylesi daha iyiydi sanırım.

"Biz de katılır mıyız? Nolur katılalım nolur?" dedi Maral her birimizin yüzüne hevesle bakarken. Üniversitede olmamasına rağmen her seferinde bizle gelir keyfinin istediği bir derse girer ve yemekhanede bizimle otururdu. Madem öyle en azından keyfine bir bölüm okusaydın ya desem de pek umrunda değildi.

"En son ne zaman çaldığımı bile hatırlamıyorum ben." dedim.

"Ya sen öğrendiğin neyi unuttun da bunu unutacaksın dellendirme beni şimdi. Katılalım ya atalım üstümüzdeki şu ölü toprağını. Bir haftadır evdeki sessizlikten içim kıyıldı." dedi Maral ve dediğinde kesinlikle haklıydı. Evde herkes kendi halinde takılmaya başlamıştı. Yemekleri halen beraber yesek de tek ortak aktivitemiz nerdeyse bu kalmıştı.

"Ben varım." dedi Devrim, hemen yanımda oturuyordu. Bugün üstünde sadece siyah salaş bir tişört ve haki yeşili şortu vardı. Nasıl üşümüyordu anlamıyordum ve bu beni sinir ediyordu. Ben de üşümeden istediğim kıyafeti giymek istiyordum. Şuan üstümde kahverengi kadife mini eteğim, dizime kadar gelen krem rengi çoraplarım, beyaz gömleğim ve vatkalı siyah bir ceketim vardı. Tamam çok kalın değildi ama hani bu havada da gayet yeterli olmalıydı. Buna rağmen dışardaki bir rüzgarda üşüyordum.

"Sen neden bu kadar sessizsin?" dedi Poyraz Kaan'a. Gerçekten de konu açıldığından beri sesi çıkmıyor, kafasını tepsiden kaldırmıyordu. Poyraz'a cevap vermemişti, hemen yanında oturan Maral onu dirseğiyle dürtünce yerinden sıçradı.

"Ay ne oldu?" dedi bi anda kaldırdığı boş gözlerle bize bakarken. Oturduğu yerde uyuyakalmıştı. Gözleri kırmızıydı ve altları şişmişti, saçları her zamanki gibi karışıktı. Bugün üstünde kırmızı beyaz çizgili uzun kollu ve baskılı bir tişörtle kargo pantolonu vardı. Sandalyesinde de deri ceketi asılıydı.

"Gece uyumadın mı yine?" dedi Devrim.

"Aklıma birkaç fikir gelmişti onları çizerken bir baktım güneş doğmuş. Ben de hiç yatmadım." dedi geriye doğru gerinip esnerken. Sandalyesi kayacaktı ki Maral kafasını bile ona çevirmeden tek eliyle sandalyeyi tuttu. Spiderman?

"Tamam hadi o zaman sana iyi uykular şimdi konuya dönelim, katılıyor muyuz katılmıyor muyuz?" dedi Poyraz. Onu uzun zaman sonra bir şeye meraklı görmüştüm ve bu fırsatı kaçıramazdım. Devrim'le araları biraz daha iyi olsa da tamamen düzelmiş değildi.

"E katılalım o zaman." dedim ben de. Maral ellerini çırpıp yemeğine devam ederken masadaki telefonum titremişti. Gelen mesajı görmek için kilidi açtım ve Korhan'dan gelen mesaja girdim

Bugün Şato'ya gelmeyin.

Bu neydi şimdi? Zaten derslerimiz geç biteceği için hava kararana kadar çimlerde takılacaktık büyük ihtimalle ama Korhan uzun zaman sonra ilk defa bana böyle bir mesaj atıyordu. Nedenini aşırı derecede merak etsem de sadece "Bir bildiği vardır." demek istiyordum, bünyem daha fazla kaos istemiyordu artık ama bunu masadakilere söylediğim an tam şuanda kalkıp gidebilirlerdi. Yani tüm gün onları oyalamak için kırk takla atmam gerekiyordu. Gerginlik istemiyorum derken gerginliğin içine düşmem şaka mıydı peki?

"Geçen göle gidecektik gidememiştik bugün derslerden sonra gidelim mi?" dedim masadakiler şarkı seçmeye çalışırken araya girerek. Çimlerde oturursak Şato'ya gitmek istemeleri çok yüksekti bu yüzden olabildiğince uzaklaşmamız gerekiyordu. Bunu planlıyor olmaktan gerçekten ama gerçekten nefret ediyordum.

"Güzel olurdu hem o günden daha sıcak sen de üşümezsin." dedi Devrim. Şimdi tek yapmam gereken eve uğramadan gitmeye ikna etmekti, eve gittiğimiz an Korhan'a da uğrardık çünkü. Bunu yapıyor olmaktan nefret ediyordum.

"Ee sen ne diyorsun Nare, bildiğimiz bir şarkıyla mı çıkalım yoksa yeni mi öğrenelim?" dedi Maral ama ben sohbetten uzak kaldığım için bildiğimiz hangi şarkıları konuştuklarını duymamıştım.

"Vaktimiz varsa bence yeni bir tane öğrenelim, madem yarışacağız en iyisiyle yapalım." dedim. Gerçi yarışmada kimler olurdu bilmiyorum. Üniversitedekine çok kişi katılmıştı ama çoğu Harikalar Diyarı'nda yaşamıyordu zaten. Üniversite diğer tüm üniversiteler gibi dağın başındaydı ve şehir merkezine otobüsle kırk dakikaydı. Kasabaya ise 10 dakika sürüyordu ama buralara üniversiteliler pek uğramazdı. Dediğim gibi burası daha çok yaşlıların bilmemkaçıncı baharlarını yaşamaya geldikleri şehirlere benziyordu. Tabii buranın gençleri kendi aralarında eğlenmeyi biliyordu ama kimsenin bundan haberi yoktu. Şahsen ben buranın turistik bir alan haline gelmemesinden memnundum.

"O zaman göle gitmeden önce evden gitarımı alayım. Aklımıza gelen birkaç şarkıyı denerdik orda." dedi Poyraz.

"Ben alırım." diye atladım hemen. Sesim yüksek çıktığı için hepsi anlık bana dönmüştü "Yani diyorum ki, ben kendime battaniye alacağım her türlü. Gitmişken gitarını da alır gelirim siz direkt market alışverişi yapar geçersiniz." dedim. Yalan söylerken kekelememek gerçekten çok zordu. Neyse ki bu halimi umursamadan onayladılar ve yemek bitene kadar da konuşmadık.

"Ben derse gecikiyorum hadi görüşürüz birkaç saate." diyerek ayağa kalktı Devrim ve tepsisini de alarak masadan kalktı. O giderken arkasından onu süzen birkaç göz yakalasam da bu beni sadece güldürmüştü çünkü Devrim bu zamana kadar çevresindeki kimseye bakmamış müzmin bir bakirdi. Gerçekten de çizdiği imajın tam tersi olması beni çok eğlendiriyordu.

***

Günün son derdinin amfisinden çıkarken artık gözlerim kararıyordu. Öğleden sonra profesörün blok işlediği ders ve hemen ardından başlayan bir başka blok dersle beynim tamamen uyuşmuştu, özellikle son yirmi dakika not tutmaya devam edebilmek için harcadığım çaba üst düzeydi. Bölümden hiçbir arkadaşım olmadığı için finallerde çalışabilmek için sadece kendi notlarım vardı ve önümüzdeki hafta final haftasına hazırlanmaya başlamam gerekiyordu. Kısacası hayatı durdurup akademik hayata gömülmem gereken iki hafta geçirecektim. Eğer başarabilirsem tabii.

Kampüsün ortasındaki çimlerde Maral'la beraber oturmuş, diğerlerinin dersinin bitmesini bekliyorduk. Maral uzanırken ben de ellerimden destek alarak oturuyordum. Bizimle beraber neredeyse kampüsteki herkes çimlerdeydi, kimileri voleybol oynuyor kimileri gitar çalıp şarkı söylüyordu. Sıcak hava gören klasik bir üniversite ortamıydı anlayacağınız. Gökyüzü güneşin son ışıklarıyla turuncu ve pembe tonlarındaydı ama bu gün batımlarınım güzelliğinin bile hava kirliliğinden geldiğini öğrendiğimden beri çok da iyi hissettirmiyordu. Gün batımından bile olumsuzluk çıkarıyor olmam o kadar trajikomik bir durumdu ki. Hayır bak manzaraya ve ne kadar güzel olduğunu düşünüp devam et, değil mi? Neden kendine yeni dert buluyorsun? Ama olmaz asla yapamam.

"Hayal gücüne dayalı bir işin nasıl kuralları olabilir?" diye kendini yanıma atan Kaan resim çantasını kenara fırlatmıştı. Yine bir hocayla atıştığını anlamak için alim olmaya gerek yoktu.

"Neymiş efendim onun istediği tarz bu değilmiş. E verdiğin konsepte uyuyor ama. Hatta en çok uyan benim yaptığımdı ama gitti sırf kendi zevkine hitap ediyor diye basit bir şeyi seçti. Gel de delirme şimdi ya." derken son cümlede bağırmıştı. Gerçekten yaptığı işte iyi olduğunu bilmesem hocasına hak verecek bir yer arayabilirdim ama durum tam da dediği gibiydi. Bölüm hocaları öğrencinin yeteneğine ve hayal gücüne değil kendi yaptıklarına benzeyen ödevden yanaydı. Kopyala yapıştır yani.

"Sıkma canını. Son bir senen kaldı sonra istediğini yapmakta özgür olacaksın." dedi Maral diğer yanımdan. Gözlerini bile açmamıştı, ellerini ensesinde birleştirmiş bir şekilde uzanmaya devam ediyordu.

"Aman ya. Cidden, bir mezun olalım da sonra Harikalar Diyarı'nın en uçuk butiğini açacağım hepsi de benim tasarımım olacak. Yeteneğimle şereflendireceğim buraları. "

"Buna en çok Fikriye teyze bayılacak." dedim gülerken.

"Modelim o olacak zaten. Onunla açacağım Instagram sayfamı." dedi Kaan ve bu dediğinde de baya ciddiydi. Dik tutmaktan ağrımaya başlayan boynumu esnetip ellerimi çimlerden çektim ve oturduğum yerde doğruldum. Karşıdan gelen Devrim ve Poyraz kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Devrim ellerini abartılı bir şekilde kullanarak Poyraz'a bir şeyler anlatıyor ve onun her hareketini inceliyordu. Poyraz ise elleri ceplerinde yüzünde de tatlı bir gülümsemeyle Devrim'i dinliyor, arada bir kafasını sallayarak onaylayıp yürümeye devam ediyordu. Onları böyle görünce aklımda canlanan görüntü ile anlık olarak afalladım. Daha önce hiç bu şekilde düşünmemiş, yaşadıkları gerginliklerin bunun belirtisi olduğunu görememiştim. Ama şimdi uzaktan baktığımda her şey o kadar açık ve netti ki.

Araları ne ara düzelmiş ve sohbet etmeye yeniden başlayabilmişlerdi bilmiyorduk ama kimse bunu sorgulamıyordu da. Senelerimizi beraber geçirmiş ve neredeyse her şeyi beraber atlatmış olmamız birbirimizin sınırlarını ihlal etmemiz için bir bahane değildi. Her zaman her şeyi dinler ama hiçbir zaman da anlatılma eğilimi olmayan şeyleri sormazdık ve Devrim'le Poyraz'ın da anlatacak bir şeyi yokmuş gibi görünüyordu.

"Biz de oturalım mı yoksa gidiyor muyuz?" dedi Devrim yanımıza geldiklerinde. Poyraz yükünü sol bacağına verip etrafa bakarken ellerini ceplerinden çıkarmamıştı. Devrim'se omzuna astığı bez çantayı düzeltirken konuşmuştu.

"Kalkalım, bugün kampüste bir saniye daha durmak istemiyorum." dedi Kaan ve yerinden hızlıca kalkıp az önce fırlattığı çantasını aldı. Onun ardından ben de kalktım ve yerinde doğrulan Maral'a elimi uzatıp onun da kalkmasına yardım ettim.

"Ee gününüz nasıldı?" dedi Devrim yürümeye başladığımızda. Kaan'ın yüzünü asık görünce kolunu onun omzuna attı ve "Kim sıktı yine canını?" dedi. Bugün Devrim'in keyfi cidden yerindeydi ve uzun zamandır bunu göremediğim için şuan çok iyi hissediyordum. Bir şeylerin rayına girdiğini görmek güzeldi.

"Zevksiz hocalar ya yine. Klasik." dedi Kaan.

"Yine mi? Kim alıyor onları akademisyen diye cidden anlamıyorum." dedi Devrim. Onun bölüm hocaları da bazı ödevlerde taraf tutup keyiflerine göre değerlendirme yapıyorlardı. Nesnel bir sonuç beklenmeyen her bölümde böyle insanlar vardı. "E bizim bölüm hocası rektör yardımcısının eşi. Nerden geldikleri belli." dedi Poyraz.

"Desene biz hiçbir yere gelemeyeceğiz." dedi Kaan. "Çok umrumdaydı."

Kampüsün çıkışına doğru ilerlerken kenardaki bisikletleri bağladığımız yere saptık. Ben koyu yeşil bisikletimin önündeki sepete çantamı atıp zincirini çözerken "Siz direkt göle sürün güzel bir yer kapın, şimdi herkes dolmaya başlamıştır oralara. Ben de eve gider üstümü değişir gitarı da alır gelirim." dedim.

"Bana da bir pantolon getirsene." dedi Maral. "Devrim'e de ceket al sonra hasta olup başımıza kalacak bu havada." dedi. Devrim çantasını bisikletimin önüne benim çantamın yanına bırakıp "Hasta falan olmam." dediğinde hepimiz aynen aynen bakışımızla ona baktık ve bir daha da laf etmedi. Herkes bisikletini çözünce de binip sürmeye başladık. Kapıdan çıktığımızda

"Hadi görüşürüz. Oturduğunuz yeri bana mesaj atın." diye seslendim ve kapıdan çıktığımızda zıt yönlere doğru sürmeye başladık. Eteğimin altında taytım olduğu için sorun etmiyordum. Yanlarından bisikletle bir saniyede geçen birinin bacak arasına da gözlerini dikmesinlerdi bir zahmet.

Çok hızlı gidemiyordum çünkü rüzgar beni biraz fazla üşütüyordu ama on beş dakikaya evin önüne gelmiştim. Bisikleti bahçe kapısının önünde bırakıp sepetteki çantaları aldım ve kendi çantamdaki anahtarı ararken bahçe kapısını açıp içeri girdim. Verandanın basamaklarını çıkarken düşmekten son anda kurtulup çantanın dibindeki anahtarımı bulup kapıyı açtım. Ayakkabılarımı çıkarıp direkt odama yöneldim ve çantaları yatağın üstüne bırakıp dolabımı açtım.

Üstümdekilerden hızlıca kurtulup lacivert ispanyol paça pantolonumla siyah uzun kollumu giyip askıdan motorcu ceketimi aldım ve yatağın üstündeki çantamdan telefonumla cüzdanımı alıp ceketin cebine attım. Dolabımdan Maral için buz mavisi bir kot alıp dolabın altında bulduğum siyah sırt çantama tıktım, odamdan çıkıp hemen karşıdaki Devrim'in odasına girdim ve dolabından ona da bir pantolon ve sweatshirt aldım. Masanın üstünde duran siyah beresini görünce onu da çantama attım. O kısacık saçlarla kafam üşürdü benim. Odasından çıkıp merdiven basamaklarını tırmanırken çantanın ağzını kapatıyordum. Tek omzuma çantayı atıp Poyrazların odasına girdim ve duvarın kenarında kutusunda bekleyen gitarı da diğer omzuma atıp yeniden aşağı indim. Spor ayakkabılarımı giyip evden çıktım ve anahtarı da çantanın askısındaki küçük göze tıktım. Evde sadece birkaç dakika kalsam da hava tamamen kararmıştı bile.

Aklım Şato'ya bu gece gelmememizi isteyen Korhan'da kalsa da dediğine uymaya karar verip yanına uğrama fikrini hızlıca kafamdan attım. Hem bizimkilerden gizli onları kandırmaya çalışıp hem de bunu yapamazdım. Zaten bu gizlilik işi yeteri kadar can sıkıcıydı ama birkaç güne Korhan'ın neden bunu yazdığını öğrendiğimde hepsine açıklayacaktım. Başta 'Ya Korhan'a bir şey oluyor olsaydı' korkusuyla yükselseler de sonra beni anlayacaklarını düşünüyordum. Bahçe kapısından da çıkınca omzumdaki çantayı bisikletin sepetine attım ve gitarın askılarını iki omzuma birden taktım.

"Nare, tatlım nasılsın?" Yan evin bahçesinden gelen sesle kafamı kaldırdım ve Deniz'le göz göze geldim. Deniz'le ilk gün dışında sadece pencerede veya bahçede denk geldiğimizde birkaç cümle konuşmuştuk. Diğerleriyle hiç denk gelmiş miydi bilmiyordum açıkçası.

"İyiyim Deniz. Sen nasılsın, alışabildiniz mi?" dedim gülümseyerek. Üstünde kahverengi bir tulum vardı ve saçlarını topuz yapmıştı. Elindeki eldivenleri toprak olmuştu, bahçeyle ilgileniyor olmalıydı.

"İyiyiz, alışıyoruz biz de anca toparlanabildik. Sana rastlamam çok iyi oldu, yarın akşam için sizi yemeğe çağırmak istiyordum." dedi.

"Tabii, ben de şimdi yanlarına gidiyordum. Bir planları olup olmadığını sorup sana mesaj atarım olur mu?" dedim. "Çok iyi olur tatlım. Yemeyi sevmediğiniz veya alerjinizin olduğu bir şey var mı ona dikkat edeyim?" diye sordu. Nezaketi o kadar güzeldi ki içim sıcacık olmuştu.

"Kaan'ın bademe alerjisi var. Onu kullanmazsan cidden çok iyi olurdu, bunun dışında bir şey yok." dedim gülümseyerek. Gerçekten de bu kadınla konuşmak beni yumuşacık hissettiriyordu.

"Anladım, kullanmam tabii ki. Ben seni tutmayayım daha fazla yarın görüşürüz." dedi bana el sallarken. Diğer eliyle de önüne düşen perçemi düzeltiyordu ama elindeki toprak alnına bulaşmıştı.

"Görüşürüz. Kolay gelsin." dedim ve bisikletimi sürmeye başladım. Sokak lambalarının aydınlattığı yollarda ilerlerken göle doğru sürdüm. Göl, evimize üniversiteyle aynı mesafede kalıyordu ama bu sefer daha hızlı sürerek yedi sekiz dakikaya göle varmayı başarmıştım.

Tahmin ettiğim gibi etrafta az da olsa insan kalabalığı vardı. Hepsi kasabadan, tanıdık yüzlerdi. Genci yaşlısı kendini güzel havada buraya atmıştı. Az ışıkla aydınlatılan gölün kıyısının bir bölümü kayalıklarla ve sahille kaplıydı. Geri kalanı ise piknik yapılsın diye çimlerin üstüne dizilen banklar ve ormandı. Piknik alanı aileler ve yaşlılarla çoktan dolmuştu. Yanımdan geçen tanıdıklara başımı eğerek selam verirken bir yandan da bizimkileri bulmaya çalışıyordum ama pek de başarılı olamamıştım. Cebimden telefonumu çıkarıp kilidi açtım ve Maral'ın mesajını gördüm.

Kayalıklatın en ucunda önde oturuyoruz. Çevremiz boş.

Kayalıkların başladığı yere doğru bisikletimi sürmeye devam ettim ve bulduğum ilk elektrik direğine bisikletimi kilitlemek için bisikletten indim. Sepette çantanın altında kalan zincirle bisikleti bağladıktan sonra çantayı elime alıp kayalıkların üstünde yürümeye başladım. Seke seke ilerledikten sonra aşağıya doğru baktığımda bizimkilerin göle bir metre kala buldukları büyük bir kayada oturduklarını gördüm. Devrim bana dönük oturuyordu ve beni fark ettiğinde ayağa kalkıp birkaç saniyede yanıma geldi, çantayla gitarı benden aldı.

"Bunlarla inebileceğine inandın mı cidden?" dedi biraz sinirle. En son geçen sene sırtımdan bir çantayla bu kayalardan inmeye çalışırken düşüp kafamı yardığımı göz önünde bulundurursak pek inanmamam gereken bir şeydi kesinlikle.

"Hayır, o yüzden sen gelene kadar inmedim zaten." dedim ve ona öpücük attıktan sonra onun bastığı kayalara basarak ben de yanlarına inmeyi başardım. Çantayı Devrim'in elinden alan Maral içini kurcalayıp pantolonu buldu ve ayağa kalkıp direkt üstüne geçirdi.

"Ee ben gelene kadar aklınıza bir şarkı geldi mi?" dedim kayalıklarda bir yukarda oturup arkama yaslanarak. Onlar bir önümdeki kayalıklarda yarım daire şeklinde oturuyorlardı. Önümde marketten aldıkları vardı, Devrim koladan bir bardak da bana doldururken "Benim aklıma geldi bir şarkı ama zor olabilir." dedi. Bardağı önüme bıraktıktan sonraysa hemen dönüp gitarı kılıfından çıkardı. Dizine yaslayıp birkaç defa tellere vurduktan sonra bilindik bir ritimle başladı. Şarkıyı anlayan Poyraz'sa sözlere girdi.

Once upon a time, not so long ago

Tommy used to work on the docks, union's been on strike

Birlikte Livin' on a Prayer - Bon Jovi'yi söylemeye başladılar. Tek bir gitarla şarkıyı tamamlamak zor olsa da bu şarkının kesinlikle iyi bir seçenek olduğuna emin olmuştum.

Whoa, we're half way there

Whoa oh, livin' on a prayer

Take my hand, we'll make it, I swear

Whoa oh, livin' on a prayer

Nakarata beraber eşlik ettikten sonra yavaşça durduk ve birbirimize baktık.

"Güzel bir seçenek bence. Klasiklerden ama başka şarkılar da düşünelim." dedi Maral. Kaan hâlâ fazla sessiz olsa da onu kendi haline bırakmam gerektiğini biliyordum bu yüzden laf atmadım ve Maral'ı onayladım.

"Daha yeni sanatçılar denesek nasıl olur?" dedi Poyraz. "Yeniden kastım son on yıldakiler tabii." diye ekledi.

"Söylemek istediğin var mı yoksa düşünelim mi beraber?" diye sordum. Solistimiz Poyraz'dı ve onun söyleyebileceği bir şey seçmemiz gerektiği için sınırı ona bırakıyorduk.

"I Was King, One Ok Rock mesela." dedi. Bu da hepimizin bildiği bir şarkıydı, Devrim gitarla notalara girdiğinde Poyraz da nakarattan bir önceki kısımla başladı.

When am I, when am I gonna start living?

When am I, when am I gonna move on?

When am I, when am I gonna kill this feeling?

When am I, when am I gonna stop this dreaming?

When I was king

I was king

We had everything

When am I, when am I gonna start living?

"Abi ben neden söylediğimiz her şarkıyı öğrenmek istiyorum?" dedi Kaan. Şarkının nakaratına o da eşlik etmişti ve birkaç saatin ardından açılmıştı. İyi yaptığı bir işin hakkının verilmemesinin canını ne kadar sıktığını anlayabiliyordum. Kaan cidden tüm ömrünü bir şeyler tasarlayarak harcamak istiyordu ama önüne bu işte iyi olduğu iddia edilen insanların engel koyması gerçekten delirtecek bir şeydi. Yine de buna uzun süre takılmadan devam edebileceğini biliyordum. Hepimiz biliyorduk. Çok daha derin kuyulardan çıkmıştı o, bundan hayli hayli çıkacaktı.

"Ben de gerçekten. O kadar ikna oldum ki ikisine de." dedi Maral.

"Başka deneyecek miyiz peki yoksa bu ikisinden biri mi?" dedi Devrim.

"Size de uyarsa bence ikisinden birini seçelim, her yeni seçenek daha zor olacak çünkü." dedi Maral.

"Katılıyorum." dedi Poyraz.

Devrim "Tamam o zaman oylayalım. Livin' On A Prayer diyenler?" Dediğinde ben ve Devrim el kaldırmıştık.

"Hep daha eski şarkıları biliyoruz. Bunu denemek istiyorum." dedi Maral.

"E bu durumda şarkımız belli. I Was King'i çalıyoruz." dedi Devrim.

Sırtımı arkamdaki kayaya yaslayıp önümde uzanan gölü izlemeye başladım. Çevrede fazla aydınlatma olmadığı için yıldızlar parlıyor ve göle yansıyordu. Esen hafif rüzgar tahmin ettiğimden daha ılıktı ve saçlarımı savuruyordu. Etrafımızdaki arkadaş gruplarından kahkaha sesleri yükseliyor daha uzakta da birileri gitar çalıp şarkı söylüyordu. Gözlerimi gölden çekip bizimkilere baktığımda Maral kafasını yanında oturan Kaan'ın omzuna yaslamıştı ve görebildiğim kadarıyla gözleri kapalıydı. Kaan kollarını önünde birleştirmiş dümdüz önüne bakıyordu. Devrim az önce göle sırtı dönükken yön değiştirmiş hemen önümdeki kayaya yaslanmıştı, çaprazımdaki Poyraz da çekirdek çitleyip kola içiyordu.

"Hepimiz konuşma yetimizi mi yitirdik?" dedi Kaan.

"Bir ayda ruhumuzun yaşlandığını düşünüyorum." dedi Maral. Kaan'a yasladığı kafasını kaldırmış, bileğindeki tokayla saçlarını topluyordu.

"Sadece bir ayda mı?" dedi Poyraz bir sonraki çekirdeğini dişlerinin arasına sıkıştırmadan hemen önce.

"Niye böyle olduk biz ya, nerde bu sokakların sefirleri? Artık saat 12 oldu mu uyuyoruz." dedi Kaan.

"Bu gece film gecesi yapalım mı eve gidince?" dedi Maral.

"Film gecesi diye High School Musical serisini baştan almayacaksak eğer ben varım." dedi Poyraz.

"Kırıldım." dedi Maral ve abartılı bir şekilde elini kalbine doğru götürdü. "O zaman Camp Rock izleriz." dedi az önceki rolünden anında çıkarken. Devrim çantamdan onun için getirdiğim sweatshirt ve bereyi alırken "Bari Harry Potter izleyelim. Onu izlemeyeli en azından dört ay geçti. Diğerlerini geçen ay izledik." dedi.

"Yeter ki bu gece bir şeyler yapalım. Evde can sıkıntısından beş kez dolabımı düzenledim." dedim bitirdiğim bardağı doldurması için Devrim'e uzatırken.

"Korhan'ı da çağıralım mı? Zaten kaç zamandır onla da bir şeyler yapmıyoruz. Cidden içimize gömülmüşüz be." dedi Kaan.

"Ne gerek var adamın gecesini sayemizde milyon kez izlediği filmlerle bozmaya? Oyun oynayacağımız gece çağıralım bence." dedim.

"Yani. Korhan gecesini bozduğumuzu düşünmez bence ama sen bilirsin." dedi Devrim. Geriye doğru uzattığı elindeki bardağımı aldığımda bir yeni Şato'ya uğrama girişimini daha durdurduğum için sevinmiştim. Cidden çok midem bulanıyordu gizli gizli yapmaya çalıştığım için ama Korhan'ı da bir kez olsun zorlamadan dediğini yapmış olalım istiyordum. Çünkü evet, her seferinde merakımıza yenilip onun dediğinin tersini yapmış ve tabiri caizse boka batıp kalmıştık. Bizi de yine o gelip almıştı o pisliğin içinden.

"Biriniz bir şey konuşsun artık kafayı yiyeceğim yoksa." dedi Maral.

"Bugün derste hoca benim yemek kitabımı önerdi." dedi Devrim. "Üstüne bir de oradan ödev verip final ödeviniz de bu kitaptaki yemeklerden olacak çalışıp gelin dedi."

"O sırada yüzünü görmek isterdim. Biraz kitabını övse oturup ağlayacaktın değil mi doğruyu söyle?" dedim gülerek. Önümdeki paketten bir avuç çekirdek de ben alıp çitlemeye başlamıştım.

"Sence ağlaması için buna ihtiyacı var mı? Hocanın elinde kitabı gördüğü an gözleri yaşarmadıysa ben de Devrim'i bilmiyorum." dedi Kaan.

"Ağlayacaktım gerçekten." diye fısıldayan Devrim'le hepimiz kahkaha atmıştık ve buna Poyraz dahildi. Uzun zaman sonra onu bu kadar içten gülerken görünce içimde bir yerlerin yeniden canlandığını hissettim.

"Bende de hoca benim tablomu yanlışlık övdü, sonra benim olduğunu öğrenince kusur bulup başka tabloya geçti." dedi Poyraz.

"Aynı bokun lacivertiyle de bugün benim dersim vardı söyledim zaten. Delirtti beni. Ama içi rahat olsun iki sene sonra gelip benim mağazamdan alışveriş yaptığını görünce de o delirecek." dedi Kaan.

"Dertleri ne bunların gerçekten?" dedi Maral sinirle.

"Sanat istemiyorlar, kopya istiyorlar. Onlara göre kendi sanat anlayışları en doğrusu ve her öğrenci o yolda devam etsin istiyorlar." dedi Poyraz.

"Sanki sanatın doğrusu yanlışı olurmuş gibi." diye mırıldandı Devrim.

"Ne yolmuş ya onlardaki, sizin derslerinize Picasso mu giriyor Coco Chanel mi?" dedi Maral.

"Yok hayır. Tanrı onlar direkt, gezegendeki her düzeni onlar kurdu. O kadar büyük bir sanat onlardaki." dedi Poyraz. Ona kola doldurması için bardağını Devrim'e uzatıyordu.

"O sırada neredeyse tamamı ateist olan bizim bölüm." dedi Kaan gülerek. Saçlarını eliyle geriye atıp cebinde her zaman taşıdığı tel tokalardan biriyle tutturdu. "Her neyse ya, zorbalasalar bile en yüksek notu bize vermeye devam ediyorlar çünkü en iyi tekniği de biz yapıyoruz. Bence iyi bir intikam."

"Ben de yanlışlıkla mühendislik amfisine girmişim üç saatlik blok matematik dersiyle içim kurudu." dedi Maral. Bugün cidden herkes için kaotik bir gün olmuş gibi görünüyordu. Sanırım sadece ben derslerde sürünüp finallere delirirken canımı teslim etme noktasına gelmiştim.

"Nasıl başardın onların dersini bulmayı?" dedi Devrim, Poyraz'a bardağını uzatırken diğer eliyle de açılmamış çekirdek paketini poşetten alıyordu.

"Günleri karıştırmışım ya, yarın o saatte Sanat Tarihi dersi vardı ona girmek istemiştim bi baktım Diferansiyel Denklemler diye bir ders. Yarım satırlık denklemi bir sayfada çözdü yanımdaki kız, o kadar üzüldüm ki." dedi Maral. O da kayanın üstündeki bisküvi paketini aldı ve açıp içindeki kakao kremalı bisküviyi tekte ağzına tıktı.

"Bugün bi de bir kız yanıma geldi." dedi Devrim. Poyraz öksürmeye başlayınca eğilip sırtına birkaç kez vurdum. Birkaç öksürüğün ardından toparlayıp yeniden arkasına yaslandı ve hiçbir şey olmamış gibi çekirdeğini çitlemeye devam etti. "Aslında dün gelmişti, kek getirip bana verdi ve yememi bekledi. Ben de bir dilim aldım ama aşırı şekerliydi ben de bunu söyledim. Bir anda yüzü düştü sonra da keklerini alıp gitti."

"Gizli bir aşk itirafı almışsın kardeşim ve tabii ki yine bunu anlamamışsın." dedi Kaan, Devrim'in anlattıklarıyla o kadar eğleniyordu ki. Hikayenin tamamını dinleyebilmek için kahkahasını tutmaktan yüzü kızarmıştı.

"Ne bileyim bana getirdiğini? Ben de tadım yaptırıp yorum istiyor sandım. Bugün de gelip selam verdi konuştu falan ama açıkçası ne dediğini hiç anlamadım. Ağzının içinde mırıldanıp mırıldanıp gitti." dedi Devrim, bir eliyle ensesindeki iki santim saçlarını kaşıyordu.

"Haklısın bence öyle anlamakta. Ben de aynısını anlardım." dedi Poyraz ama sesinde az önceki enerji yoktu. Bugün kampüste onları gördükten sonra aklıma düşen ihtimali bu şekilde daha da güçlendirdiğinden bir haberdi.

"Bu arada Deniz yarın akşam yemeğine çağırıyor. Bir işiniz var mı?" diye sordum.

"Deniz kim?" dedi Maral.

"Yan komşumuz, ilk taşındıkları gün yanlarına uğramıştım. Oğluyla beraber yaşıyor ve çok tatlı bir kadın." dedim.

"Gördüm ben de onu, bahçede karşılaşınca selam vermişti." dedi Devrim. "Benim işim yok gelirim, hatta kimsenin yok ya işi. Beraber gidelim."

Kimse itiraz etmeyince de bunu sessiz bir onay olarak aldım ve telefonumu çıkarıp Deniz'e mesaj attım.

Şimdi sordum ve geliyoruz hepimiz. Yarın kaçta gelelim?

Telefonu ekranı görebileceğim şekilde kenarda bırakıp çantadan bereyi çıkardım ve Devrim'in kafasına geçirdim. Hava daha da esmeye başlamıştı ve saat on buçuğa geliyordu.

Telefonumdan gelen bildirimle ekranı açtım. Mesaj Deniz'dendi.

Çok sevindimm. Saat 6 gibi gelebilirsiniz tatlım.

Cevap olarak Tamamdır iyi akşamlar. Yazdım ve telefonu cebime attım.

"Ee hadi kalkalım artık. Evde filme karar verip abur cubur seçene kadar gece olacak zaten." dedi Maral ve bisküvi paketindeki sonuncuyu ağzına atıp oturduğu yerde ayağa kalktı, üstünü silkeledi. Onun ardından hepimiz çevremizdeki çöpleri market poşetine tıkmaya başlayıp ayaklandık

"Lütfen ama lütfen yeni bir film izleyelim." dedi Poyraz. Devrim'le ilgili konudan beri ilk kez konuşuyordu ve sesinde yine sabahki o enerji yoktu ama az öncekine kıyasla çok daha iyiydi. Ah benim üzümlü kekim ya.

"Bakarız bakarız." dedi Maral ama sesinden zaten filme karar verildiği belliydi.

Çöp poşetini Kaan, gitarı Devrim ve çantayı da Maral almıştı. Kayaları yavaş adımlarla çıkıp bisikletime ilerledim. Onlar da bisikletlerini ağaçların arkasındaki başka bir demir banka bağlamışlardı. Kilidi çözüp beş adımda yanlarına geldim ve onlar da yanıma gelince beraber eve doğru sürmeye başladık. Hız yapmıyor, sadece sakin sakin ilerliyorduk. Piknik alanının olduğu kısma geldiğimizde

"Devrim abiiii iyi geceleeeer." diye bağıran sesle beşimizin de bakışları o tarafa döndü. İki arka sokağımızda oturan çocuklardan biriydi ama tabii ki ismini hatırlamıyordum. Oradan geçen Devrim'in her seferinde onlara basketbol oynadığını biliyordum sadece.

"İyi geceler Taner." dedi Devrim de ve el salladı. Biz sürmeye devam ederken az ilerde de teyzelerin oturduğunu gördük ve bu sefer ben seslendim. "Afiyet olsun hanımlar."

"Gelin beraber olsun çocuklar." Dedi Fikriye teyzenin hemen yanında oturan Meliha teyze. Beyaz saçlarının üstünde çiçekli tülbenti vardı ve üstünde montuyla oturuyordu. Önlerindeki masada kırmızı kareli örtü seriliydi ve üstünde tabaklar vardı. Kenardaysa semaver yanıyordu.

"Başka zamana teyzem ya, iyi akşamlar. Saate dikkat edin tamam mı üşümeyin." dedim.

"Derya'nın oğlu arabayla alacak bizi merak etme." dedi o da gülümseyerek.

"Bu kızın bize annelik yapmasına bitiyorum ben ya." dedi Fikriye teyze gülerek, ben de ona gülümsedim ve bir elimle öpücük attım.

"Hadi iyi geceler çocuklar." dedi Meliha teyze.

Onların yanından da geçip devam ettiğimizde ormanlık yola gelmiştik ve bisikletlerin önündeki ışıkları açıp sürmeye devam ettik.

"Yarışalım mı?" dedi Maral.

"Hayır." diyen üç sesin arasında tabii ki Kaan yoktu. Maral'ın yanına gelip alttan alttan ona baktığında da cevabı vermişti.

"Sizdeki bu enerji neden hâlâ tükenmedi?" dedi Devrim. Tek eliyle bisikleti tutarken diğer eli yanında sallanıyor, sakin sakin sürüyordu.

"Birikti birikti patlayacağım artık." dedi Maral. "Hadi biriniz saysın da başlayalım."

"Gidince mısırları patlatmaya başlayın bari." dedim "Ready. Set. Go."

Hızlı ve Öfkeli içime işlemişti ne yapabilirim? Familia salute.

Yarışmaya başlayan Maral ve Kaan birkaç saniye sonra tepenin arkasından kaybolunca üç kişi kalmıştık. Bir an keşke ben de yarışsaydım diye düşündüm ama artık çok geçti. Sessiz geçen dakikaların ardından aralarındaki gerilim hattı daha da dolmuş her an patlayacak hâle gelmişti. Tek kelime etmeye korkuyordum bu gerilimi patlatan kişi olmamak için.

Neyse ki hiçbir ses çıkmadan evin önüne gelmiştik. Çanta Maral'da olduğu için anahtarla eve girebilmişlerdi ama tabii ki bisikletlerini bahçenin içine taşıma zahmetine girmeden bahçe kapısının yanında bırakmışlardı. Salonun ve mutfağın ışığı açıktı, gerçekten de patlamış mısırı yapmaya başlamaları gözlerimi yaşartıyordu . Bu ikili için beklenmeyecek bir performanstı.

"Ben bir Korhan'a uğrayıp geleceğim." dedi Poyraz bisikletten hiçbirimiz inmeden.

"Ben de geleyim, bunlar içerde filmi hazırlarken zaman geçsin." dedi Devrim. Gitmemeleri için yine ikna etmeye çalışırsam artık iyice göze batacağım için son çare ben de katıldım.

"E ben de geleyim o zaman." dediğimde de Şato'ya doğru sürmeye başladık ama aşırı gergindim. Korhan'a şuan mesaj da atamazdım bisiklet sürüyordum ve ortalarındaydım. Fark ederlerdi.

Şato'nun önünde durduğumuzda çoktan müzik sesleri her yerde yükselmişti ve mekanların önündeki birazdan sarhoşların çökeceği duvarların önü şimdilik boştu. Bisikletleri kapının önünde bırakıp içeri girerken en önde Poyraz onun arkasında Devrim en arkada da ben vardım. Bu gece kapıda Sıla ve Sinan vardı, onlara selam verdiğimde gözlerindeki endişeyi görmüştüm. Gerçekten bu gece neler oluyordu burada?

Kapıdan girip kendimizi ter ve alkol kokan mekana attığımızda henüz tıka basa dolmamıştı, fonda bu gece Scorpions vardı. Bara doğru ilerleyip boş iki sandalyeye Poyraz'la ben oturduk. Devrim hemen arkamızda ayakta bekliyordu. Barmen önündeki müşteriye içkisini verip bize döndüğü an yüzünün gerildiğini ise bu sefer sadece ben görmemiştim.

"Korhan'ı çağırsana bir şey soracaktık." dedi Devrim sert bir sesle. Anlamışlardı. Anlamamaları salaklık olurdu zaten. Beni de anlamışlardı, gelmemeleri için iki defa oyalamaya çalıştığımı görecek kadar zekiydi ikisi de. Poyraz'la göz göze geldiğimizde bana acıması için gözlerine bakıyordum. O ise dümdüz buz gibi bir yüzle bana bakmaya devam etti, gözlerini barmene çevirdiğindeyse barmen hızlı adımlarla arka kapıdan geçti.

Kafamı arkamda duran Devrim'e doğru çevirdiğimde donmuş bir şekilde bir yere baktığını gördüm. Gözlerini takip ettiğimdeyse Sonat'ı ve onun arkasındaki gölgeyi fark ettim.

Işıklar yeniden onlara vurduğunda onunla, hem yüzümdeki hem içimizdeki yaranın esas sahibi ile göz göze geldim.

Bölüm sonu

1 yorum