İçeriğe geç

alice eve dönüyor

Bölüm 2 · 26 dk okuma

alice eve dönüyor

Bölüm 2

gecelere saklanan şeytanlar

Efsanelerden birine göre şehrin 80 ila 100 kilometre kadar dışında bulunan, yolda giderken görünmeyecek kadar gizlenmiş patika yolun sonunda bir yerleşim yeri vardır. Bir ismi veya haritada yeri yoktur, sakinleri de dış dünya ile iletişim kurmaz ve soyutlanmış bir şekilde yaşarlar. Oraya kimse rastlantı sonucu gidemez, gitmek istediğiniz yer değilse hiçbir yolun sonu çıkmazmış. Bu yüzden sadece orada doğmuş kişiler yerini bilebilirmiş.

İşte bu biraz komik, çünkü 21. yüzyılda cidden şehirler arasında bir yerin haritada olmaması kadar imkansız çok az şey vardı. Ama insanlar bu tarz hikayeler uydurmaya bayılıyorlardı, ayrıca biz de zamanında buraya rastlantı sonucu gelmiştik. Kasabanın yaşlıları burada doğmayıp sonradan yerleşen herkese dedikleri gibi bize de ruhumuz burada doğduğu için bizi buraya yönlendirdiğini söyler, yoksa kimsenin buraya şans eseri gelemeyeceğine onlar da eminler.

Kasabamızın gerçek hikayesine gelecek olursam eğer, haritadaki ismini buralarda hiç kimse kullanmıyor. Herkesin kullandığı isim Harikalar Diyarı ve hayır, narsist bir avuç insan tarafından seçilmemişti bu isim. Anlatılana göre kasaba daha ortada yokken ve buraya bilmem kaç kuşak öncekiler gelirken yollarda sadece beyaz tavşanları görmüşler. Tavşanların koştuğu yöne ilerlemeye devam ettiklerinde ise bu kasabanın şuan bulunduğu uçsuz bucaksız araziyi bulmuşlar ve buraya yerleşmeye karar vermişler. Ama tabii ki kasabaya bu ismi verilmesinin temel sebebi bu değil.

Kasabanın birkaç insandan birkaç sokak haline gelecek kadar büyüdüğü dönemde kasabaya gelen yeni bir aile, tabii ki onların da ruhunun burada doğduğuna herkes emindi, yanlarında hikaye kitapları da getirmişlerdi. Bu kitaplar arasından kasaba çocuklarına ilk okunan kitap ise Alice Harikalar Diyarında olmuş. Belki ilk olduğu için belki gerçekten de diğer hikayelerden daha çok sevdikleri içindir bilinmez, çocuklar kasabanın her yerine kendi aralarında isimler vermeye başlamışlar. Kasabayı ana yola bağlayan girişteki sokağa Tavşan Deliği, okul çıkışları gittikleri kafeler sokağına Şapkacı'nın Mekanı, barların olduğu yere ise Kızıl Kraliçe'nin Şatosu demişler.

Hayvanlarla konuşmaya başlayıp ailelerinin eve et almasına isyan çıkarmış, her gün sohbet ettikleri arkadaşlarını yemeyi reddetmişler. O kadar inat etmişler ki bir zaman sonra aileler de çocuklarına yediremedikleri yemekler için hayvanları öldürmeyi bırakmışlar. Tüm bunlar olurken işletmeler de kendilerine yeni tarifler aramaya başlamışlar, çünkü çocuklar sadece kendileri yememekle kalmıyor ayrıca hayvanlara zarar veren her mekanı taşlıyorlarmış. Zaman ilerledikçe ve çocuklar büyüdükçe onların istediği düzen de kasabanın normali haline gelmiş. Sıcak mevsimlerde ormandan gelen ceylanların sokaklarda görülmesi, köşe başlarında kedilerle tavşanların sarılarak uyuması günlük görüntüler olmuş ama en önemlisi de Harikalar Diyarı'ndakilerin masalarına çocukların çıkardıkları isyandan beri tek gram et girmemiş.

Tavşan Deliği'ndeki çocukluk evinde tek başına yaşayan Bayan Pamuk ve elli beş yıldır Şapkacı'nın Mekanı'ndaki ilk kafe olan Çay Bahçesi'ni işleten Süleyman Amca da o çocuklardan. Bayan Pamuk doksan yaşını geçtiğinden beri doğum günlerini saymıyor ama kendine bakabilecek kadar sağlıklı. Biz ilk geldiğimizde günlerce evinde ağırlayıp karnımızı doyuran ve kalacak yer için tüm kasabayla konuşan da Bayan Pamuk'tu. Şuanki evimizin ilk sahibi biz gelmeden iki sene önce ölen Züleyha Teyze'ymiş ve eve o öldüğünden beri kimse girmemiş ama Bayan Pamuk'un bizim bu evde yaşamamızı teklif etmesinden sonra tüm mahalle gelip biz yaşayabilelim diye evimizi onarmışlar. Evlerindeki fazla eşyalarla da evimizin ilk eşyalarını oluşturmuşlardı. Evin onarımı iki ay sürmüştü ve biz o sürede Korhan'ın yanında yaşamıştık. Bayan Pamuk'u sık sık ziyaret eder ilk zamanlarda olduğu gibi elimizde yeşil çay dolu kupalarımızla dizinin dibindeki çiçekli minderlere oturur her derdimizi anlatırdık.

Süleyman Amca ise Bayan Pamuk'tan yaşça daha küçük ama çok daha asabi biriydi. Yeni gelenlerin kasabanın ruhunu bozacak parazitler olduğuna inandığından bize bir süre boyunca görünmez muamelesi yapmıştı ama geçen zamanda da bize en çok sahip çıkanlardan biri olmuştu. Onun kafesindeyken bize bulaşan çocukları kovan,her hafta iki kez kapımızın önüne kaplarla yemek bırakan da oydu. Bunu asla itiraf etmezdi ama biz onun bizi sevdiğini biliyorduk.

Şuan karşımda kapıyı aralayıp bana bakan yeni komşumuza da böyle anılar bırakabilmek istemiştim. Belki çocuk değillerdi ama buradaki aitlik hissini seveceklerini düşünüyordum. Bir elimdeki Hello Kitty'li kaba bir de bana bakan yeni komşum ise yanağımdaki yara izine gözünü bile değdirmemişti. Sonunda kapıyı tamamen açtı "Merhaba Sonat bende, memnun oldum." dedi ben ayakkabılarımla içeri girerken. Benden on beş santim kadar uzundu ve fark edilir derecede geniş omuzları vardı. Uzun saçlarını ensesinde toplamıştı ama perçemleri önüne düşmüştü, beyaz tenliydi ve hafif çekik gözleri kahverengiydi, kalın kaşları ve sert sayılabilecek yüz hatları vardı. Kapıyı arkamdan kapatırken ben koridorda dikili kalmıştım ki imdadıma mutfaktan çıkan kadın yetişti

"Aaa merhaba, hoşgeldiniz." dedi kocaman gülümseyerek. Onun da yüzümdeki yara izine kısa süre gözü takılsa da ifadesi hiç değişmemişti. Sabah pencereden gördüğüm sert imajın aksine çok içten bir sesi vardı ve bu içimdeki telaşı biraz olsun azaltmıştı. Burda ne işin var gibi bir tepki de gelebilirdi sonuçta.

"Merhaba, kasabaya hoşgeldiniz demek istemiştim. Bir de yemeğe fırsat bulamazsınız diye bunu getirdim." dedim elimdeki kutuyu gösterirken. Ama ellerime baktığımda titrediklerini gördüm. Bunu kadın da fark etmişti ama hiç bozuntuya vermeden devam etti.

"Ne zahmet ettin güzelim ya çok teşekkürler, işin yoksa gel otur iki sohbet edelim. Buralarda konuşacak birilerinin olmamasından korkuyordum ben de." dedi. Başımı sallayarak onayladığımda elimdeki kutuyu alıp

"Oğlum sen de odandaki eşyalarla başla sonra aşağı gelirsin" dedi ve ilk dakikadan beri arkamda durmaya devam eden Sonat annesini onaylayarak merdivenlere yöneldi. O basamakları çıkarken

"Gel tatlım biz de mutfağa geçelim. Ben ismimi de söylemedim değil mi? Deniz ben ve lütfen teyze demekle uğraşma." dedi gülerek, beni mutfaktaki sandalyeye oturtup kendisi de kolinin yanına geçerek üstünde kırmızı keçeli kalemle kırılabilir yazan koliyi açmaya başladı. "Ben de Nare, hemen yandaki evde yaşıyoruz. Bir şeye ihtiyacınız olursa söyleyin olur mu hemen halledebiliriz." dedim ben de gülümsemeye çalışarak.

Hem bu kadar stresli biri olup hem de sosyal olmaya çalışmak gerçekten çok zorluyordu ama bunun beni durdurmasını istemiyordum. Bu yüzden bu kadar atılgan görünüyordum ama afallasam bile çevremdeki insanlar beni zor duruma sokmadıkları için minnettardım, buna şuan kolilerle cebelleşen Deniz de dahildi.

"Annenler de gelseydi keşke ama onlarla da tanışırız zamanla, daha buralardayız." dedi ama halen koliyi açamıyordu. Yerimden kalkıp karşısına otururken

"İzin verin yardım edeyim." dediğimde itiraz edecekti ki tek çekişte bantı açtığımda bir şey demedi. Sadece "Teşekkür ederim." dedi sessizce. Büyük ihtimalle ilk kez bu işlerle uğraşan biriydi. Bardakları gazete kağıtlarından çıkarıp tezgaha koyarken

"Annem yok, kardeşlerimle beraber yaşıyoruz biz." dedim. Sesimde bir duygu yoktu, açıkçası bu konuda eskisi kadar çok şey de hissetmiyordum. Ailemi seviyordum ve bu aile yapısı toplumdakine benzemese de gayet güzeldi.

"Çok özür dilerim Nare, düşüncesizce konuştum gerçekten kusura bakma." dedi Deniz telaşla. Elinde bardakla mutfağın ortasında kalakalmıştı.

"Hiç önemi yok, çok uzun zaman oldu zaten. Benim için bir şey hissettirmiyor emin olun. Beş kişiyiz biz, öz kardeş değiliz ama aileyizdir." dedim. Bir de kardeşlerimle alakalı gaf yapmasına imkan verecek soru bırakmak istememiştim çünkü onu da yaşarsak çok daha kötü hissedeceğini eski deneyimlerimden biliyordum.

"O zaman kardeşlerinle de en kısa zamanda tanışırız umarım." dedi elindeki kupayı o da tezgaha bırakırken. "Yardımın için de çok teşekkür ederim, ne nasıl yapılır hiç bilmiyorum anlamışsındır." dedi yüzündeki utangaç gülümsemeyle.

"Rica ederim ne demek. Kapınızı ilk çalan benim ama emin olun bu kasaba şuan göründüğü kadar sessiz değildir." dedim. Ben cümlemi bitirdiğim an sanki bunu bekliyormuş gibi kapı çaldı. Deniz de kolilerin üstünden seke seke kapıya gitti.

"Ay hoşgeldin tatlım gözümüz yollarda kaldı." diyen yüksek desibelli sesten gelenin Fikriye teyze olduğunu anladım. Bu evin eski sahibini de aynı böyle karşıladığını bizim evden duymuştum bu yüzden tekrar duymak komik gelmişti.

Deniz ona daha kısık bir sesle cevap vermiş olmalı ki onu duyamadım. Daha sonra ise mutfağa gelen adım seslerini duydum, bu sırada da üçüncü koliyi açmaya çalışıyordum.

"Kız Nare sen bilir miydin yeni gelene ziyareti?" dedi pembe tüylü kazağı leoparlı taytı ve kırmızı babetleriyle mutfak kapısından giren Fikriye teyze. Onun da elinde yemek kabı vardı. Evet moda anlayışı kesinlikle kusursuzdu. Biliyorum.

"Niye öyle diyorsun Fikriye teyze ya gören de her hafta biri taşınıyor ben selam vermiyorum sanar." dedim alınmış gibi yaparak.

"Yok öyle değil tabi de. İyi iyi bizden öğrenmişsin bir şeyler." dedi boş koliyi ayağı ile ezip yanıma gelirken. Biraz önce benim oturduğum sandalyeye çökmeden önce sırtımı pat patladı.

"Ama şimdi burda kalabalık yapma tamam mı güzel kızım? Birazdan burası dolar bir saate ev toparlanır. Sen bizim çenemize katlanamazsın şimdi." dedi ve kesinlikle de haklıydı. Her birini ayrı ayrı çok sevsem de harikalar diyarı'nın orta yaşlıları ve ihtiyarları bir araya gelince tahammül edilemeyecek bir kaos oluşuyordu. Bu benim bünyeme cidden çok fazlaydı.

Eğilip Fikriye teyzenin yanaklarına öpücük kondururken "Yine de seni gördüğüme çok sevindim hayatım, bizler gidince gözümüzü arkada bıraktırmayacaksınız." dedi.

"O nasıl laf ama teyzem ya. Hepimizi gömeceksiniz siz." dedim ama bu cümleyi dediğim an pişman olmuştum.

"Umarım bu yaşanmaz tatlım. Upuzun ömürleriniz olsun sizlerin." dedi, bunu derken gözleri dolmuştu. Seneler önce 19 yaşındaki oğlunu askerdeyken kaybetmişti Fikriye teyze. Kocası bunu kaldıramayıp evdeki tüfekle kendini vurmuştu ve o sırada Fikriye teyze yandaki odalarında uyuyormuş. Bu iki kaybın üstüne tüm hayatını kasabada ondan yaşça küçük olan herkese destek olmaya, her gün birilerine konuk olup dertleri olup olmadığını anlamaya adadı. O geceden sonra ise evindeki her duvarı yıktırıp kocaman bir odada yaşamaya başladı.

"Öyle tabii Nare'cim. Güzel hayatlarla yaşlanın her biriniz." dedi Deniz. Ortamın ağır havasını ise kapı girişine yaslanan Sonat bozdu.

"Benim odam bitti anne başka ne yapayım?" dedi.

"Birazdan misafirlerimiz olacakmış annecim, istersen sen de Nare ile birlikte çık evden." dedi Deniz.

"Evet evet Nare kızım sana kasabamızı göstersin, acıkınca da benim eve girin mutfakta yemek var. Sakın kendi yemeklerini yedirip zehirleme çocuğu, tamam mı kızım?" dedi Fikriye teyze. Sonat'la göz göze geldiğimizde bizim adımıza plan yapıldığını ikimiz de anladığımızdan itiraz etmeye uğraşma gereği duymadık.

"E tamam o zaman. Ama kendinizi çok yormayın tamam mı? Bak Fikriye teyze, senin fıtığın var sakın koli falan taşıyayım deme gerekirse ara beni Devrim'i yollarım." dedim yanağından makas alırken.

"Ben bilmiyor muyum kız fıtığım olduğunu? Kim kime bakıyor belli değil. Hadi ikileyin hadi. " dedi Fikriye teyze elime vurup beni kışkışlarken.

Deniz de kenarda durmuş sadece bizi izlemişti. Gözlerinde tanıştığımızda görmediğim hoş bir parıltı vardı, ona doğru adım attım.

"Tanıştığımıza çok sevindim Deniz. Numaramı vereyim olur mu? Herhangi bir işte direkt ulaşabilirsin, çekinirsen falan çok kırılırım." dedim onla sarılırken.

Tezgahtaki telefonunu bana uzatırken "Ararım tabii ama şu evi bi halledelim kardeşlerinle birlikte sizi yemeğe çağırmak istiyorum sen de bunu kabul et tamam mı?" dedi gülümseyerek. Numaramı kaydedip telefonu yeniden tezgaha bıraktım ve "Tabii ki, biz de çok seviniriz." dedim. Kapıya yöneldiğimde Sonat da yaslandığı yerden ayrıldı ve çıkış kapısına ilerledi. Ben de arkasından onu takip ettim. Kapıyı açıp çıktığında "Hadi kolay gelsin hanımlar." diye eve doğru seslendim son kez ve onlar bana cevap vermeden Sonat'ın peşi sıra ben de evden çıktım.

Basamakları inip bahçe kapısından çıktığımızda Sonat beni beklemeden sola dönüp yürümeye devam etti. Birkaç hızlı adımda ona yetişip "Beklesene bi dakika, sen mi gezdireceksin ben mi belli değil." dedim. Anında durup arkasına döndü. "Ne gezdirmesi evine dön sen, ben birkaç saat dolanır geri dönerim." dedi buz gibi bir sesle. Derdi neydi şimdi bunun?

"Neden ki, gel bi turlayalım işte mahalleleri." dedim elimle sokakları gösterirken.

"Hiç gerek yok biraz arasam bulurum istediğim şeyleri." dedi imalı bir sesle ve geçen gece karşılaştığım kişinin karşımda olduğu da kesinleşmiş oldu.

"Sen ona sinirlendin mi? Ben dalga geçmiyordum ki ciddiydim o sırada. Orda şans eseri buluyorsun bir şeyleri." dedim.

"Neyse ne, sadece yan evine taşındık diye neden bu kadar samimi olmaya çalışıyorsun ki?" dedi. Sorusu beni anlık olarak afallatmıştı. Amacım sadece iyi bir karşılama ve sakin bir komşuluk edinmekti. Burada herkes birbiri ile yakınken biz gelince bir süre boyunca yabancı hissetmiştik, evet bize çok yardım etmişlerdi ama bu kadar yardım bize uzak da hissettirmişti. Bu yüzden yardımla beraber onlarla sohbet de edebileceğimi düşünmüştüm, bu sayede öteki biri gibi hissetmeyeceklerdi. Ama bunda da sanırım acele etmiştim. Bir şeyleri elime yüzüme bulaştırmıştım yine, klasik.

"Haklısın." dedim duraksamadan sonra. "Sana iyi dolanmalar o zaman ben rahatsız etmeyeyim." dedim arkamı dönüp ilerlerken, o da bir şey dememişti zaten.

***

Eve girmek yerine yürümeye devam ettim, dün akşam yürüdüğüm yollardan yürüyüp Şato'ya girdim. Dün gecenin loş ışıklarının aksine pencerelerden giren güneşle mekan tamamen aydınlıktı. Bordo duvarlara yaslanmış masalar, suni deri kaplama bar sandalyeleri, karo işlemeli zemin ve tam karşıdakikocaman içki standı ile senelerdir olduğu gibiydi. Şato, bizim eleman ihtiyacına göre girip çalıştığımız yerdi ama tabii ki bundan çok daha fazlasıydı. Buranın üst katı Korhan'ın eviydi ve biz ilk geldiğimiz aylarda burada kalmıştık. Sonra evde yaşamaya başlasak da sabahtan akşama kadar Korhan'ın peşinden ayrılmamış, onun kuyruğu olarak büyümüştük. Şato'nun arka kapısının açıldığı ara sokakta oynamıştık bize onun öğrettiği oyunları ve yine üst katta onla beraber kitap okumuştuk. Lisedeyken her sabah Koray bize harçlık vermişti, biz de her öğleden sonra burda paspas atmıştık. Barda tam olarak çalışmaya da reşit olunca başlamıştık. Harikalar Diyarı'nda en çok vakit geçirdiğim yerlerden biriydi, çocuk olabildiğim ilk yerdi.

Daha müşteri almaya başlamamışlardı, bar tabureleri masaların üstünde ters bir şekilde duruyordu ve kirli zemin paspas bekliyordu. Arkadaki personel kapısı gıcırdayarak açıldı "Semih'i neden kovmuyorsun abi ya, benim geldiğim her gün kayboluyor adam. Yüzünü unuttum görmeyeli." diye mızıtarak elindeki tekerlekli kova ve paspası sürükleyen Kaan geldi, arkasından da Korhan. "İşi var diyorum oğlum, sınavlara girecek ders çalışması lazım." dedi Korhan ve daha sonra beni gördü.

"Hoş geldin Nare'm. Şu velete yardıma gelmemişsindir bence." dedi. Korhan'ın sesini duyan Kaan ise kafasını anında paspastan kaldırıp bana baktı "Yok yok tam da o yüzden gelmiştir benim iki gözümün çiçeği. Değil mi Nare'cim bi tanem o yüzden geldin değil mi söyle hadi?" Dedi, yalvarması hoşuma gitmişti bir daha yapsındı.

"Yok ya ne yardımı, dün çıkarken seni göremeyince geleyim dedim." dedim Kaan'ı hiç duymamış gibi yaparak. "Yazıklar olsun, nankör seni. " dedi Kaan ve paspasını da iteleyerek en köşeden paspasa başlamaya gitti. Tabii ki çenesi de asla susmadan. O giderken "İyi yaptın güzelim gel otur bi kahve içelim." dedi Korhan. İki adımda onun yanına geldiğimde kolunu omzuma attı.

Korhan otuzlarının sonlarında bir adamdı ama yaşını göstermiyordu. Eskiden basketbol oynadığını kanıtlayan bir boyu vardı, esmer ve iri yarı biriydi. İlk geldiğimiz senelerde bize rahat uyuyalım diye kitap okurken ben hep onun kucağında uyuyakalırdım. Evet belki o yaşlar için kitap okunması komik bir detaydı ama bizim de en ihtiyaç duyduğumuz şeydi, bunu bizi ilk gördüğü gece anlayıp uzun süre biz uyurken başımızdan ayrılmazdı. Her sabah onu bıraktığımız yerde uyurken bulurduk.

Korhan tezgahın arkasına geçip alt dolaplardan kahve makinesini çıkartırken ben de tezgaha oturarak onu izledim. Evet üst kattaki evinde değil burda tutuyordu kahve makinesini, zil zurna sarhoş tanıdıklarını onlar ayılmadan evlerine yollamadığı için baya ihtiyaç duyuyordu.

"Anlat bakalım kim sıktı benim güzelimin canını?" dedi senelerdir ne zaman beni sessiz görse dediği cümlenin aynısıyla.

"Ya can sıkmak değil de, sanırım biraz yanlış bir şey yaptım." dedim. Bu sırada o da makineyi fişe takmış cezvesinde kahveyi karıştırıyordu. "Anlatmak ister misin peki?" dedi bana dönmeden, bana dönse kaçma ihtimalim her zaman vardı çünkü. Ben de dün gece ve bu sabahı kısa bir özetle anlattım.

"Bana canını sıkmana değecek bir şey gibi gelmedi Nare'm. Sen kendini açıklamışsın, elemanın da yeni geldiği mahallede ilk günü sonuçta o da gergindir. Senin başka bir derdin var." dedi.

"Poyraz'la Devrim yine atışmışlar." dedim hızlıca. Korhan da 'sonunda söyledin derdini' dermiş gibi kafasını yukarı aşağı salladı. Bu sırada da pişen kahvelerimizi dolduruyordu.

"Şu sıralar aralarında bitmeyen bi gerginlik var ve nedenini anlamıyorum. Bu ilk de değil son da olmaz gibi. Nerdeyse iki haftadır birbirlerine laf atarak, daha doğrusu Poyraz laf atarak Devrim de karşılık vererek yaşıyorlar evde." dedim tezgahtan atlayıp elinde fincanlarla masaya ilerleyen Korhan'ı takip ederken.

"Evet ben de görüyorum ama bizim yapacağımız bir şey de yok. Kendi aralarında halledecekler sadece beklemek lazım biraz." dedi fincanları masaya koyup indirdiği tabureye otururken. Ben de hemen karşısındakini indirdim ve oturdum, fincanımı alıp kahvemden bir yudum aldım.

"Orası öyle zaten artık araya girip konuşamam ben de. Sadece üzülüyorum." dedim fincanın köşesiyle oynarken.

"Asma yüzünü, bak sana ne söyleyeceğim." dedi elindeki fincanı masaya koyarken "Geçen sene üniversitenin müzik yarışması yapılmıştı hatırlıyor musun?" dediğinde başımla onayladım

"Ben de öyle bir şey yapmak istiyorum burada. Kazanan da çalmayı bırakmak isteyene kadar burda sahneye çıksın. Şu köşeye hafif yüksek bir alan yaptıralım gelenlerle beraber onu dinleyelim. Çok canımı sıkmaya başladı burda her gece olan kavgalar. Kafa dinleyelim istiyorum biraz. Sen ne düşünüyorsun?" dedi. Anlattığı fikre o kadar heyecanlıydı ki tüm konuşmayı ellerini kullanarak yapmıştı ve bence fikri kesinlikle harikaydı.

"Çok iyi bence, hem buralara de yenilik olur." dedim onu onaylayarak. En azından buraya her geldiğimde kavga görmeme gerek kalmayacaktı. He evet ben okeydim görmeye çünkü birbirini yumruklayan sarhoşlar cidden komik görünüyordu ama ne gerek vardı? Hem müzik işi bizimkilerin de hoşuna giderdi. Belki Poyraz'la Devrim dip dibe çalışmak zorunda kalınca sağlıklı bir iletişim kurabilirlerdi ya da her şey daha kötü olurdu. Ben bunlar yüzünden cidden yaşlandım artık buna emin olmuştum.

"Ya Nare hadi yardım etmiyorsun gözümün önünde kahve içmeye de mi utanmıyorsun?" diye seslendi Kaan, elindeki paspasla daha yarıya bile gelememişti.

"Ben yaşlıyım tatlım unuttun mu? Dün gece öyle diyordun. Kahvemi içip zehir gibi çalışan siz gençleri izlemeyeceğim de ne yapacağım?" dedim fincanımı alıp kahvemi içmeye devam ederken ona sahte bir samimiyetle gülümsüyordum.

"Kindarsın sen, ne olmuş iki laf atmışsam? Gece servis yapmayacakmışım gibi bi de paspas atmak reva mı bana?" dedi ağlar gibi konuşurken. Cidden birkaç saniyeliğine de olsa içim gitmişti. "Lisede tüm işi bana kitleyip buraya gelen herkesle flörtleştiğin gecelere say." dedim ve öpücük atıp elimle gönderdim. Dediğimle birkaç saniye yüzü aydınlandı

"İyi yapmışım az bile yapmışım. Liseyi senin gibi ketum geçirmedim diye kıskandığını bu kadar belli etmemelisin. Zevk veriyor bana."

"Çok üzüldüm şuan lisede senin gibi her gece başkasının arkasından ağlamadığıma. Bak derbeder oldum şuan yerlerde sürünüyorum." dedim sahte gözyaşlarımı silerek.

"Neyse ne, bak ikimiz de şuan sapız ama ben en azından eğlendim. Sus şimdi paspas atmam gereken konular var." dedi ve paspasını kovada sıkıp önüne döndü. Başka zaman olsa dediğime anlık bi kırıldığını düşünürdüm ama cidden tek derdinin paspası bitirip burda kahve içerek konuşmak olduğunu bilecek kadar tanıyordum onu bu yüzden laf atmadım ve sessizce kahvemi içmeye devam ettim.

Biz Kaan'la konuşurken Korhan içeri gitmişti ve içerden elinde bir kitapla geliyordu. Tekrardan karşımdaki yerine oturup kitabı masanın üzerinden bana uzattığında ismini okuyabildim, Nietzsche Ağladığında.

Bu kitabı ona ben almıştım ama daha okumamıştım. Kitapları önce ona okutmayı sonra onun altını çizdiği yerlere denk gelerek okumayı seviyordum, çoğu zaman aynı satırlara takılmış olduğumuzu görmek hoşuma gidiyordu.

Bir babam olsaydı onunla yapmak isteyeceğim her şeyi Korhan'la yapmaya çalıştığımı fark edeli iki sene olmuştu. Onunla kitap okumak, evi temizlemek, mutfakta bir şeyler pişirmek, bir masada kahvemizin soğumasına izin vermeden bitirerek geceleri devirecek kadar konuşmak, yeri geldiğinde ona sığınmak, sırtımdaki yükleri biraz onunla paylaşmak ve daha bir çok küçük ama aslında çok büyük şey. Hepsini onunla yaşamak için dibinden asla ayrılmamıştım, şuan da ayrılamıyordum zaten. Onun da buna itirazı var gibi görünmüyordu, her talebimi bazen ben demeden anlıyor benim için o ortamı oluşturuyordu. Bunu bir tek bana değil hepimize yapıyordu, sadece sanırım ben biraz daha yapışık biriydim. Burdan bunu anlıyordum.

Eğer bir babam olacak olsaydı, bunun Korhan olmasını isteyeceğimi biliyordum. Bunu hepimiz isteyecektik büyük ihtimalle. Bu yüzden belki de hep onun peşinden gezdik ve hâlâ daha buna devam ediyoruz. Bize verdiği hisler bir babanın evladına verdiği hislerse eğer bunu doğduğum günden itibaren yaşayamamış olmama üzülürdüm, ama herhangi bir babadan değil bizzat Korhan'dan yaşayamadığım için. Çünkü eğer ondan başkası olacaksa da hiç olmamış olması bana bir şey hissettirmiyordu, bunu çok uzun geceler boyunca düşünmüş ve emin olmuştum.

"Kitapta altını çizecek çok yer vardı. Biraz da yordu beni okurken. Kötü hissettiğin zamanlarda okuma tamam mı bunu?" dedi kitaba uzanan elimi tutup. Başımla onayladım usul usul.

"Şimdi benim çıkmam gerekiyor buralar size emanet." dedi ve ayağa kalkıp uzaklaşmadan önce saçlarımın üstüne ufak bir öpücük bıraktı. "Sen de iyi sil bak gelince beğenmezsem senle paspaslarım yeri." dedi Kaan'a, kapıya doğru yürürken ama sesi sert değildi. Sadece laf atıyordu.

"Emredersiniz komutanım." diye mırıldanıp paspası ileri geri itip çekmeye devam etti. Korhan çıkarken de kapıdan Maral ve Devrim girdi.

"Hadi biz Kaan'a pislik yapmaya geldik sen neden geldin dün çalıştığın yere?" dedi Maral yanımdaki tabureyi indirip otururken. Omuz silkip "Yapacak daha iyi bir şeyim yoktu." dedim. Devrim de karşıma az önce Korhan'ın oturduğu yere geçti. Yönü bana dönükken Kaan'a bakıp

"Az daha bastırarak sil bakayım yerleri, sildiğin her yerde leke var." dedi. "Beğenmiyorsan kalk yap yoksa uğraşma benle." dedi Kaan kafasını yerden bile kaldırmadan. Gerçekten biz otururken çalışmaktan nefret ediyordu. "Utanmasan oturup ağlayacaksın." dedi Maral, eğlendiği her halinden belliydi. E Kaan'la aralarındaki bitmeyen kaosta bugünün kazananı oydu, hakkıydı.

"Siz nereye kayboldunuz sabah?" dedim sırayla Maral ve Devrim'e bakıp. Devrim yaslandığı masadan ayrılıp arkasına yaslandı ve bacak bacak üstüne attı "Basketbol lisansı için imza atmam gerekiyordu fakülteye gittim." dedi ama yaptığı tek şey o değilmiş gibi bir hali vardı, uğraşmadım.

"Ben de oyun takımıyla buluştum, üç güne yeni bir bahise giriyoruz." dedi. Maral da kasabadaki oyun ekibiyle birlikte başka ekiplerle yarışıyordu. Onları izleyenler ise hangisinin kazanacağı üzerine bahis oynuyordu. Neyi nasıl yaptıklarını bilmiyordum açıkçası hiç ilgi alanım değildi ama bulundukları yerde iyi olduklarını Maral'ın tek oyundan kazandıklarıyla biliyordum.

"Bugün hava çok güzel, gece gölün orda çekirdek kola yapalım mı?" dedi Devrim, birkaç dakikadır sadece telefonuna bakıyordu ve bunu da kafasını kaldırmadan söylemişti.

"Nerden esti bi anda? He tabii bana uyar da hava bir haftadır ilk kez bu kadar sıcak ama merak ettim." dedi Maral kalkıp tezgahın arkasına geçerken. Birkaç saniye sonra da kahve makinesinin sesi duyulmuştu

"Dediğin gibi işte hava güzel. Sıkıldım evde, zaten finallere iki hafta var bir daha pek istekli olmayız gibi" dedi. Sanki dersler çok umursuyormuşuz gibi. Ama yine de bahanesine inanmış gibi yaparak laf etmedim. "Ben okeyim ama evden battaniye alalım, gece üşürüm kesin." dedim. Bu sırada da Korhan'ın bana bıraktığı kitabı gelişigüzel karıştıyordum ki altını çizdiği cümlelerden birine takıldım.

Hiçbir şeyin gizlenmediği bir sohbetin nasıl olacağını merak ediyorsunuz ya, bence cehennemden farksız olurdu.

***

Saat ilerlemiş, ben bir de Devrim ve Maral'la kahve içmiştim ama çok sohbet içerikli saatler de geçirmemiştik. Devrim telefonunda büyük ihtimalle yeni yemek tariflerine bakıyordu, Maral da birileriyle mesajlaşıyordu. Ben mi? Ben de sadece arkama yaslanmış kafamı geri atmış bir şekilde tavanı izliyordum.

Hava kararmış ışıklar açılmıştı ki gözüm kamaştı ve kafamı çevirip etrafa baktım. Birileri gelmeye başlamıştı ve Kaan elinde tepsi belinde önlükle etrafta turluyordu. Masadaki telefonumu alıp saate baktığımda daha anca 8 olduğunu gördüm. "Ben kalkıyorum biraz yürürüm Kaan'ın işi bitince haber verirsiniz." dedim ve ellerimi masaya yaslayarak ayağa kalktım, bir gece daha sarhoş kafası çekemeyecektim. Maral'ın boynuna asılı duran kulak üstü kulaklığı aldığımda hiç itiraz etmemişti. İkisi de dediğimi onayladığında "Poyraz'ı aramayı unutmayın." dedim ve kapıya ilerledim. Dün gecekinden farklı olan güvenliklere, Fuat ve Caner abiye selam verip çıktım.

Evin yolunun tam tersi yönde adımlamaya başlarken kulaklığı takmak için biraz oyalandım. Hava yeni kararmış, kimileri evine yeni girerken kimileri yeni çıkıyordu. Açık balkon kapılarının ardından sesler birbirine karışıyor, geceyi güzelleştiriyordu. Barların olduğu sokak geride kaldığında sokakta çocuklar hâlâ oyunlar oynamaya devam ediyordu. Az ilerde dört çocuk kaldırım taşlarıyla uçtan uca belirledikleri iki kale ile maç yapıyorlardı. Genelde aileleri onların bu saate kalmalarına pek izin vermezlerdi çünkü malum az ilerisi sarhoş olmaya gelenlerin yeriydi. Çocukların arasında ismini hatırlayamadığım en kısa ve en zayıf olan çocuk topu kapmış kaleye doğru giderken balkondan kadın ona seslendi "Hadi Kuzey yemek vakti, bak babanla seni bekliyoruz."

Kuzey, annesi seslendiği an durup onu dinlemişti ve kendisinin oyunu böldüğü için sinirlense de topu eline aldı. "Üzgünüm çocuklar gitmem gerekiyor, yarın aynen devam edelim tamam mı?" diğer çocuklar da onu onayladılar ve yarın okul dönüşü çantalarını bırakır bırakmaz devam etmek üzere maçlarını durdurdular. Onlar koşa koşa evlerine geçerken ben de yoldaki taşları kaldırımın kenarına aldım.

Yürümeye devam ederken kulaklığı kafama takmış, telefona bağlamaya çalışıyordum. Sonunda bağlayabildiğimde playlistime girdim ve karışık oynata bastım, bu gecenin ilk şarkısı da Where Is My Mind - Pixies oldu.

Önümdeki yol ayrımından sağa sapıp yürümeye devam ettim, ayaklarımın beni nereye götürdüğünü bilmiyordum. Düşünmeden ilerlemeye çalışıyordum. Sokaklar yavaş yavaş azalmıştı ama eminim kulaklığımı çıkarsam evlerden gelen sesleri duyabilirdim. Pencereler balkonlar açık, ışıklar yanıyordu. Bahar akşamlarında güzel olan da buydu sanırım, sokaklar canlılığını asla kaybetmiyordu.

Bu yolda da keyfimin istediği kadar yürüyüp sola saparken şarkı değişmiş Meet Me in the Hallway - Harry Styles başlamıştı. Çözülen ayakkabı bağcığım diğer ayağıma çarptığında olduğum yerde eğildim ve sadece kenarlardan içeriye tıktım. Tekrardan çözülmemesi için kesin bir çözüm olmuştu bence.

Kalkıp ilerlemeye devam ederken kaldırımın karşısından bir başkasının geldiğini gördüm. Tanıdık bir silüetti. Karanlıktan çıkıp sokak lambasının aydınlattığı yere girdiğinde gelenin Sonat olduğunu gördüm. O da beni tanımıştı. Birbirimize git gide yaklaşırken göz temasını bozan ben oldum ve tam karşıma bakarak yürümeye devam ettim. Birbirimizin yanından geçip ilerlemeye devam edecektik ki bir anda durdu ve ben de durdum. Bunu yaptığım an pişman olmuştum, keşke yürümeye devam etseydim ama artık çok geçti. Kulaklığı boynuma indirip ona döndüm.

"Sabah için kusura bakma. Sadece nazik olmaya çalışıyordun, anlıyorum. Sert davrandığım için özür dilerim." dedi. Bunları söylerken gözlerini yüzümden hiç ayırmadı ve ifademin her salisesini izledi. Ama sanırım beklediği duygu değişikliğini görememişti ki durdu ve bakışları arkamdaki duvara kaydı

"Sorun değil anlıyorum, ben de biraz ileri gittim zaten." dedim, bir yandan kulaklığımdan gelen şarkı dikkatimi fazlasıyla dağıtıyordu. Cevabımı duyunca omuzları milim de olsa gevşedi ama yürümeye devam etmedi. Bir şey mi demek istiyor diye bakışlarımı yine gözlerine çevirdiğimde ise hiçbir şey göremedim. "Eğer kaybolduysan, az ilerden sağa sonra ordan da ilerden sola dönersen barların olduğu yeri göreceksin. Sağa dönersen de bizim sokak." dedim. Yeni geldiği kasabada kaybolup bi de sabah tanıştığı birini görünce sormaktan çekindiğini düşünmüştüm. Beni başıyla onaylayıp "Teşekkür ederim." dedi ve "İyi akşamlar." diye ekleyip ilerlemeye devam etti. Ben de onun ardından kulaklığımı yeniden kafama takıp yürümeye devam ettim.

***

Telefonumun sesi boş arazide parladığında yattığım çimlerden doğruldum ve telefonu elime aldım, arayan Devrim'di.

"Kaan'ın işi erken bitti çıkıyor şimdi, gel hadi gidelim." dedi.

"Tamamdır geliyorum birazdan, siz eve uğrayıp battaniyeleri alsanıza ben gelene kadar." dedim ve oturduğum yerden ayağa kalktım.

"Biz de eve geçiyoruz şimdi Kaan üstüne bir şeyler alacak sana da alırız." dedi. Telefonu tam kapatacaktım ki arkadan Maral'ın yükselen sesini duydum

"NERDESİN SEN ŞUAN? TARİF ET HEMEN BANA."

"Ne oluyor orda?" dedim sesimin yüksekliğini kontrol edemeyerek.

"Bekle bi dakika." deyip Maral'a döndü.

"Ne oluyor Maral?". Maral ise Devrim'i duymuyor ve telefona bağırarak nerde olduğunu tarif etmesini söylemeye devam ediyordu. Sonunda ona seslenen Devrim'i duymuş olmalı ki sadece tek bir kelime söyledi. " Poyraz."

Duyduğum an telefonu nasıl kapattım, zar zor tırmanıp içeri girdiğim çitlere kadar nasıl koşup üstlerinden atladım bilmiyordum. Sadece geldiğim tüm yolu koşarak geri dönüyorum, tek istediğim başına yeni bir bela almamış olmasıydı. Çok değil sadece birkaç sokak ötedeydim ama bu yol şuan bana asırlar gibi geliyordu. Bacaklarım zorlanmaktan sızlıyor, nefes almaya çalışmaktan ciğerlerime iğneler batıyordu ama duracak tek bir saliseye sahip değildim.

Barın olduğu sokağa saptığımda dışarda normal zamankilerden başka kimse yoktu. Şato'nun kapısından içeri girerken ise Fuat abi bana "Eve gittiler onlar." dedi. Hiçbir şey söylemeden sadece eve koştuğumda bahçe kapısı da ev kapısı da açıktı. Kendimi evin içine attığımda terden sırılsıklamdım, salonda ve mutfakta kimse yoktu

"NERDESİNİZ?" diye bağırdım.

"Üst kata gel." diye seslendi Kaan, merdivenleri ikişer üçer çıkarak üst kata çıktım ve Poyraz'la Kaan'ın odasından içeri girdiğimde yatakta uzanan, kaşında ve dudağında kan izi olan sarhoş bir Poyraz'la karşılaştım. Gözleri kısıktı ve yatağının yanında oturup yüzündeki yaraları silen Maral'a bakıyordu. Kafasını yavaşça kapıya çevirdiğinde ise göz göze geldik

"Çık git burdan! Git! Senin yüzünden her şey! Hiçbir şey beceremedin, bi telefon etmeyi bile beceremedin. Senin yüzünden!" diye bağırırken yataktan kalkmak için debeleniyordu. Kaan'ın yatağında oturan Devrim anında ayağa kalkmış onu tutmaya çalışırken bana döndü, gözleri gitmemi söylüyordu. Poyraz git gide daha da sinirlenip Devrim'i zorlamaya başlamışken benim ayaklarım yere çivilenmişti. Omuzlarımdan tutan Kaan beni yavaşça odanın dışına çekti ve beraber merdivenleri adım adım indik. Yukardan Poyraz'ın sesi gelmeye devam ediyordu ama azalıyordu. Beş dakikaya kalmadan uyuyacaktı.

Salona vardığımızda üçlü koltuğun üstüne yığılıp kaldım. Kaan ise hızlıca içeri gitti ve geldiğinde elinde kalın bir battaniye vardı. Battaniyeyi omuzlarıma sarıp dizlerimin önüne çöktü. Ben ise sadece yere bakıyordum. Görüş açıma eğilip benimle göz göze geldiğinde ise bakışlarındaki üzüntünün aksine gülümsedi.

"Sarhoş olduğunu biliyorsun." dedi bir eliyle dizimi ovuşturup diğer eliyle de birbirine kenetlediğim ellerimi avcuna alırken

"Sarhoş değilken bunu düşündüğünü de biliyorum." dedim, sesim kısık hatta duyulmaz çıkmıştı ama sessiz odada beni duyabilmişti.

"Tabii ki öyle düşünmüyor. Düşünüyor olsa bu evde kalmaya devam edecek biri mi sence? Sadece" derin bir nefes alıp devam etti "Sadece acısına çare arıyor. Yanlış yerde arıyor bunu biliyoruz ama tek derdi bu. Senin hiçbir suçun yok." dedi gözlerime bakıp gülümsemeye devam ederken.

"Biliyorum. Ama bilmiyorum da." diyebildim. Çok saçma ama bir o kadar da içimdekinin tam karşılığıydı bu cümle. Kaan beni anladığını gösteren gözleriyle bana bakmayı sürdürürken yavaşça ayağa kalktı. Bu sırada üst kattaki sesler de dinmişti.

"Hadi gel bi duşa gir, böyle terli terli durursan hasta olacaksın. Ben eşyalarını hazırlarım." dedi. Benim harekete geçmiyor, aylardır defalarca yaşanan bu olaya tepkimin bir nebze değişmemiş olduğunu görmek onu korkutuyordu. Biliyordum ve sırf onu daha fazla korkutup endişelendirmemek için ayağa kalktım.

"Bu gece evin bakıcısı sen mi oldun, kıyamam." Dedim ve omzuna vurarak yanından geçip gittim.

"Tüm gün çalışmamışım gibi bi de bunu yapıyorum evet. Siz benim değerimi hiç bilmiyorsunuz." dedi ben koridorda ilerlerken arkamdan ve rolüme ayak uydurdu. Ben de sonunda ayakkabılarımı çıkarmam gerektiğini hatırlayıp çıkardım banyonun girişine attım ve içeri girdim.

Üstümdekileri çıkarıp kirli sepetine tıktım ve duşu sıcağa alıp kendimi suyun altına attım. Tenimin alev aldığını hissetsem de içimden suyu kısmak gelmiyordu.

Bu gecelerin peşimizi asla bırakmayacağını biliyordum. Tam bir şeyler düzeldi, sakinleşti gibi hissettiğim an dirilip bana kendilerini hatırlatıyorlardı ama en kötüsü, ben de onlara inanıyordum. Biliyordum, daha çok şey yapabileceğimi biliyordum. Adımlarımı birkaç saniye erken başlatmış olsaydım her şeyi değiştirebileceğimi biliyordum. O telefonu elime daha erken alabilseydim her şeyi değiştirebileceğimi biliyordum. Ama yapamamıştım. Olmamıştı. Bu sefer başaramamıştım.

Elim elmacık kemiğimden başlayıp şakağıma kadar uzanan yara izine gitti. Yavaşça yere çöktüm ve dizlerimi kendime çekip bir elim hâlâ yanağımdayken öylece bekledim.

Daha çok şey yapabilirdim. Her zaman her şeyi toparlayabilmiştim, o gece de yapabilirdim. Neden istisna olmuştu? Hem de bu kadar büyük ve unutulmaz bir istisna. Neden koruyamamıştım. Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? Neden? NEDEN? Neden hep en olmadık anlarda gücümü kaybediyordum?

Kapıya ardı ardına vurulan üç yumrukla dikkatim dağılmıştı.

"Nare?" diye seslendi Maral kapının arkasından.

"Çıkıyorum şimdi." dedim yerimde doğrulurken. Buhar yüzünden banyo nefes alınmayacak kadar boğucu olmuştu. İki dakikada kendimi temizleyip kapının arkasındaki bornozumu giydim ve banyodan çıktım. Maral kapının hemen yanında duvara yaslanmış, ellerini önünde bağlamıştı. Ben çıkınca olduğu yerden doğrulup bana döndü, ona gülümsemeye çalışıp odama doğru yürümeye başlamıştım ki "Yardım edeyim mi?" dedi.

"Ben hallederim sorun yok." dedim başımı ona çevirip bir elimle saçlarını karıştırırken. İyi olmadığımı biliyordu, bu onu endişelendiriyordu ama aynı zamanda ne kadar kötü olduğumu da bilmiyordu. Bilmelerine de gerek yoktu. Ne de olsa bu gece halledip sabah hiçbir şey olmamış gibi uyanacak, muhtemelen hiçbir şey hatırlamayan Poyraz'a her zamanki gibi gülümseyecektim. Bunu yapmazsam çözülüp gideceğimizi biliyordum çünkü. Bu evin birkaç aydır benim rol yeteneğime ihtiyacı vardı ve ben de tam olarak öyle yapıyordum.

Maral bana bakmaya devam ederken önüme döndüm ve odama girdim. Kaan yatağımın üstüne kıyafetleri tek tek yerleştirmişti bu yüzden dolaba hiç uğramadım.

Şuan odamdaydım, kendime rol yapmama gerek yoktu. Yatakta kendimi bıraktım ve ayaklarım sarkarken yatağa uzanıp gözlerimi tavana diktim. Işığı açmamış olduğum için tavana yapıştırdığımız fosforlu yıldızlar görünüyordu. Bunları da ilk sene Poyraz'la beraber yapıştırmıştık buraya. Kafamı sağa döndürdüğümdeyse üç sene önce sırf ben filmi de en az kitabı kadar çok beğendim diye Poyraz'ın sinemadan yürüttüğü Vahşetin Çağrısı film afişini gördüm.

Gözlerimi kapatıp sadece şuandan uzaklaşmaya çalışırken bilincim uzun zaman sonra ilk defa ilaç almadan kapanıyordu.

Bölüm sonu

2 yorum